Yaşam / Cinsellik

Aşkın Rengi Pembedir

Çarşamba, 15 Ağustos 2012
Aynı kalmamak, kalamamak, azalmak korkusuyla gelişmek zorunda bulunmak aşka özgüdür. Aşkı dostluktan ayıran şey de budur.” A. Gide.
 
Gide’nin de şahane özetlediği gibi, aşk hareket halindedir hep. Durağanlığı, rutini, alışkanlığı sevmez. İsyankardır, bozguncudur, ihtiraslı ve şehvetlidir. Romantiktir, hayalcidir, yaratıcıdır. Ele avuca sığmaz, ihmale gelmez. O nedenle, aşık ile gerilla arasında bir benzerlik vardır. Uyku halinde bile nöbette, tetikte olunmalıdır. İhmale gelmez aşk… Vurulur yoksa… Bu haliyle anArşistir aşk. Onu evlilik ya da benzeri bir birlikteliğe hapsederseniz artık başka bir biçime dönüşür.
 
Aşk dedik de, elbette onu bir kategoriye indirgeyecek değilim. Teorisini de yapamam. Yaşanılan hallerine değineceğim kısaca. Çünkü çeşit çeşit aşk vardır ve her birinin farklı halleri, duruşları olması da kaçınılmazdır. Ama  bilinen bir gerçeklik de vardır ki, aşk, kurumlaşmaya gelemez. Belki çok iyi anlaşan karı-kocalar da vardır (ya da partnerler) şüphesiz ama bu aşk değildir. İçinde, uyum, sırdaşlık, kardeşlik, dostluk gibi değerleri barındır ama aşkın  ihtirasını, tutkusunu, yaratıcılığını ve her şeyden önemlisi de bağımsızlığını yok eder. O nedenle, iktidar, tahakküm, disiplin ve hiyerarşik düzen ilişkileriyle aşk  hep çatışır. Kontrol dışına çıkar.  
 
Biraz açarsak, hani derler ya, aşkın gözü kördür diye. İşte onun gibi.  Aşk, sınıf ayrımı, yaş farkı, cins farkı, etnik, milliyet ayrımı tanımaz. Sınırlara meydan okur. O yüzden değil midir o kadar epik, trajik aşk hikayeleri olması. Filmlere, romanlara, şiirlere can katan da bu hikayelerin özündeki aşktır. Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Remeo ve Juliet gibi…
 
Aşkın sınıfsal ayrımına meydan okuyan bir örneğe değinmek istiyorum burada:
Tanınmış seksoloji uzmanı, İngiliz aristokrat sınıfından gelen Edward Carpenter (Emma  Goldman da bizzat tanışmıştır kendisiyle) bir inşaat işçisine aşık olur. Kendi sınıfı ve mesleğinden insanlar  küçümserler bu ilişkiyi. Nasıl anlaşabildiklerine şaşırırlar. Çünkü bu yakışıklı, kaba inşaat işçisi, beyefendiler gibi kibar, sterilize İngilizce konuşmaz. Söyleyeceklerini dolaysız  ve doğrudan söyler. Carpenter, zamanının gelenek ve anlayışlarının dışında düşünmekle kalmaz, bunu pratiğe de sokar. Daha o günlerde, kendi kullandığı eşyaları kendisi yapar, giysilerini diker, bahçecilik yapar. White Whittman’ın da yakın arkadaşı bir geydir. Oscar Wilde’la da tanışırlar.
 
Carpenter bu kaba saba ama dürüst ve seksi sevgilisiyle çok iyi anlaşır. Çünkü resmi dilin sınırlarını, kalıplarını, ekonomik ve sosyal statüsünü de içeren ayrıcalığına meydan okuyan bir aşk vardır aralarında.
 
Tarihselliğine baktığımızda  aşkın, (moderniteden önceki hali) çok daha başıbozuk ve özgür olduğunu görmekteyiz. Endüstri devrimleriyle birlikte yükselen yeni burjuva tüketim ilişkileri, gerek ekonomik, gerek sosyal alanda, aşkı da evlilik kurumuyla birlikte bir sözleşme altına almış, korumacı, sahipçi, hetero kontrol sitemini ve ahlakını pekiştirmiştir. Artık, yatak odalarının dört duvar arasında, bir üretim ve tüketim aracına dönmüş, özellikle kadın bedeni, cinselliği, duygusallığı kontrol altına alınmıştır. Geyler de bu çifte standartlı ahlak kurumlarının baskısından yer altına inmişlerdir. Kendilerinin anlayacağı bir dil de üretirler. Daha sonraları bu dil aşamalar geçirmiştir. 1960’lar gey-lezbiyen özgürlük hareketi, homoseksüel terimi yerine (çünkü bu tıbbi bir tanımdır) argodaki gay terimini benimsemiştir. Camp da gey demektir. Örneğin Victoria dönemi İngiltere’sinde, geylerin buluştuğu dane house denen gizli evler vardır. Öyle bir kontrol sistemidir ki bu, devlet ve polisin yanı sıra, toplumun da işbirliğini içerir. Keza kadınlar içinde benzer ahlak söz konusudur. Oysa daha önceleri,parlo house adı altında çalışan orospu kadınların pezevengi yoktur. Kadınlar işletir buraları. Orospuluk da, bu günkü anlamını içeren bir hakaret değildir. Daha açık ve yalın yaşanır cinsellik. Örneğin, madenlerde çalışan kadın işçiler, tıpkı erkek işçiler gibi yarı çıplak, memeleri açıkta çalışır o koşullarda. E. Zola’nın romanından uyarlanan, Germinal filmini izleyenler hatırlar. Demek ki, pornografi, soyunmakta değil, zihinlerde üretilir ve pazarlanır.
 
Çalışan sınıfın dışındaki kadınlara ne olmuştur peki?
 
Aristokrasi, yüksek burjuvazi ve onun orta kesimlerindeki kadınların  durumu ise daha fecidir. Aynı sınıftan bir centilmenle (nefret ederim bu centilmen kültüründen hep) evlendirilerek, malına, mülküne el konularak, lady haline dönüştürülmüşlerdir. Bu hamfendiler, kendi sınıflarından beyefendilerle, soğuk ruhsuz odalarda, sırf o sınıfın, ailenin devamı için, gözlerini kapar, vazifelerini yaparlar kibarca. Cinsellik “pis” algılanır hep. Zaten bunun dışına çıkan kadınları da histerik, ruh hastası diye özel tımarhanelere kapatırlar. Kadınların aybaşı hali, mundar olarak algılanır. Çoğu kültürde hâlâ böyle değil midir. Oysa, biz kadınlar her ay çiçekleniriz. Bu çiçeklenme döneminde, hormonların etkisiyle, daha duyarlı, daha yaratıcı, daha seksi olur kadınlar. Sezgileri güçlenir. O nedenle hassastırlar kediler gibi. Bunu anlayamayan o günün hepsi erkek seksologları, kadınlara deli muamelesi tanısı koyar. Çoğu kadın, bedenen, ruhsal sakatlanır. Bir çoğu da kendilerini charity-hayır kurumu işlerine adarlar. Bugün de onların benzerleri, Prenses Diana gibi, mayınları dert etmiş, “barış havarisi” rolünde değil miydi?  Ya da çağdaş, cumhuriyetçi kadınlar gibi, resmi ideolojinin hizmetine adarlar kendilerini. “Aşağı" sınıfa da, fabrika işçiliği, seks işçiliği düşer.
 
Sonuç olarak, Aşk, iktidarın karşısındadır. Kendi krallığından başka hiçbir otoriteye boyun eğmez. Bireyseldir ama bencil değildir. Öyle olsaydı, bugün çoğumuzun okuduğu şahane eserleri, tabloları, şiirleri yazanlar, çizenler ve türküleri yakanlar bu “meczuplar” olmazdı. Onu, ister evlilik, ister benzeri kurumlar içinde, yatak odalarının, alışılmış dokunmalarına sokarsan, aşk değil, yasallaşmış, özel fahişelik olur. Ev kredisi, araba ve başka faturalarını saymaya gerek yok bu şirketin.
 
Evet, aşkın rengi pembedir. İktidarlar gücünü, güçsüzlükten alır. Korkarlar “güçsüz” diye tanımladıkları, aşağıladıkları gökkuşağı insanlarından. O nedenle aşktan korkar bu paraya, güce ve küçük mevkilere tapanlar. Aman rahatları bozulmasın(!)
 
If I Cannot CAMP, It’s Not My Revolution! (15 Ağustos 2012, Kargı)