Kültür Sanat

Lubunya Olmanın Kitabı Bu Kez 90’larda

Cuma, 12 Nisan 2013
Haber: Kaos GL
Radikal Kitap’ta Haluk Kalafat, Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği’nin hazırladığı “90’larda Lubunya Olmak” tanıttı.
 
“LGBT Sözlü Tarih” projesinin ilki 80’lerde Lubunya Olmak’tı. Tam bir yıl sonra, LGBT tarihinin ikinci on yılını o yıllarda şu ya da bu şekilde LGBT hakları mücadelesi içinde olmuş, baskı görmüş, başkaldırmış on dokuz tanık anlatıyor.
 
“Sonra Habitat* etkinlikleri başlayınca biz duyduk, bu sokaklar temizlenecek. Temizlik denince kim akla geliyor? İşte travestiler, sokak çocukları, tinerciler, sokak köpekleri…” Yıl 1996, Esmeray maruz kaldıkları vahşet dönemlerinden birini böyle anlatıyor. Birkaç sayfa ileride ise Şevval; “O dönemler arkadaşlar, iki ya da üç transın gündüz ışığında yan yana yürüyemediği zamanlardı. [İçeri alınırlardı ve bu] üç günden önce evlerine dönememeleri demekti. Üç gün minimum. Fazlası da olur. Ahlak’a ya da Cankurtaran Zührevi Hastalıklar Hastanesi’ne götürürlerse beş-altı gün.” Bu satırlar 90’larda Lubunya Olmak adlı kitaptan.
 
Kitap, Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği’nin “LGBT Sözlü Tarih” projesinin ikinci çalışması. İlki 80’lerde Lubunya Olmak’tı ve Şubat 2012’de yayımlanmıştı. Tam bir yıl sonra LGBT tarihinin ikinci on yılını o yıllarda şu ya da bu şekilde LGBT hakları mücadelesi içinde olmuş, baskı görmüş, başkaldırmış on dokuz tanık anlatıyor.
 
Bir önceki kitapta 1980 darbesi sonrası militaristleştirilmiş düzende işkenceye varan bir “normalleştirme” baskısı ve şiddeti karşısında hayatta kalabilme süreci aktarılmıştı. Kişisel tarihini anlatanların öyküleri kente ulaşma ve kimliğini kabullenme ve “kendi gibi” olanları bulma uğraşısı etrafında yoğunlaşıyordu. 80’ler sahne yasaklarıyla ve cinsiyet değiştirmenin yasaklanmasıyla istihdam dışına itilmenin yaşandığı ve özellikle “açılanların” yani cinsiyet kimliğini ifade etme cesaretini gösterenlerin hızla marjinalleştirildiği, yok edilmeye çalışıldığı yıllardı. 90’lar ise cesur LGBT bireylerin kimliklerini reddetmeden hayatta kalma mücadelelerinin sonucunda kendi gettolarını, kendi yaşam alanlarını, derneklerini, yayın organlarını oluşturma başarısını gösterdikleri dönem oldu. Transların özellikle Ülker Sokak’ta 90’ların ilk yıllarında kurdukları yaşam alanı, basının da kışkırtıcı yayınlarıyla, polisin amansız baskınlarıyla ve sert önlemleriyle ve sokağın ahalisinin de katılımıyla yitirildi.
 
“Hortum”lu Günler
Ülker Sokak’ın sonunu hazırlayan sürecin hızlanması Esmeray’ın yazının girişindeki cümlesinde geçen 1996’da Habitat Toplantısı için İstanbul’u seçmesiyle oldu. Anlatıcılardan Ebru o günleri şöyle aktarıyor: “Bir gün Habitat döneminde, Ülker Sokak’tayım, camdan bakıyorum. Hortum Süleyman sivil elbiselerle geldi, ‘ah, dedim, aynısı burada olacak’. O zaman yeni arkadaşlar Hortum’u tanımıyorlar.”
 
Evet çoğu Hortum’u yani 1991’de Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü Ekipler Amiri olan Süleyman Ulusoy’u tanımıyordu. Gözaltına aldığı transları hortumla dövdüğü için bu lakabı almıştı. O yıllarda translar Kazancı ve Pürtelaş’ta oturuyordu ve oradan “hortum” zoruyla sürmüştü onları. 1992’de görevden alınmıştı. 1996’da yeni gelenler onunla çok geçmeden tanıştı. Şevval anlatıyor o günleri; “Bir hafta sonra Hortum Süleyman, Ülker Sokak’a geldi. Herkesin kapısını kırdı ve kırdığı kapıları kamyonetin arkasına atarak, toplayarak gitti.”
 
Ülker Sokak LGBT’lerin yakın tarihi açısından bir simgeydi. Sokakta “camdan çark” yapıyorlardı yani cama çıkıp müşteri çekiyorlardı evlerine. 1980’lerde yaşanan istihdam dışına itilmenin, marjinalleştirilmenin sonucuydu bu yaşam biçimi; dışarısı tehlikeliydi, gazinoların altın dönemi kapanmıştı, Ülker’de bir aradaydılar ve kendi evlerindeydiler. Çoğu anlatıcı o dönemlerde translara yönelik nefret cinayeti olayı çok hatırlamıyor örneğin.
 
Sokak bir araya gelmenin sembolüyse, dağıtılması bir başka sürecin hızlanması anlamına geliyor: Açıktan örgütlenmenin, dernekleşmenin, dergiler etrafında buluşmanın ve cinsiyet kimliği üzerine teorik tartışmaların yoğunlaşmasının ve cinsiyet kimliklerini translar gibi bayrak açarak ilan etmeyen lezbiyen, gay ve biseksüellerin seslerini daha gür çıkartmaya başlamalarına yani.

Varlığını haykırma dönemi sadece İstanbul’da yaşanmıyordu, Ülker Sokak televizyonlara, üçüncü sayfalara konu olduğu için görünür durumdaydı. Ankara’da yaşananların bir örneğini Okşan veriyor: “90’ların başıydı, bir emniyet müdürü veya asayiş şube müdürü değiştiğinde Ankara’da korkunç bir fırtına eserdi. Gördüklerini toplarlardı. O emniyetin uzun koridorlarına sınıflandırırlardı; işte erkekler bir tarafa, ibneler bir tarafa, kadın kılığındaki ibneler bir tarafa, kestirmiş ibneler bir tarafa. Ankara pasaport şubesinin altında böyle dehlizler vardı, orada bir yere attılar. İki yüz kişiydik, gelen geliyor, gelen geliyor. Yukarıda böyle bir camekân var, griye boyamışlar. Kaç kere boyamışlarsa üst tarafı şöyle üçgen şeklinde kavlamış. Birbirimize sarıldık ısınmaya çalışıyoruz. Müdür geldi böyle haşmetli. Güneş o camın oradan içeri sızmış. Adam geldi ne dedi biliyor musunuz: ‘Bu ibnelere bu güneşi kim bıraktı?’ Polisin biri gidip dosya ile kapadı orayı. Ya şu kadar güneşi bizim oradaki karanlığımızı aydınlatmasına bile müsaade etmediler.”

Kadın Kılığındaki Teröristler
İlkim ise İzmir’de Basmane’de sahneye çıkan transların çalıştığı gazinoların sürekli basıldığını anlatıyor. Yakalandıkları her seferinde gözaltına alınıp dayak yemekten bıktıklarında yaptıklarını ise şöyle aktarıyor: “Artık bizim canımıza tak edince herkes her çeşit içkiyi içti, o gün artık isyan etmeye karar verdik. Basmane Meydanı’nda çevik otobüsüne saldırdık. Anonslarda, ‘Kadın kılığındaki teröristler çevik kuvvet otobüsüne saldırdı’ diye geçmişler olayı.” Sonrasında yine içeri alınmışlar, orada maruz kaldıkları işkencelerin izlerinin geçmesi için günlerce içeride tutulmuşlar.
 
Ve Suzi 1987’de gittiği askerliği tam yedi buçuk yılda bitirdiğini anlatıyor: “Girer girmez eşcinsel olduğumu söyledim. Millet, subaylar falan tepki gösterdi, ‘Nasıl olur’? ‘Oluyor’ dedim. GATA’ya gönderdiler. Gidiyorum GATA’ya, diyorum ki, ‘Ben bölüğü şikayet edeceğim, askerlik yaptırmıyorlar bana’. ‘Neden oğlum’? ‘Eşcinselsin diyorlar. E ben eşcinsel olabilirim ama askerliğimi yapmak istiyorum. Kesinlikle bana çürük raporu verdiğiniz an sizi mahkemeye veririm’. ‘Tamam’, eşcinsel ama şu, şu maddeler gereği askerliğe elverişlidir raporunu alıyorum. Bölüğe dönüyorum yine yolluyorlar. Bu sefer ne yaptım, iki asteğmeni dövdüm. Bizim gücümüz biraz farklıdır, tabur başını da elimdeki silahla kovaladım içtimada.”

 
Vazgeçmek yok!
Bunlar baskının, kötü muamelenin ve karşı çıkışın, boyun eğmeme öykülerinin çok azı. Hepsini aktaramaya bu yazı yetmez. LGBT’lerin transları bunları yaşarken 90’lı yıllarda bu mücadele ve örgütlenme için de aslında ilham verici olmuşlar. 1993 ve 1995’te Onur Yürüyüşü denemeleri yapılmış. Destek için gelen Avrupalı parlamenterler bile dövülmüş. Çeşitli dergi çalışmaları olmuş, Kaos GL ve Lambdaistanbul oluşumları başarılmış. 1996’da kapalı mekânda da olsa ilk Onur Gecesi düzenlenmiş. Yani hiç vazgeçmemişler.
 
O dönemde translar görünürlüklerinin sonuçlarına katlanırken diğerleri örgütlenmeye ve hâlâ bir araya gelmeye uğraşıyorlardı. Öner bu durumu şöyle anlatıyor: “Aslına bakarsanız 1990’lardan bahsediyorsak görünürlük diye bir şey yoktu zaten. Yani ben kabaca 1990’ları dayanışma ve bir araya gelme yılları olarak düşünüyorum. 2000’leri ise görünürlük yılları olarak…”
2000’li yıllarda sokaklara çıkıp “Transız, Buradayız, Alışın!” diye bağıran, haklarını arayan bilinçli bir topluluk haline gelen LGBT’lerin bugünlere nasıl geldiğini onların ağzından ve kendilerine has ifadeleriyle okumak için 90’larda Lubunya Olmak (ve tabii 80’lerde Lubunya Olmak) eşine az rastlanır bir kaynak.
 
Not: Kitap evlerinde satılmıyor. Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği’ne sitesinden ulaşarak ve kargo ücretini ödeyerek istenebiliyor. 80’lerde Lubunya Olmak ise sitenin arşivinde, pdf formatında yayında. (http://siyah-pembe.org/
 
90’LARDA LUBUNYA OLMAK
Yayına Hazırlayan: Yavuz Cingöz, Erdem Gürsu
Siyah Pembe Üçgen 2013, 392 sayfa.