Kadın

"LGBT hareketi ile feminist hareket kader birliği içerisinde"

Çarşamba, 22 Ağustos 2012
Yoldaş Söyleşilerin bu haftaki konuğu İstanbul’dan Sosyalist Feminist Kolektif üyesi Ece Kocabıçak
 
Feminizmin kavramsal sınırlarını çizerken LGBT bireyler bu sınırların neresine düşüyor?
Feminizm, erkek egemenliğine dayalı tahakküm ilişkisine dayanan patriyarkal sömürüyü yok etmeyi hedefliyor. Patriyarka, tahakküme dayalı bir sosyal ilişki biçimi olarak cinselliğimizi belirliyor. Cinselliği kadınların sömürüsünü pekiştirecek biçimde şekillendirerek, heteroseksizmi yaratıyor. LGBT hareketi heteroseksizmi hedef alarak feminizm ile ciddi bir ‘yoldaşlık’ ilişkisi kuruyor. LGBT hareketi ile feminist hareketin kader birliği içerisinde olduğunu düşünüyorum. Ancak LGBT hareketine dahil olan tüm bireylerin feminist harekete katılım biçimleri biraz karmaşık bir konu.
 
Kadın-erkek ikiliğine dayalı egemen feminist söylem içinde LGBT bireyleri konumlandırmanın bir yolu var mıdır? Yoksa bu ikiliği aşmak mı gerekir?
Feminist politikanın kadın ve erkek kavramlarını bir ‘ikilik’ olarak ele aldığını söylemek feminizme yönelik bir eleştiri aslında. Spekülatif felsefe, özünde bir bütün teşkil eden olguları ekonomi/ politika, özel/kamusal, akıl/doğa, duygu/beden gibi ikilikler yaratarak birbirinden kopartıyor. Oysaki feminizm, kadın ve erkeği sömürü ilişkisi çerçevesinde oluşan iki grup olarak ele alırken bir ikilik değil, karşıtlık ilişkisi kuruyor. Burjuvazi adına kapitalizm dediğimiz sosyal ilişkiler vasıtasıyla proleterya üzerinde oluşturduğu tahakküm yoluyla üretilen artık ürüne el koyuyor. Burjuvazi ve proleteryaya ‘ikilik’ demiyoruz. Erkek dediğimiz toplumsal grup adına patriyarka dediğimiz sosyal ilişkiler yoluyla kadınlar üzerinde bir tahakküm kuruyor; ve bu tahakküm aracılığı ile kadınların ürettiği artık ürüne el koyuyor. Erkekler evde kadının karşılıksız eviçi emeğini (bakım emeği ve bu kapsamda yaşanan duygusal suistimale dayalı ilişkiler dahil olmak üzere), tarlada, merdiven altı atölyelerde ücretsiz aile emeğini ve ücretli emeğini sömürüyor (bu kapsamda sömürü kavramını kullanan feministlere katılıyorum). Tahakküme dayalı bu sosyal ilişkiler -sadece ama sadece bu sosyal ilişkiler- bazı fiziksel farklılıkları, bir düşünce kategorisine çeviriyor –ki buna da toplumsal cinsiyet diyoruz. İşgücü piyasası, aile, eviçi üretim, din, medya, eğitim, kültür, cinsellik, şiddet ve devlet patriyarka dediğimiz sosyal ilişkiler tarafından şekillendiriliyor. Özetle erkek ve kadın kategorileri bir ikilik değil, ezen ve ezilen iki karşıt toplumsal grubu ifade ediyor. Bunun aşılması ise ancak ezilen grup olan kadınların patriyarkal tahakküme dayalı sömürüyü alaşağı etmesine bağlı. Bu da ciddi bir toplumsal dönüşüm gerektiriyor. Kadın kurtuluşunu hedefleyen feminist hareketin amacı da toplumsal cinsiyetin olmadığı, dolayısıyla ‘erkek’ ve ‘kadının’ olmadığı bir toplum hedefine ulaşmak.
 
Feminist hareketin amacı sadece kadınlara yönelik hak temelli siyaset mi üretmektir? Yoksa dönüştürücü bir cinsiyet
politikası mı amaçlanır?
Bu soruya kısmen yanıt vermiş oldum. Feminizmin köktenci bir biçimde dönüştürücü bir rolü var. Ancak elbette gözünü hedeften ayırmadan verilen eşit haklar mücadelesi de hareketin daimi bir parçası.
 
Bu amaç bağlamında LGBT bireyleri bu hareketin neresinde görebiliriz?
Patriyarkal tahakkümün en önemli alanlarından birisi cinsellik. Heteroseksizm bana göre cinselliğin kadın ve erkek toplumsal cinsiyetleri pekiştirecek şekilde biçimlendirilmesi. Sözkonusu ‘pekiştirme’ iki toplumsal cinsiyet kategorisi arasında salt farklılık yaratılmasına dayanmıyor. Erkek egemen cinsellik biçimini kadınlara dayatıyor, başka türden bir cinsellik ihtimalini yok ediyor. Cinsellik salt haz almakla ilgili değil, cinsellik kişinin kendi bedeni ile ve karşısındakinin bedeni ile kurduğu ilişkiye dair, çok derin psikolojik kökleri olan bir olgu aynı zamanda. Karşındaki seni kendi cinsel arzusunun nesnesi yaparken, bunu patriyarkal sosyal ilişkiler çerçevesinde yapması çok derinlere inen özel bir tür tahakküm biçimi. Nesneleştirilmek değil belki ama patriyarkal anlamda nesneleştirilmek farklı. Özetle heteroseksizmin, patriyarkal tahakküm ilişkileri ve sömürü ile çok güçlü bir bağı var.
LGBT hareketinin heteroseksizme karşı attığı her adım patriyarkayı tehdit ediyor. Erkeklerin kadınlar (ya da kadın kategorisine sokulanlar) üzerindeki cinsellik yollu tahakkümünü sarsıyor. LGBT özü ütübariyle feminist değil, ancak LGBT çerçevesinde verilen eşit haklar mücadelesi bile ciddi bir patriyarkal direniş ile karşılanıyor. Bu durum bile tek başına feminizm açısından LGBT’nin taşıdığı potansiyele işaret ediyor kanımca.
LGBT hareketine dahil olan insanların feminist örgütlere katılımı iki farklı hareketin stratejik ittifakından ayrı bir konu. Feminist hareketin öznesi kadınlar. Öncelikle LGBT hareketi içerisindeki lezbiyen/bi ve (trans) kadınlarla feminist kadınlar biraraya gelmeli diye düşünüyorum. Öte yandan erkeklerin de bir kısmının diğer erkekler tarafından kadın kategorisine sokulduğunu, erkek sevgilileri tarafından dövüldüğünü, istek dışı cinselliğe zorlandığını, eviçi emeklerinin sömürüldüğünü biliyoruz. Patriyarka var olduğu müddetçe (trans) erkeklerin de toplumda tam olarak kabul görmeleri mümkün olmayacak diye düşünüyorum. Ancak ideolojilerin erkeklerin kendi arasındaki patriyarkal dayanışmayı kırmadığını sosyalist hareket bize defalarca gösterdi. Anti-heteroseksüel cinsellik deneyiminin erkekleri ‘erkek’ olmaktan çıkartacağı konusunda benim şüphelerim var. LGBT hareketi içerisinde erkek egemenliğine karşı geliştirilen eleştirileri de biliyoruz. Bu anlamda öznesi kadınlar olan feminist hareketin LGBT hareketi içerisindeki erkekleri de kapsayabileceğini söyleyemiyorum.
 
Feminist metodoloji yapı eleştirisine mi yoksa kişisel deneyimlere mi dayanmalıdır? Bu bağlamda farklı deneyimlere sahip LGBT bireyler ve kadınlar ortak bir yapı eleştirisinde, mesela ataerkillik ve muhafazakarlık karşıtlığında buluşabilirler mi?
Yapı kavramı ile kişisel deneyimleri birbirine karşıt olarak konumlandırmak bana doğru gelmiyor. Herşeyden önce alt yapı/ üst yapı ya da ekonomi/ ideoloji gibi bir ayrım yapmak “kapital bir sosyal ilişkidir” diye diye ömrünü harcamış olan Marx’a ve onun felsefesine haksızlık. Patriyarka sömürünün yarattığı, tahakküme dayalı bir sosyal ilişki biçimi. Kişisel deneyimlerimizden yola çıkarak sözkonusu sosyal ilişkinin bizleri nasıl farklı, nasıl benzer şekillerde ezdiğini keşfetmek kadınların da kendi aralarında yanyana gelmelerinin bir koşulu. Sorunun yanıtı kısaca evet. LGBT içindeki kadınlar ile feminist kadınlar buluşabilir ve buluşmalıdır da. Ancak bunun yolu feminizmden geçiyor. “Yolu feminizmden geçiyor” derken, “verili ve tanımlı tek bir feminizm var, feministler orada duruyor, LGBT içindeki kadınlar kalksın oraya gelsin” demek istemiyorum. Belli bir feminizm çerçevesini dayatmaktan ziyade, LGBT hareketi içerisindeki kadınlara feminizmi keşif turu öneriyor ve “gelin birlikte yeniden şekilledirelim” demek istiyorum.
 
Farklı ayrımcılık deneyimlerine sahip gruplar farklı örgütlenmeler mi oluşturmalıdır? Bu farklı deneyimler ortak bir düzlemde mücadele etmeye engel midir?
Farklı örgütlenmelerin sömürü temelinde oluşmasının zaruri olduğuna inanıyorum. Farklı ayrımcılık deneyimlerinin ise her daim farklı sömürü ilişkilerine tekabül etmediğini düşünüyorum. Burada ayrımcılık ile sömürü arasındaki farkı nasıl gördüğümü biraz açıklamak istiyorum. Sömürü toplumsal bir grubun, diğer grup tarafından üretilen artık ürüne el koymasını tanımlıyor. Ayrımcılığı ise bir toplumsal grubun diğerinin bazı kaynaklara erişimini tamamen kısıtlaması ve onları sınırlı kaynaklara hapsetmesi anlamında kullanıyorum. Dolayısıyla her ayrımcı uygulama, sömürü ile sonuçlanmayabilir. Ancak her sömürü ayrımcılığa yaslanıyor. Farklı ayrımcılık deneyimlerinin aynı sömürü biçimine tekabül etmesi ihtimalinde, ortak örgütlenmelerin bizleri güçlendireceğini düşünüyorum.
 
LGBT hareketi aynı zamanda feminist bir harekettir demek mümkün mü?
Bugün batıda kilise nikahı ile evlenme hakkı için lobicilik yoluyla politika yapan LGBT hareketinin feminist olduğunu söyleyemem. Ya da önceliğini hetero-tek eşli ailenin lezbiyen/gay çiftler tarafından kopyalanmasına veren politikaya da feminist diyemem. Bu yüzden diye düşünüyorum –ki LGBT ile feminizm arasında her daim bir mesafe yoktu zaten –ki LGBT ile feminizm arasında her daim bir mesafe yoktu zaten.

Kimlik temelli bir politikanın kendi içine kapanması bir çeşit muhafazakarlık mıdır size göre?
Kimlik temelli bir politika sömürü ilişkisini görünmez kılabiliyor. Güç, iktidar, hegemonya kavramlarından bahsedip duruyoruz. Peki nerede kaldı sömürü? Farklılıkları yok saymayalım ama ortaklıkları da görelim.
 
LGBT hareketinin 2000’lerdeki yükselişi, 20-30 yıllık bir tarihselliğe ve birikime sahip olan feminizm içindeki verili söylemlerde bir sarsıntı yaratmayı başarabildi mi sizce?
Batıda feminist hareketin ikinci dalgası ile LGBT arasında çok ciddi bir bağ vardı. Hatta birinci dalga feminizm içerisinde de lezbiyen ve biseksüel kadınların varlığından bahsediliyor. İkinci dalganın önde gelen pek çok ismi lezbiyen/bi feministler. Türkiye’de bizim ikinci dalgamız içerisinde lezbiyen/bi feministler olup olmadığını pek bilmiyoruz.
LGBT hareketinin bir sarsıntı yaratmadığını, arada zaten pek bir kopukluk olmadığını, ama özellikle Batıda varmış gibi yapıldığını düşünüyorum. Sanki feminizm bir takım sınırlılıklara – biyolojik indirgemeciliğe- hapsolmuş ve LGBT ile bu sınırlılıkları aşmaktaymış gibi düşünülüyor. Bir tanım yapılıyor, adına feminizm deniliyor, sonra da herkes karşısına geçip eleştiriyor. Oysa ki yapılan tanım baştan sorunlu. Sonuçta gelinen nokta bir tür feminizm karşıtlığı. Örneğin feminist hareket içerisinde patriyarka, kadın, erkek gibi kavramları kullandığınızda biyolojik indirgemeci olmakla eleştiriliyorsunuz. Özür diler gibi patriyarka lafını kullanıyorsunuz. Kimse kapitalizme kapitalizm demekte sorun görmüyor, ama patriyarkanın lafını edemezsiniz. ‘Toplumsal cinsiyet eşitsizliği’, ‘toplumsal cinsiyet normları’ filan demek çok daha makbul. LGBT hareketi içerisindeki erkekler patriyarkal olamaz gibi bir kabul var. “L” harfini en başa çekmekle çözüldü mü bütün sorunlar? Biraz tuhaf yani durum. Ama Türkiye’de bizler daha iyi bir diyalog içerisindeyiz. Son 20 yıl içerisinde LGBT hareketi Türkiye’de feministleri eşcinselliğe yakınlaştırdı, feministler heteroseksizmi sadece teorik değil, özel hayatları anlamında da sorgulamaya başladı. Kadına yönelik erkek şiddeti ile nefret cinayetleri, homofobik şiddet arasındaki bağlantıları kurabiliyoruz.
 
Resmi siyasetin sınırlarının dışına taşan bir sivil toplum mücadelesi içinde feministler ve LGBT bireylerin ortak hareket etmesi bir zorunluluk mudur?
Bugün Türkiye’de resmi siyasetin içerisinde zaten her iki hareketin de şansı var mı ki? Sivil toplum mücadelesi kavramı da fazlasıyla eleştiriye açık bir kavram. Toplumsal cinsiyeti, erkekliği ve kadınlığı ortadan kaldırmak için birlikte hareket etmek zorunlu mu diye sorarsak, evet. Cinselliğimizi özgürce yaşamak, patriyarkadan bağımsız olarak cinselliğimizi yeni baştan keşfetmek, yeniden yaratmak için, heteroseksizme bitişik olarak gelen erkek egemen ilişki biçimlerinden, erkek egemen aşktan, ve erkek egemen aşkın maskelediği sömürü ilişkisinden kurtulmak için evet. Birlikte hareket etmeliyiz.
 
LGBT ve feminist hareket Türkiye’deki hızlı muhafazakarlaşma karşısında alternatif bir dayanışma biçimi geliştirilmeli midir? Öyleyse bu nasıl olur?
İlk adım LGBT içerisindeki lezbiyen, biseksüel ve (trans) kadınlarla ve feminist hareket içerisindeki lezbiyen, biseksüel, (trans) kadınlarla atılabilir. Ardından feminist hareket içerisindeki tüm kadınları kapsayacak biçimde heteroseksizm ve patriyarka ilişkisini deşmek bana en uygun yol gibi geliyor. Aradaki diyaloğun ortaklaşa oluşturulan bilinç yükseltme grupları ile yürütülmesi belki yavaş ama sağlam bir birliktelik olur. Heteroseksizmin tek sorunu baskın norm olması değil, sorun daha köklü. Daha önce bahsettiğim gibi cinsellik baştan aşağı kadın kategorisine dahil edilen grubun sömürüsünü pekiştirecek biçimde şekillendirilmiş. Bu eksende oluşacak olan bilinç yükseltme gruplarının heteroseksizmin en derinlerimize kadar uzayan köklerini kurutmamızda bizleri güçlendireceğini düşünüyorum.
 
LGBT ve feminist hareketin ortak bir mücadele yürütebileceği alanlar nelerdir? Biraraya gelip konuşma ve tartışmanın ötesinde ne gibi kanallar açılabilir?

Heteroseksizm en önemli ortak mücadele alanlarından biri. Devlet sadece kapitalist değil, aynı zamanda patriyarkal. Devletin evlilik dışı cinsel ilişkiye karşı geliştirdiği politikalar, ‘kutsal aile’ politikaları, kadınları anne olarak kodlayan politikalar bunların tamamı toplumda homofobiyi besliyor. Kadına yönelik erkek egemen şiddet diğer bir konu olabilir. Kampanyalar önemli ancak dediğim gibi bilinç yükseltme gruplarını da bir kenara atmamak lazım.