İnsan Hakları

Karikatür Krizi Üzerine Düşünürken

Pazartesi, 13 Mart 2006
Haber: Kaos GL
Ayşe Sargın yazdı: Duran, Kentel, Güven, Bulaç, Özkök, Norman Finkelstein... Batı-Doğu (İslam) Medeniyetleri karşıtlığı, İslam düşmanlığına hayır, eşcinsel düşmanlığına evet! Saygı sadece kutsal olana mı gösterilmeli? Tüm Kimliklere saygı, herkes için ayrımcılığa hayır.

Ayşe Sargın

Danimarka'da bir gazetede yayınlanan ve Muhammed peygamberi resmeden karikatürlere yönelik çeşitli ülkelerde Müslümanların tepkileriyle gelişen olaylara dair o kadar çok şey yazıldı ki, sözün bittiği bir noktada olduğumuz düşünülebilir.

Oysa kısa sürede popülerleşen adıyla "karikatür krizi" tartışması, medeniyetler çatışması-İslam düşmanlığı-Batının (ideolojik) emperyalizmi ekseninden çıkarıldığı noktada, sadece Müslümanların -ya da başka bir dinsel grubun- değil, farklı cinsiyetlere, cinsel yönelimlere, ya da etnisitelere ait grupların da özgürce yaşamlarını sürdürebileceği, gerçek anlamda çokkültürlü ve ayrımcılıktan uzak bir toplumsal yapının nasıl yaratılacağına dair daha geniş bir tartışmaya olanak sağlayabilir.

Bunun için de, karikatür krizinin gündeme taşıdığı ifade özgürlüğünün sınırları ve Müslüman "öteki"ye yönelik ayrımcılığı, ezen Batı-ezilen Müslümanlar ideolojik/epistemolojik/siyasi karşıtlığından daha geniş bir teorik çerçevede -farklı kimliklerin hem Batı toplumlarında hem İslam ülkelerinde varlıklarını sürdürme hakları çerçevesinde- ele almak gerekiyor.

Karikatür krizi ve Batı-Doğu (İslam) medeniyetleri karşıtlığı

"Batı'nın Doğu'yu aşağılaması devam ediyor. Batı, Doğu'nun değerlerini çiğnemeye devam ediyor. Batı, Medeniyetler Çatışmasını körüklüyor." Ragıp Duran Bianet'te yayınlanan "Basın Özgürlüğü ve Oryantalizm" başlıklı yazısında karikatür krizini böyle tanımlıyor.

Duran karikatürlerin "İslam dünyasına yönelik kültürel-ideolojik bir saldırı kampanyasının parçası" olduğunu savunuyor ve ekliyor:

"Egemenler kendi değer yargılarını başkalarına, özellikle de Doğululara, Müslümanlara ya da mülksüzlere de empoze etmek istediklerinde sorun çıkıyor ... Dünya bir ilkokul, Doğu da Batı'nın talebesi değildir."

Ragıp Duran'ın yazısında "Batı" ve "Doğu" birbirlerinden alabildiğine farklı kültürlere ve değerlere sahip, ancak kendi içlerinde topyekun monolitik, homojen tekilliklermiş gibi ele alınıyor.

Nitekim Duran, "Batı Medeniyetler Çatışmasını körüklüyor" derken, benzersiz, saf, kendi içine kapalı ve birbirine zıt konumlanan iki ayrı medeniyet -Batı ve Doğu (İslam) Medeniyetleri- olduğu varsayımından hareket ediyor.

Duran'a göre karikatür krizi de homojen, monolitik bir kültürel-ideolojik entite olduğu varsayılan ve ezen konumda olan Batı'nın, yine homojen ve monolitik bir entite olduğu varsayılan ve ezilen konumda olan Doğu'ya saldırısının ifadesi.

Benzer bir analizi Ferhat Kentel'in gazetem.net'te yayınlanan "Kutsal Hazine Avcıları" başlıklı yazısında da görmek mümkün.

Batı ile Doğu arasındaki ilişkiyi bir "'medenileştirme' hikayesi; 'rasyonel' ve 'gelişmiş' olanın, 'irrasyonel', 'gelişmemiş', 'kaba' ve 'vahşi' olan üzerindeki bakışının hikayesi" olarak tanımlayan Kentel, karikatür krizini de "insanın inançlarını ve duygularını da rasyonelleştiren Batı'daki hakim rasyonel bakış açısıyla, İslam Dünyasında 'tutkulaşan' duyguların çatışması" olarak açıklıyor.

Ragıp Duran gibi Ferhat Kentel de "Batı" ve "Doğu"yu birbirlerine zıt, ama kendi içlerinde bütünsel, tektip kategoriler olarak kavramsallaştırıyor. Kentel'in dikotomik denkleminde Batı "duygulardan ayrışmış bir rasyonelliği", Doğu ise "rasyonel olanla iç içe olan duyguları" temsil ediyor.

Nitekim, Kentel'e göre, karikatür krizi, rasyonellikle duyguları bir bütünsellik içinde yaşayan İslam Dünyasındaki insanları "duygularını 'rasyonellik' içinde ele alan, dolayısıyla onların yerini ayıran, hatta yok sayan ve rencide etmekte hiçbir beis görmeyen, kime ne zarar verdiğine pek bakmayan bir anlayışla karşı karşıya" bırakıyor.

Böyle bir analizden yola çıkılınca özsel olarak birbirinden farklı, saf, benzersiz, değişmez, keskin sınırlarla birbirlerinden ayrışmış niteliklere sahip Batı ve Doğu medeniyetlerinin varlığı bir hipotez olmaktan çıkıp verili bir gerçek gibi kabul görmeye başlıyor.

Bunun sonucunda da karikatür krizi üzerinden gelişen tartışma medeniyetlerin çatışıp çatışmadığı, çatışıyorlarsa, nasıl uzlaşabilecekleri noktasına hapsoluyor.

Ancak tek bir "Batı" ya da tek bir "Doğu" olmadığı gibi, "Batı"da "Doğu"ya atfedilen rasyonaliteden ayrışmamış tutkulu duygulara, "Doğu"daysa "Batı"nın alamet-i farikası duygulardan ayrışmış rasyonaliteye dayalı "öteki"ni uysallaştırma/terbiye etme projelerine rastlamak mümkün.

Öte yandan Muhammed peygamberin karikatürlerinin yarattığı kriz üzerine yapılan tartışmalar sadece egemen Batı'nın "öteki"leştirdiği İslam dünyasına yönelik ideolojik saldırıları ve yükselen İslam düşmanlığı üzerinden gittiğinde, Batı'nın medenileştirici projeleriyle "talebe"leştirilen ve mazlum konumu sabitlenen İslam dünyasının kendi "öteki"lerine uyguladığı ayrımcılığı ve reva gördüğü ırkçı temsili tartışmaya açabileceğimiz bir zeminden uzaklaşıyoruz.

Oysa ne Muhammed peygamberin resmedildiği karikatürlerdeki belli bir toplumsal gruba yönelik önyargıları besleyici ırkçı temsil, ne de karikatür krizine yönelik tartışmaların temel referans noktası olan ötekileştirici, kategorileştirici rasyonalite ve bundan beslenen ayrımcılık sadece Avrupa'ya (ya da "Batı medeniyeti"ne) özgü.

İslam düşmanlığına hayır, eşcinsel düşmanlığına evet!

11 Şubat 2006 tarihli Yeni Şafak gazetesinde, Başbakan Erdoğan'ın Batı liderlerine yönelik, "İslam düşmanlığının Batı toplumlarında daha fazla kök salmasına sebep olacak politikalardan" kaçınmaları yönündeki uyarısı yer aldı. Gazete, Erdoğan'ın sözlerini şöyle aktarıyor:

"Uyum içinde birlikte varolmanın asgari önşartı, farklı medeniyetler ve geleneklerin karşılıklı olarak birbirlerinin kültürel farklılıklarına saygı duymasıdır... Hiçbir özgürlük, inançların, değerlerin ve kutsal imgelerin aşağılanması, hakarete tabi tutulması istikametinde kullanılamaz."

Yeni Şafak'ın bir gün önceki nüshasında yazan Ali Faruk Güven ise, "Savulun, 'Homo Kovboylar' Geliyor!" başlıklı makalesinde, eşcinsellere yönelik "gerekçeleri belli kızgınlığına" rağmen, "hoşgörü sergilemeyi ve bağışlamayı bilmenin" gerektiğini ve bundan hareketle kendisinin eşcinsellere karşı lütfen "merhamet sahibi olmaya çalıştığını" da ifade ettikten sonra, duruyor ve ekliyor:

"Ancak... Eşcinselliğin bu acınası boyutunun yanı sıra, benim de sık sık yüzleşmek ve savaşmak zorunda kaldığım bir de 'yayılgan' boyutu var. İşte, ona karşı zerre kadar hoşgörüm yok!"

Yazar eşcinsellerin "yayılgan boyutu"nu ise şöyle açıklıyor:

"Kimi eşcinseller çevrelerine karşı "propagandacı" bir tavrı benimsemekten ısrarla kaçınıp kendi dünyalarında yaşayıp giderken, kimileri de bu sapkınlığı hem dünya hem de Türkiye çapında yaygınlaştırmak, dahası alenîleştirmek için son derece agresif bir çaba içindeler.

Dergiler, filmler, İnternet siteleri, konserler, toplantılar, türlü türlü etkinlikler ve en önemlisi de -başta medya olmak üzere- bir biçimde içine sızmayı başardıkları kurumlarda kadrolaşma çabaları... Amaçları çok açık; toplum tarafından 'aykırı' değil 'olağan' görülmek istiyor, bu amaçla da ellerinden gelen her türlü yolla güç ve statü kazanmaya çabalıyorlar".

İlk göze çarpan, Ferhat Kentel'in "Kutsal Hazine Avcıları" başlıklı yazısında "Batı medeniyeti"ne özgü olarak tanımladığı hayatı kamusal ve özel alan olarak bölmenin, "Doğu"lu Güven'in yazısının en temel yerinde durması.

Güven'e göre eşcinseller "kendi dünyalarında yaşayıp gitmeli", "sapkınlıklarını yaygınlaştırmak ve alenileştirmek" için çabalamamalıdır. Yani eşcinseller, kamusal alana çıkmamalı, özel alanda kalmalıdır; ne kimlikleri, ne kimliklerinden dolayı yaşadıkları sorunlar kamusal alanın meşru -Güven'in tabiriyle "olağan"- bir parçası olmamalıdır.

Güven'e göre eşcinsellerin kamusal alanda, yani "kışlada, medyada, politikada, özel sektörde, aklın alabildiği her yerde sinsice yayılmanın uğraşı içinde" olmaları "bütün insanlık için dehşet verici bir gelişmenin habercisidir".

Burada dikkat çekici olan başka bir konu da, bir kimlik grubunun kamusal alanda meşru olarak varolmak için verdikleri mücadelenin "sinsice yayılma", "kadrolaşma", "sızma" olarak ifade edildiği düşünce yapısının ve yazıda kullanılan hiyerarşik, norm koyucu dilin, türbanlı kadınların kamusal alandan dışlanmalarına yönelik savlar ve bu savların ifadesindeki dil ile taşıdığı düşündürücü benzerlik.

Karikatür krizi sonrası yapılan değerlendirmelerin göbeğine oturan Batı-Doğu karşıtlığı analizi, "Batı" ve "Doğu" diye kendi içine kapalı, monolitik ve birinin niteliğinin öbüründen farkı üzerinden tanımlandığı ikili bir karşıtlık içerisinde ifade edilen kavramlara dayanıyor.

Böyle bir analiz, Avrupa'da, Asya'da ya da Amerika kıtasında benzer rasyonaliteler üzerinden hareket eden, toplumsal hiyerarşinin aynı basamaklarında duran grupların birbirleriyle ortaklıklarını gözden kaçırmamıza sebep olabildiği gibi, dünyanın farklı yerlerinde benzer ayrımcılıklardan, sömürü ve ezilme ilişkilerinden muzdarip grupların birbirleriyle dayanışma olasılıklarını silikleştirme, önemini azaltma tehlikesini de taşıyor.

Ali Faruk Güven'in yazısında eşcinsel kelimesini kaldırıp yerine Müslüman kelimesini koyduğunuzda İslam düşmanı, Yahudi kelimesini koyduğunuzda anti-semitist olacağınıza şüphe yok.

Ancak tam da karikatür krizi ile başlayan süreci sadece egemen Batı'nın, İslam dünyasını ideolojik ve kültürel olarak ezme çabası çerçevesinde değerlendirdiğimizde, ezilen olarak konumu sabitlenen bir kimliğin başka bir kimliği ötekileştirişini tartışmaya açabilme olanağı elimizden kaçıyor.

Oysa karikatür krizi tabir edilen olaylar zinciri yalnızca Müslümanların değil, tüm diğer kimliklerin "öteki"leştirilmeden, ayrımcılığa uğramadan, ırkçı temsillere maruz kalmadan, kimliklerini özgürce yaşayabilmesinin ve ifade edebilmesinin yollarını konuşmaya başlamamızı sağlayacak önemli bir fırsat.

Saygı sadece kutsal olana mı gösterilmeli?

Zaman gazetesinden Ali Bulaç, karikatürleri "Batı'nın İslam'ın kutsal değerlerine karşı çirkin saldırganlığının yeni bir örneği" sözleriyle tanımlıyor.

Yeni Şafak gazetesinin haberine göre Başbakan Erdoğan karikatürlerle ilgili olarak "Hiçbir özgürlük, inançların, değerlerin ve kutsal imgelerin aşağılanması, hakarete tabi tutulması istikametinde kullanılamaz" diyor.

İfade özgürlüğünü savunan, ancak karikatürleri "İslam dünyasına yönelik kültürel-ideolojik bir saldırı kampanyasının parçası" olarak gören Ragıp Duran, "Batılıların...Salman Rüşdi'nin ...Turan Dursun ya da Bangladeşli Teslime Nesrin'in, tabi ki İslamiyeti eleştirme, beğenmeme, karşı çıkma hakları var" derken, Ali Bulaç karikatürleri "ikinci bir Selman Rüşdi hadisesiyle karşı karşıya bulunuyoruz" diyerek değerlendiriyor.

Ali Bulaç yazısında karikatürlerdeki hakareti şu sözlerle anlatıyor:

"Hz. Muhammed (sas), terörist, sahtekâr, kan içici ve şehvet düşkünü bir çöl bedevisi olarak tasvir ediliyor. Namaz kılan bir Müslüman tam secde halinde iken homoseksüel ilişkileri çağrıştıracak şekilde çizilmiş."

Ali Bulaç'ın son cümlesinden hakaretin içeriğini, namaz kılan Müslüman'ın secde halinde iken "homoseksüel ilişkiyi" çağrıştıracak şekilde çizilmesinin oluşturduğunu anlıyoruz.

Birkaç sene önce Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök "Tecavüzün Şakası Olur mu be Adam?" başlıklı yazısında, İstanbul'da tecavüze uğrayan yaşlı bir kadınla ilgili haberi, bir sohbet esnasında "o yaşlı bayanın da herhalde bundan pek şikáyeti olmamıştır" diye yorumladığını, bu - kendi ifadesiyle - "muzip" yorumunu duyan erkeklerin tamamının güldüğünü, gruptaki kadınlardan birinin buna tepki gösterdiğini, bu tepkiyi çok da anlayamadığını "ölümün bile şakası yapıldığına göre, tecavüz nüktedanlığı"nın da tabi olduğunu söylüyordu.

Birkaç gün önce ise, Hürriyet ve Alman Bild gazetelerinin Genel Yayın Yönetmenleri karikatür kriziyle ilgili bir araya gelerek "herkesi birbirlerinin duyarlılıklarına saygı göstermeye, her türlü hakaret, iftira ve aşağılamadan kaçınmaya, karşılıklı saygı temeline dayalı gerçek bir medeniyetler ittifakı kurmaya davet ediyoruz" şeklinde bir Ortak Çağrı yayınlandılar.

Ortak Çağrı'dan anlaşıldığına göre, Hürriyet karikatürlerin bir kimliğe yönelik "hakaret, iftira ve aşağılanma" içerdiğini savunuyor ve "herkesi birbirlerinin duyarlılıklarına saygı göstermeye çağırıyor".

Oysa bu çağrıyı yapan gazetenin Genel Yayın Yönetmeni tecavüzün komikleştirilmesinde bir sorun görmediği gibi; gazetesinde kadın bedeninin "arka sayfa güzeli" olarak metalaştırılması, kadınların büyük oranda sadece şiddet kurbanı ya da cinsel nesne olarak ırkçı şekillerde temsil edilmesi, Çağrı'daki "herkes"in gerçekten herkesi kapsamadığını gösteriyor. Benzer biçimde, eşcinsellerin cinsellikleri günlük hayatta küfür malzemesi yapılabiliyor, magazin/eğlence/yarışma programlarında alay konusu edilip aşağılanabiliyor.

Peki kimliklerimize, beden bütünlüğümüze, yaşam tarzlarımıza, inançlarımıza, değerlerimize saygı duyulması için, o kimliğin sadece dinsel bir kimlik mi olması gerekiyor?

Ya da onu bırakın, belli bir dinsel kimlik mi olması gerekiyor? Birkaç ay öncesine kadar medya marifetiyle topluca çıktığımız misyoner avlarını unuttuk mu?

Oysa Danimarka'da tüm Müslümanları aynı kefeye koyup terörist olarak resmeden karikatürlerin, yaşlı kadınların tecavüzden hoşlanacakları mitini içeren mizahın, kadınların yaygın medyada büyük ölçüde cinsel obje olarak temsil edilmelerinin ortak bir yanı var: belli bir toplumsal grubu tektipleştirerek onlara yönelik ayrımcılığı beslemeleri.

Tüm kimliklere saygı, herkes için ayrımcılığa hayır

Soykırımdan kurtulmuş Yahudi bir ailenin çocuğu olan Norman Finkelstein, "Beyond Chutzpah: On the Misuse of Anti-Semitism and the Abuse of History" adlı kitabında, Yahudi soykırımının zaman içerisinde nasıl İsrail'in politikalarını dokunulmaz kılan bir kalkana dönüştürüldüğünü anlatıyor.

Mazlumluğu, "öteki"liği tescillendiği için kendisinin başka kimlikleri nasıl ötekileştirdiğini, benzer ezme ilişkisini onlara dayattığını sorgulamayan bir Müslüman kimliği yaratmamak için karikatür krizi ile başlayan tartışmaları, -hangi dinsel, etnik, cinsiyet/cinsel yönelim, ulusal kimlikten olursa olsun- bütün kimliklerin ayrımcılıktan ve ırkçı temsilden bağımsız olduğu bir medya ortamı ve toplumsal yapının nasıl kurulabileceğine doğru evriltmek gerekiyor.

Aksi takdirde sadece kendi inançları, değerleri, yaşam tarzı ayrımcılığın öznesi olduğunda sesi yüksek çıkan, ancak toplumun bütününde ayrımcılığın ve ötekileştirmenin ortadan kalkması için kılını kıpırdatmayan kimlikler bütününden oluşan bir siyasi ortama mahkum olabiliriz.

Bedensel bütünlüğü korunarak, aşağılamaya, ayrımcılığa, medyada ya da toplumun bütününde ırkçı temsile maruz kalmadan kendini ifade etme hakkı herkes içindir.

İfade özgürlüğünün sınırlarını ise "kutsal" değil; o "kutsal"ı ya da kutsal olmayan inançları, değerleri, yaşam tarzlarını benimseyen grupların, erkekegemen iktidarın ötekileştirdiği ve ezdiği cinsiyetlerin, farklılıklarını koruyarak özgürce var olma hakları belirlemeli.(AS/BA)

* "Kutsal" sözcüğündeki vurgu bana ait.