Gökkuşağı Forumu

Gezi Vesilesiyle LGBT Hareketi ve Sosyalistler

Cumartesi, 20 Temmuz 2013

Türkiye Sosyalist Hareketi LGBT’lerin kültürel, hukuksal ve politik taleplerini birtakım soyut ilkeler olarak örgüt programına almakla yetinmemeli, onların hayat, hürriyet ve kimlik mücadelesine sahip çıkmalı, bu simbiyotik ilişkideki başkalaşım potansiyelinin farkına varabilmelidir.

Gezi Vesilesiyle LGBT Hareketi ve Sosyalistler: “Bakışımlar”, “Başkalaşımlar”, “Koalisyonlar”

Genel olarak Sol ve kendilerini devrimci olarak tanımlayan diğer örgütlenmeler, eşcinsellere karşı korumacı bir tavır benimsemekte bile yavaştılar. Uzun bir süre, sert ve erkeksi, üretken (ve aynı zamanda apaçıkça üremeyi gerçekleştiren) işçiyi yücelterek eşcinselliği olumsuzladılar ve bastırdılar. Eşcinselliği burjuva toplumundaki ahlaki bozulmanın ve çöküşün ifadesi olarak tanımlayarak alay ettiler. Devrimin grotesk biçimde bağnaz ve baskıcı (proleter aile modeline) dayalı bir imgesini; erkekliğin (üretici-üreme işlevli emeğe ve kaba şiddete dayalı) bir karikatürünü ileri sürdüler.
 
Bu sözler kulağa ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Devrimci-eşcinsel aktivist ve düşünür Mario Mieli’inin 1980’lerin başında İtalyan Sosyalist-Solu’na dair yaptığı bu tasvir[1] tam da Türkiye Sosyalist Hareketi’nde yakın zamanlara kadar hâkim olan zihniyeti hatırlatıyor.
 
Şimdilerde Türkiye Solu’ndaki genel eğilim bu çizgiden bir hayli uzaklaşmış olsa da LGBT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans) Hareketi ile kurulan ilişkinin karşılaşmaların, bakışmaların, temasların ötesine geçebildiği söylenebilir mi? Kuşkusuz çeşitli platformlarda bir araya gelinmesi, söylemsel düzeyde homofobi ve transfobi karşıtlığının sıklıkla dillendiriliyor oluşu, bunun parti belgelerine yansıması ve farklı sol-sosyalist yapılarda LGBT bireylerin yer almaya başlaması altı çizilmesi gereken bir başkalaşıma işaret ediyor. Ancak topyekûn bir zihinsel dönüşümün vücuda geldiği, bakışımlı bir siyasetin hayata geçirilebildiği iddia edilebilir mi?
Bu bağlamda Gezi İsyanı sosyalist muhalefet ile LGBT hareketi arasındaki ilişkinin yeni bir evreye girmesi açısından önemli dönemece işaret ediyor. Direnişin bileşenlerinden biri olan LGBT hareketinin canlılığı, direngenliği ve yaratıcılığı Sosyalist Sol’un harekete olan ilgisini tetiklemiş gözüküyor. Hadi açıkça söyleyelim, LGBT hareketi -böyle bir derdinin olup olmamasından bağımsız olarak- Sosyalist Sol’un gözünde bir bakıma “rüştünü ispatlamış” oluyor. Aslında meselenin bam teli de burada. Zira Türkiye’de bağımsız bir toplumsal özne olarak 1990’larda ortaya çıkan LGBT Hareketi yarattığı göz ardı edilemeyecek birikime rağmen Sosyalist-Sol tarafından birbiriyle ilişkisel olan büyük farklılıkların ve toplumsal antagonizmaların ana ekseni olarak görülüp, niteliksel dönüşümü yaratacak toplumsal özne kategorisinin vazgeçilmez bileşeni olarak değerlendirilmedi. Gezi İsyanı burada bir kırılma yarattı mı bunu zaman gösterecek.
 
Ancak Gezi İsyanının da açığa çıkardığı gibi Türkiye’de LGBT Hareketinin politik-örgütsel bağlamda yaşadığı derinleşme, ulaştığı düzey ve bunun merkez kapitalist ülkelerdeki ana akım LGBT hareketlerinden farkları göz önünde tutulduğunda; Türkiye Sosyalist Hareketi’nin, LGBT mücadelesini sadece destek ve dayanışma sunulabilecek bir alan değil bir kerteriz noktası olarak alması elzem.
 
Tüm ezilenlerin kurtuluşunu içeren bir emansipasyon projesi olarak sosyalist toplumun inşasını hedefine yerleştiren Sosyalist-Sol, bugün imkânsız olanın sanatını icra etmek, bir başka deyişle siyaset yapmak, hiçbir paya sahip olmayanların payını müesses nizamın karşısına dikmek mecburiyetindedir.[2]  Buradan hareketle Türkiye Sosyalist Hareketi, heteroseksizmi, heteronormativiteyi, homofobiyi ve transfobiyi sadece LGBT topluluğunun sorunu olarak göremez. Böylesi bir bakış açısı cinsiyet ve cinsel kimlikler üzerindeki tahakkümle mücadeleyi politik bir alan olarak görmeyi ötelemenin dışında “zorunlu” heteroseksüellik temelinde yükselen hâkim cinsiyet matrisinin yeniden üretilmesi anlamına gelir. Türkiye Sosyalist Hareketi LGBT’lerin kültürel, hukuksal ve politik taleplerini birtakım soyut ilkeler olarak örgüt programına almakla yetinmemeli, onların hayat, hürriyet ve kimlik mücadelesine sahip çıkmalı, bu simbiyotik ilişkideki başkalaşım potansiyelinin farkına varabilmelidir. Mamafih burada kolaycı bir eklemlenme ve massetme pratiğinin de karşımıza çıkabileceğini akıllarda tutmakta fayda var. Bu handikabı aşabilmek, aynı zamanda LGBT’lerin özerk örgütlenmelerinin gerekliliğini savunmak ve onları desteklemek, bu örgütler/yapılar/ağlar ile nasıl koalisyonlar kurulabileceği üzerine düşünmekten geçiyor. Evvelemirde de yazının başında alıntıladığım geçmiş tarz-ı siyasete dair kapsamlı bir özeleştiri…
Gelecekte heteropatriarkal kapitalist sistemi çatlatıp çözmeyi esas alan birleşik bir mücadele hattının örülebilmesi bugünden birbirimize kudret verdiğimiz koalisyonları/ittifakları nasıl mümkün kılacağımız ile ilgili. Gezi İsyanı bunun nüvelerini içinde barındırıyor, olabilirliğine dair ümit veriyor. Ne diyordu Sartre: “Ce n’est qu’un début, contignons le combat!”[3] 

(Siyaset Gazetesi, Temmuz 2013, Sayı 6)


[1] Mario Mieli, “Gey Bir Komünizme Doğru”, Queer Tahayyül, (Der): Sibel Yardımcı & Özlem Güçlü, Sel Yayıncılık, İstanbul 2013. 
[2] Jacques Ranciere, Uyuşmazlık: Politika ve Felsefe, çev: Hakkı Hünler, Ara-lık Yayınları, İzmir, 2005.
[3] Gezi İsyanının bütün renklerinin diline pelesenk olan; “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam.”