Yaşam

Nil'in Güncesi – VI

Cuma, 19 Ekim 2007


Nil Sorgun. Biraz melankolik ama umut dolu… Şaşkın ama kendini, insanları tanımaya çalışan… Bazen aşkları harcayan, bazen aşkları harcanan… Yirmi yaşında, Ankara’da tek başına yaşayan üniversite öğrencisi, lezbiyenliğiyle barışıyor, güncesinin her sayfasında ve yepyeni bir dünyayla tanışıyor. Nil, korkularından arınabilmek, açılabilmek için yazdığı hayatının iki sayfasını cuma günleri size veriyor.

KAOS GL - 19/10/2007

Nil Sorgun - Ankara

GÜNCE - Sayfa 11

Çıplak sırtına bakıyorum. Her yer gri. Sadece oturduğun tabure koyu kahve. Omurgalarına dokunmak istiyorum, kaç omurga oluyordu insanda? Senin yüzünde çıplak bir sırta bakıyor ama o kırmızı. Saçları sırtını kapatıyor, ateş kızılı saçları. Sadece oturduğu tabure koyu kahve. Kendimi görmek istiyorum, rengim ne? Ellerimi kaldırıyorum ama göremiyorum, yokum ben. Siz varsınız sadece; gri ve kırmızı. Kırmızının kırık kanatlarına dokunmaya başlıyorsun. Bağırmak, sarsmak istiyorum seni. Sesim çıkmıyor… İki kelime, bağırmak istedikçe içime, bağırmak istediğim şiddetle saplanıyor: ‘KELEM, NATYEŞ!’ Öpüyorsun onun kanatlarını, dönmüyor sana yüzünü. Ellerini görüyorum, benimkilerden daha büyük. Kalbi? Kolları, elleri havada, dudakların soluğunu üflüyor koltuk altlarına. Ben hala içime bağırıyorum: ‘KELEM, NATYEŞ!’ Uzaklaşmaya başlıyor senden, cesareti yok aşkını yaşamaya, ellerini hep tutmaya; ama titriyorsun hala, sırtının ürpermesinden göz bebeklerinin büyüdüğünü bile hissedebiliyorum. Koşuyorsun arkasından, kanatlarını tamir etmeye çalışıyorsun, sonunu bir an bile düşünmeden. Kandırıyorsun kendini hep, yine… Onun gelip gidişlerine alışmışsın sen ve geçmişe bağlılığı oyunu onun istediği gibi oynamayı istemeni sağlıyor. Görmüyorsun, duymuyorsun, hissetmiyorsun acını, kaçışını. Uzaklaşıyorsunuz beraber, dokunamıyorum, gelemiyorum sana. Korkuyorum yolunuz kızılın evi diye. Yokum ben sende. Kulağımda soğuk, cızırtılı bir fısıltı: ‘Kelem, natyeş sen misin, o mu?’ Geri dönüyorsun; gözyaşların yok gözlerin akıyor, göğüslerin sarkıyor, ellerin yanıyor, saçların yere düşmeye başlıyor parça parça… Olmuyor, duymuyorsun, görmüyorsun, benim de seninle yok oluşumu.

Aynı kabus iki gündür, Burcu’nun sırtı, vazgeçemediğinin kırık kanatları, gri, kırmızı, kızıl… Uyumak istemiyorum artık.

Burcu bu aralar kötü, konuşmak istemediğini söyledi. Günlerdir sesini duymadım. Merak edişimi anlıyorum; ama neden bu kabus? Anlamıyorum, bilmiyorum, çözmek istemiyorum.

GÜNCE - Sayfa 12

Özlemek. Özlediğinin ne olduğunu düşünmek… Burcu’yu düşünmemek için, özlemediklerini düşünmek… Özlemek, bu yaz sıcağında sonbaharın son günlerine uyanmayı.

Hava kapalıdır, sakinlik, huzur verir. Yağmuru beklersin her an, içine çekebilmek için toprakla karışmış kokusunu. Dışarı çıkarsın, herkes hüzünlüdür, içlerinin sıkıldıklarını söylerler, sen en çok yaprağın öldüğü yeri ararsın, hevesle. Büyük bir mezar bulursun sonunda, en güzel ceset renklerini görürsün. Akşamüstü yağmur başlar, neredeyse yere değecek olan atkınla bir kafeden içeri girersin ve çok şekerli bir kahve içersin. Sade kahve içeni özler, gülümser, boş sayfaya, yeteneğin olmadığın halde bir şeyler çizersin. Onun, üşüyen burnuna uzanan hayali ellerini öpersin herkes kaçarken yağmurdan, dinginsindir, ıslanırsın. Yapış yapış yaz sıcağını bu kadar değerli yapan bu zamanlar değil midir?

Tek kişilik aşkıyla o kadar kendi ve o kadar mutlu ki birine aşık olmaktan hiç bu kadar korkmamıştım.

Burcu. Belirsizlik. Bencillik. Boşluk. Bitik.

Bozgun. Bekleyiş. Beklenen. Bekleyen.

SENCİLLİK.

Hem belirsizlik, hem suskunluk, hem sıcak… Bu kadarı fazla.






*Nil’in Günlüğü’ndeki diğer sayfalar:

Nil'in Güncesi - I

Nil'in Güncesi – II

Nil'in Güncesi – III

Nil'in Güncesi – IV

Nil'in Güncesi – V