İnsan Hakları / Askerlik

Benim de söyleyecek sözüm var!

Cuma, 10 Haziran 2005
Haber: Kaos GL
Vicdanî retçilerin ananevi şenliği Militurizm Festivali, ‘15 Mayıs Dünya Vicdanî Ret Günü’nün arefesinde İzmir’de yapıldı. Bir ayı aşkın süredir Sivas cezaevinde tutuklu olan ‘total retçi’ Mehmet Tarhan’ın da gıyaben katıldığı festivale Express de davetliydi.

KAOS GL

Gamze Göker, İrfan Aktan

Sezercik, Ayşecik, Ömercik...

Vicdanî retçilerin ananevi şenliği Militurizm Festivali, ‘15 Mayıs Dünya Vicdanî Ret Günü’nün arefesinde İzmir’de yapıldı. Bir ayı aşkın süredir Sivas cezaevinde tutuklu olan ‘total retçi’ Mehmet Tarhan’ın da gıyaben katıldığı festivale Express de davetliydi. Askerlikten soğutmak gibi olmasın, eylemi izlerken, eylemcileri dinlerken vicdanî reddimizi beyan etmemize ramak kaldı. Ağzımızdan yel alsın, her Türk asker doğar. Haydi hep birlikte: Her Türk...

14 Mayıs Cumartesi günü İzmir’de gerçekleştirilen Militurizm Festivali’ne Ankara’dan katılacaklar bir gün önce garda buluşuyor. 14 yolcu, Kaos GL, VideA, Ankaralı feministler ve anarşistleri temsilen orada. Ortak paydaları, anti-militarist olmaları. Çoğunluğu birbirini ilk kez görenlerden oluşan grup, militarizme karşı ses yükseltmek ve Sivas Cezaevi’nde tutuklu bulunan total retçi Mehmet Tarhan’la dayanışmak üzere yola koyulmak için İzmir Mavi Express’te yerini alıyor.

‘Kimsenin askeri olmecez’

Militurizm’in sabah programı, asker uğurlamalarının yoğun olarak yapıldığı Basmane Tren Garı’nda ‘retçi karşılaması’ ile başlıyor. Diğer şehirlerden gelenlerle birlikte yaklaşık yüz kişilik grup, ellerinde Ege şivesiyle hazırlanmış ‘Öldürmicez Ölmicez, Kimsenin Askeri Olmecez’ pankartları taşıyor. Daha önce İstanbul’da da ‘Mehmet içerde sıkılmış, gezdiriyoruz’ diyerek çay bahçesinde, vapurda gezdirilen maketi sayesinde Mehmet Tarhan, sembolik de olsa festivale katılmış oluyor. Birkaç retçi, ‘en büyük retçi bizim retçi’ nidalarıyla havaya atılıp tutuluyor. Ardından, Güneydoğu’dan göçe zorlananların yerleştiği Kadifekale’ye gidiliyor.

Anti-militaristlerin altı aydır sürdürdüğü ve ‘Bu ülkede bir savaş var! Sırtınızı dönmeyin! Yüzleşin’ adını verdikleri kampanya, surların önünde yapılan basın açıklamasıyla sona erdiriliyor. Semt sakinleri ve esnafın alkışları ve desteğiyle, programda olmadığı halde Hava Şehitliği’ne yürüyüşe geçiliyor. Anti-militaristler, festival duyurusunda, herhangi bir müdahale ya da gözaltı durumunda şiddet kullanmayacaklarını, ama bunun ‘şirretsiz’ olacakları anlamına gelmediğini belirttiklerinden olsa gerek, polis bütün gün süren eylemde ‘trafiği engellemeyin’ uyarısı dışında hiçbir müdahalede bulunmadı.

‘Ege denizi balıklarındır’

Retçiler daha sonra otobüslerine atlayıp ‘stratejik nokta’ya, ‘Nato kafa, Nato mermer’ pankartıyla, Şirinyer’deki NATO kışlası önüne yöneliyor.

‘Kışla boşalsın, sirk yapılsın’, ‘Kışla boşalsın, çocuk parkı yapılsın’, ‘Nato kapansın, sığınma evi yapılsın’ sloganlarıyla NATO’nun bahçesine nohut serpiliyor, ki o topraklarda bir daha kışla yeşermesin! 1923’te Konak sahillerinden ‘denize dökülen’ Rumların torunları Yunanlı anti-militaristlere Hasan Tahsin ‘İlk Kurşun’ Anıtı önünde güller veriliyor ve bir dünya haritası üzerinden temsilî sınırlar ‘Kurşunsuz Sınırsız Bir Dünya’ sloganıyla bir bir sökülürken ‘Ege denizi balıklarındır’ sloganı da atılıyor. Daha sonra, Kemeraltı’ndaki OYAK kuruluşu TUKAŞ ziyaret ediliyor. Üzerinde ‘Annemin Salçası’ yazan salça ekmeklere sürülüp eylemcilere dağıtılıp yeniyor. Üzerinde ‘Tukaş’ın Salçası’ yazılı, içi tabanca dolu bir kavanoz TUKAŞ satış bölümüne teslim ediliyor ve ‘Bomba değil yemek, silah değil ekmek’ sloganıyla Askerî Liman’a gidilip eski Deniz Kuvvetleri Komutanı’na fatura edilen harcamalar naylon bir faturayla liman girişine bırakılıyor. Ardından, Alsancak’taki Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ne gidiliyor ve Mehmet Tarhan’ın, Ankaralı Feministler’in ve festivale katılamayanların destek mesajları okunuyor.

Son olarak, 4’ü kadın 11 kişi vicdanî reddini açıklıyor. Eylemciler kendi yaptıkları rengarenk yelpazelerle ‘halkı askerlikten soğutuyorlar’.
‘Mehmet’i bırakın, saçmalamayın’, ‘Mehmet Mehmetçik olmayacak’, ‘Reddet, diren, hayır de, askere gitme’, ‘Zıpla, zıplamayan asker’ sloganlarıyla ‘gayrıresmî geçit’ Kordon’da sona eriyor.

Yunanlı anti-militaristlere Hasan Tahsin ‘İlk Kurşun’ Anıtı önünde güller veriliyor ve ‘Kurşunsuz, Sınırsız Bir Dünya’ sloganı atılıyor.

!!Türkiye’de militarizm mi var?

Coşkun Üsterci - İzmir Savaş Karşıtları Derneği Kurucularından

Anti-militarist harekete ne zaman dahil oldunuz?

1992’de İzmir Savaş Karşıtları Derneği’ni kurduk. Devrimci-Yol davasından yargılanıp 12 yıl hapis yatmıştım. 1991’de cezaevinden çıktığımda, sosyalizmin bunalımda olduğu, duvarın yıkıldığı dönemdi. Dışarı çıkınca, sosyalizmin sorunlarını en genel anlamda ve geniş kesimlerin katılımıyla tartışmak istemiştik. Ama bunun zeminini bulamadık.
Bu arada, bu ülkede sürmekte olan savaşa karşı bir şeyler yapmak gerekiyordu. ‘91-‘92 yıllarında, anarşizm ve vicdanî red konularında çalışmalar yapan savaş karşıtı kişilerle tanıştım. Arkadaşlarla toplantılar yaptık, çok farklı kesimlerden insanların katılabileceği, ‘ben savaşa karşıyım’ diyen bir imamın veya ev kadınının da gelebileceği bir dernek kurma fikri ortaya çıktı.

Dernek Türkiye’de yaşanan savaşa yönelik bir girişim miydi?

Tam olarak değil, ama o da bir faktördü. Derneğimiz, aynı zamanda, 1993’te İzmir’de yapılması düşünülen uluslararası vicdanî redciler toplantısının organizasyonu öngörülerek kurulmuştu. Doğrudan demokrasinin uygulanacağı, savaş karşıtı fikirlerin gelişmesine yardımcı olacak, ülkedeki savaşa müdahale edecek, vicdanî red konusunu işleyecek bir dernek tasarladık. Ağırlıklı olarak anarşistler yer alıyordu, ama benim gibi sosyalist kökenliler de vardı. Derneği kurduk ve 1993’te o uluslararası toplantıyı gerçekleştirdik.

Kimler katıldı, neler tartışıldı?

Toplantıyı daha çok total retçiler organize etmişti. Aşağı yukarı 15 ülkeden, yaklaşık 40 vicdanî retçi ve savaş karşıtı katılmıştı. Bir o kadar da Türkiyeli anarşist ve vicdanî retçi vardı. O toplantı, savaş karşıtı mücadele hakkımızın belirlenmesinde çok etkili oldu. Ne yapıyoruz, ne yapmalıyız, uluslararası deneyim nedir, Avrupa’nın ve dünyanın başka yerlerinde neler yapılıyor konularını tartıştık. Avrupa’daki bağlantılarımız arttı. Ardından, birkaç arkadaşı yurtdışına yolladık. Gidenlerden biri de Osman Murat Ülke’ydi.

Türkiye’deki ilk vicdanî retçi o mu?

Hayır, ilk retçi Tayfun Gönül’le Vedat Zengir’dir. Onlar 1990’da, Sokak dergisinin yardımıyla retlerini açıkladılar. Haklarında dava açıldı, sonra DGM’de görevsizlik kararı verildi. Osman Murat Ülke’nin kamuoyunda daha çok bilinmesinin nedeni, tutuklanan ilk vicdanî retçi olmasıydı... 1994’te, İstanbul’da da bir savaş karşıtı dernek açılmıştı, kuruluşuna uluslararası savaş karşıtları örgütlerinden insanlar gelmişti. İstanbul’da basın açıklaması yapılırken polisin müdahalesi oldu. Destek için gelenler sınırdışı edildi. Osman onların çevirmeniydi ve derneğin kuruluşunda yer alan dört kişiyle birlikte tutuklandı, zorla askere göndermek istediler. Vicdanî retçi olduğunu söyledi, kendisine verilen silüsü İzmir’deki dernekte yapılan basın açıklamasında yaktı ve verilen yolluğu Milli Savunma Bakanlığı’na geri gönderdi. Bir yıl onu ellemediler. Fakat 1996’da aniden tutukladılar, iki buçuk yıl cezaevinde kaldı.

Derneği kurduktan sonra neler yaşadınız?

HBB diye bir kanal vardı, oradan iki muhabir o zamanki dernek başkanı Aytek Özel’le söyleşi yapmıştı. Vicdanî ret, savaş karşıtlığı ve dernekle ilgili televizyonda çıkan ilk haberdi bu. 1994, biliyorsunuz, Mehmet Ağar’ların yükseldiği, Doğan Güreş’in genelkurmay başkanı olduğu dönem. Genelkurmay Başkanlığı’nın uyarısı üzerine, gazeteciler ve Aytek Özel
tutuklandı. Aytek, Mamak’ta bir süre yattı. O süreçte derneğimiz de kapatıldı. Tüzüğümüzde, militarizme karşı olduğumuza dair bir madde vardı. Emniyet de sürekli ‘ne demek militarizme karşı olmak, Türkiye’de militarizm mi var ki?’ diyordu. Türkiye’de militarizm olduğunu ve bu maddeyi değiştirmeyeceğimizi söylüyorduk. Dernekler Masası’yla yazışırken, 30 gün içinde yanıt vermemiz gerekirken, 35 gün sonra yanıt vermişiz. Bunun üzerine derneği 1994’te kapattılar. Sonra tekrar açıldı ve 2001’e kadar da varlığını sürdürdü.

Tekrar kapanışı nasıl oldu?

Nedeni, yaşadığımız politik yorgunluktu. Başta öngördüğümüz kitleselleşmeyi yakalayamadık. Özellikle Osman Murat Ülke’nin tutuklu kaldığı dönem bizim için çok ağır bir süreçti. Onun serbest bırakılması ve ret hakkının kabul edilmesi için kampanyalar yaptık. Ama bugüne göre daha az sayıdaydık. Bu da bizi maddî ve manevî anlamda yordu. Mahkemelere gidiyoruz, baskılara maruz kalıyoruz... Birilerine gidip ‘biz yorulduk, yola siz devam edin’ diye teklifte bulunduk. Kimse sahip çıkmadı. Tabela derneği olmayı da içimize sindiremedik. Bunun üzerine, Birikim dergisine yazdığımız uzun bir yazıyla, 2001’de genel kurul kararıyla derneği kapatmaya karar verdik.

Derneği tekrar kurmayı düşünüyor musunuz?

Şu anda öyle bir ihtiyaç yok. Teknoloji gelişti, internet üzerinden rahatlıkla yazışıp haberleşilebiliyor. Bu da lokal bir bölgede mücadele vermekten daha büyük bir mücadele alanı sağlıyor.

Osman Murat Ülke’nin durumu ne oldu?

Osman Murat Ülke emirlere uymadığı için hakkında dava açıldı, tutuklandı ve askerî cezaevine gönderildi. Birliği Bilecik’teydi, ama orada askerî cezaevi olmadığı için Eskişehir’e götürülmüştü. Emre itaatsizliğin alt sınırı üç ay, üst sınırı da iki yıl kadar. Üç ay yattıktan sonra tahliye oldu ve askerlik şubesine teslim edildi. Askerlik şubesi de ‘birliğine git’ dedi. Osman ‘ben evime giderim’ deyip evine gitti. Tekrar tutuklanıp serbest bırakılınca, onu artık kendileri birliğine götürmeye başladılar. O da emre itaatsizlik ediyor, tutuklanıyor, üç ay sonra serbest bırakılıyordu. Bu böyle bir kısır döngü halinde iki buçuk yıl sürdü. Ama 1999’daki en son mahkeme –bizim o zamanki ikna gücümüzün de etkisiyle– Osman’ı şubeye göndermedi ve bir daha da gelip almadılar. Şu an asker kaçağı olarak görünüyor, demokrasi mücadelesini sürdürüyor ama, o kadar aktif değil, dernek sürecinde yorulanlardan biri de oydu.

Yorulduğunuzu söylüyorsunuz ama, İzmir’deki Militurizm Festivali’nde en ön sıradaydınız...

Dernek sonrası bende bir gerileme oldu, ama bu, vicdanî ret konusunda çalışmama, bir sorun olduğunda olaya dahil olmama engel değil. Mehmet Bal’ın yargılanması sürecinde aktif olarak çalıştım. Geçen seneki Militurizm için de İzmir’den elimden gelen katkıda bulundum. Ankara’daki pilav günü için çalıştım.

Militurizm Festivali’ni neden İzmir’de kutlama kararı aldınız?

Vicdanî ret kavramının genişlemesinde İzmir’in önemli yeri oldu. Bugün de beş bin broşür dağıttık. Bu festivalin gelenekselleşmesini istiyoruz. Yirmi yıldır süren bir savaş var. Kürtler yerlerinden edildi, askerler yaşamlarını kaybetti, sokak çocuklarının sayısı arttı. Üç büyük şehirdeki sokak çocuklarının yüzde 46’sı Güneydoğulu. Savaşın sonuçları devam ediyor. Toplumun büyük bir kesimi bu meseleye sırtını dönmüş durumda. Ama, Irak savaşıyla birlikte, insanların ilgisinde bir artış oldu. Altı ay önce ‘yüzleşiyoruz’ diye bir kampanya yaptık ve bitiş gününü de İzmir’deki Militurizm Festivali’ne denk getirdik. Ayrıca, Mehmet Tarhan’ın tutuklanması da gündemimize etki etti. Ve hem ‘yüzleşiyoruz’ kampanyasının bitişini, hem de Mehmet Tarhan’ın başına gelenleri gündeme getirmek için bir araya geldik. Hepsi de 15 Mayıs Vicdanî Ret Günü vesilesiyle oldu.

Kürt hareketinden anti-militarist harekete bir destek var mı?

Kürt hareketinden her zaman destek ve yönelim oldu. Ancak Kürt hareketi, savunduğumuz fikirlerin tamamına sahip çıkan bir anlayış taşımıyordu. Biz ‘dünyadaki bütün savaşlar kötüdür’ diyoruz. Savaşın kirlisi, temizi olamaz. Vurmayı ve öldürmeyi vaat eden, savaşmayı öneren her türlü ilişki bizce reddedilmelidir, buna gerilla da dahildir. Kürt hareketi içinde de bu fikirlerden etkilenmeler oluyor. En son, PKK davasından yargılanmış olan Halil Savda şiddete dayalı bir mücadeleyi benimsemediğini söyledi ve vicdanî reddini açıkladı.

İzmir’deki kutlamalar sırasında, halktan ve polisten tepki gelmemesi sizi şaşırttı mı?

Aslında şaşırtmadı. Bu biraz da İzmir’e özgü; en kritik dönemlerde bile İzmir’de göreli bir demokratik tutum var. İzmir’e gelen polis amirlerinin buradaki havadan etkilenmesi mi buna sebep oluyor, bilemiyorum. Bir neden de, on yıldır yürüttüğümüz dernek çalışmasıdır bence. Şiddet karşıtlığımızı ve yaptığımız eylemin şiddetsiz olduğunu çok net biçimde deklare ediyoruz.

Yani şiddet kullanmayan gruplara polis de şiddet uygulamıyor mu?

Öyle denemez tabii. Bize karşı da dava açılıyor, baskılar yapılıyor, ama görece bir rahatlıktan da söz edilebilir, İzmir için. Bugünkü sloganları gördünüz. ‘Ordu aşağılıktır’, ‘devletler katildir’ gibi sloganları her yerde söylemek kolay değil.
Tüzüğümüzde militarizme karşı olduğumuza dair bir madde vardı. Emniyet, ‘ne demek militarizme karşı olmak, Türkiye’de militarizm mi var?’ diyordu.


!!Tüm tanrıları yok ettim

Yahsan Çatak - Eski Gerilla

Daha önce gerillaya katılmış, sonra hapse girmişsiniz. Başınızdan geçenleri anlatabilir misiniz?

Diyarbakır’da doğdum. Yedi kardeşiz. İlkokulu dörde kadar okudum. Erken yaşta işçilik yaptım, 16 yaşımda da devrimci mücadeleyle tanıştım. İdeolojik bir donanımım yoktu. Kürdüm, bir mücadele var ve gönül bağı temelinde, o insanlarla buluştum. 1985’te kırsala çıktım ve kısa bir süre sonra geri geldim. Şehirde kalmam uygun görülmüştü. 1988’de tekrar gittim ve bir yıl kırsalda kaldım. Daha sonra tekrar Diyarbakır’a ve orada tutuklandım. Sonra cezaevi süreçlerim başladı. O dönem iki yıl yattım.
Serbest bırakıldıktan sonra, Ankara’da faaliyetlerde bulundum ve kısa bir süre sonra tekrar tutuklandım. O tutukluluk hali de bir yıl sürdü. Serbest kaldıktan sonra kırsala gittim ve bir yıl orada kaldım. Yine şehir faaliyetine gönderildim, bu sefer de Diyarbakır’ın Dicle kazasında, 1992 sürecinde tutuklandım.

Fiilen elinize silah aldınız mı?

Tabii, profesyonel olarak silahlı mücadele içinde yer aldım. Gerillada kalan bir insanın silah kullanmaması düşünülemez zaten. Şu an 36 yaşındayım ve 16 yaşımdan beri politik sürecim devam ediyor.

Vicdanî reddinizi açıklarken anarşist olduğunuzu söylediniz. Ne zaman, nasıl anarşist oldunuz?

1995’ten sonra, cezaevinde örgütle organik bir ilişkim kalmadı. İlişkilerim manevî düzeydeydi. O süreçte kendi kendimi sorgulamaya başladım. Hareketin yanlışları anlamında değil, kendi yanlışlarım anlamında bir sorgulamaydı. Çocukluktan o döneme kadarki durumuma baktım, insanın varlığı üzerine kendimi sorguladım. O sırada belli düşünceler oluştu kafamda: İnsanın üstün bir varlık olduğu, bütün ideolojiler, dinler ve inançlar tarafından kabul edilmiştir. Ve bu üstünlük anlayışı, doğayı, toplumu, her şeyi yok ediyor. ‘İnsan, doğanın bir parçasından ibarettir’ dedim. Daha sonra da anarşist fikirler gelişti kafamda.

Neler okuyordunuz o dönemde?

Ben pek okumadım doğrusu. İspanya devrimini anlatan kitapları okudum. Kropotkin’i biraz okudum, başka anarşistleri biraz okudum. Ama esas olarak kendi kendime fikir ürettim. Baktım ki kendimi anarşist görüyorum, sorulduğunda anarşist olduğumu söylüyorum, o kadar. Cezaevinde de anarşistler vardı, fakat onlar örgüt karşıtlığı üzerinden anarşizm yapıyorlardı. Benim örgüt karşıtlığım olmadı, örgütteki insanlarla manevî ilişkilerim hep oldu.

Ne oldu da anarşizme yöneldiniz?

İçinde bulunduğum hareketin de bir iktidar olduğunu düşündüm. İktidar olan hiçbir şeyin insana bir şey vermeyeceğini düşündüm. Tahakküm, insana ters.

Anarşist olduğunuzu açıkladığınızda, eski örgüt arkadaşlarınızın tepkisi ne oldu?

Anarşist olduğum için ayrılmadım örgütten. Başka sorunlar yaşadım ve ayrıldım. Anarşizmi sonradan benimsedim.

Toplam kaç yıl hapis yattınız?

Toplam 14 yıl. 1995’ten sonra, cezaevinde çok zorlu bir süreç yaşadım. Çünkü örgütten kopuş ve bugüne kadar hep bir yere bağlı olma tutumunun son bulması söz konusu oldu. Birilerinin kararları doğrultusunda hareket etmeye alışmışsın. Ayrıca, devlet nezdinde, örgütten kopmak devlete gitmek demektir. Artık sadece bir bireysin, arkanda bir halk veya örgüt yok, hiçbir şey yok. İki yıl boyunca yalnız kaldım hapiste. Belli baskılar gördüm devlet tarafından. Fakat siyasal kimliğimi zedeleyecek bir tutuma hiç girmedim. Tek başıma açlık grevlerine giriyordum. Ölüm orucu döneminde, ben de sürecin içinde yer aldım. Fakat koşullarım kabul edildikten sonra bırakmak zorunda kaldım. En kötüsü, Afyon’da yaşadığım süreçti. Orada hiç siyasî yoktu. Açlık grevleri denenmiş, ama başarısız olunmuştu. Ben de su içmemeye karar verdim. Önce inanmadılar, üç günden sonra şartlarımı kabul ettirdim. Bir hücrede tek başıma kalıyordum. Altı ay böyle sürdü. Daha sonra Ermenek Cezaevi’ne götürdüler. Orada koşullar daha rahattı. Bizim arkadaşlarla –örgüt mensuplarıyla– birlikte kaldım bir süre. Sonra bunu ahlâkî bulmadım ve onların koğuşundan ayrıldım. O insanları kullanıyormuşum gibi oluyordu. Örgütten ayrılmıştım, niye hapiste yalnız kalmamak için onların yanına gideyim ki? Bir yıl hücrede kaldım ve sonra Troçkistlerin koğuşuna götürüldüm.

Vicdanî retçi olmaya nasıl yöneldiniz?

Kişinin yaşam hakkını, nasıl yaşaması gerektiğini düşündüm. Herhangi bir canlının öldürülmesini cinayet olarak algıladım. Ondan sonra, vejetaryenlik durumum başladı. Bu beni vicdanî ret tutumuna da yöneltti... Et, süt ve süt ürünlerini de reddettim. Hayvansal ürünlerin ticarî meta haline geldiğini, bunun gayrı ahlâkî olduğunu düşünüyorum.

Askerlik meselesine gelirsek...

Üç ay evvel askere çağrıldım. Ben de politik bir tutum alarak vicdanî ret hakkımı kullanmaya karar verdim. Vicdanî reddi, bütün felaketlerin sebebinin militarizm olduğunu düşünme anlamında açıkladım. Nükleer silahlar, doğanın, toplumların durumu... Bugün yedi kıtada kan dökülmeyen bir kara parçası yok. Bunu oluşturan da militarizmdir. Amaç, varlığı yok etmektir. Buna karşı birey olarak tutum almayı anarşist kimliğimin gereği olarak görüyorum. Başka anarşistler bu konuda ne düşünür, bilmiyorum.

Sizi nasıl bir süreç bekliyor şimdi?

Bundan sonraki sürecin çok zorlu olacağını biliyorum. Çünkü benim vicdanî reddimi geçmiş durumumla ilişkilendirecekler. Başka bir vicdanî retçinin cezaevindeki durumunun benimkiyle aynı olmayacağını çok iyi biliyorum. Devletin intikamcı bir tutumu vardır. Ama militarizmin ortadan kaldırılması için, şiddetsiz bir şekilde, gücüm, nefesim neye yeterse, o kadar mücadele etmeyi düşünüyorum.

Bir işte çalışıyor musunuz?

Mesleğim boyacılık ve alçıdır. Ama yakından tanıdık olmayan insanlar çalıştırmıyor, geçmiş siyasî kimliğinle bakıyorlar sana. Sağlık sorunlarım da var, bu mesleğe uygun değilim yani. Bel fıtığım var, ülserim var, karaciğerimde rahatsızlık var. Vicdanî ret meselesinden konu açıldığında, bir sürü kişi ‘git, çürük raporu al’ dedi. Ama bunu ahlâkî görmedim.
Yaşantım zor, şu an trendeyiz, ama Ankara’ya inince nerede yatacağım sorusu var kafamda.

Diyarbakır’a dönmeyi düşünüyor musunuz?

Memlekete iki kere misafir olarak gittim. Fakat çok kötü bir psikolojiye düştüm. Geçmişe ait hiçbir şey kalmamıştı. Anlatılamaz bir şey. Arkadaşlar vardı, şu an çoğu hayatta değil. Ziyaret ettiğim her evde istisnasız yas vardı. İki çocuğu gitmiş, eşi gitmiş, oğlu gitmiş... Gerillada yaşamını yitirmiş, kontra tarafından katledilmiş... Dört insandan üçünün hikâyesi bu. Psikolojim kaldıramadı. Ailemin yanında kalsaydım, ekonomik olarak onlara bağımlı olurdum, bunu da ahlâkî bulmadım. Ben tüm tanrıları yok ettim, kendi tanrım ben olacağım. Kendi tanrın olmak da zorluklarla yaşamaktır. Yaşadığım, yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim. Sadece, keşke şu anki fikirlerimle daha erken yaşta tanışsaydım diyorum. Artık
benim için her şey ahlâkta doğup vicdanda varolmadır.

İçinde bulunduğum hareketin de bir iktidar olduğunu düşündüm. İktidar olan hiçbir şeyin insana bir şey vermeyeceğini düşündüm. Tahakküm, insana ters.

Herhangi bir canlının öldürülmesini cinayet olarak algıladım. Ondan sonra, vejetaryenlik durumum başladı. Bu beni vicdanî ret tutumuna da yöneltti...

!!Gandhi gibi yani

Mehmed Öd - Vicdanî Retçi

Vicdanî retçi olmaya nasıl karar verdin?

Mersin’de daha lisedeyken, asla askerlik yapmayacağımı biliyordum, ama bunun nasıl olacağı hakkında bir fikrim yoktu. Okulda, kravatım biraz gevşek, gömleğim dışarda diye uyuşturucu bağımlısı muamelesi yapıyorlardı. Olay öyle başladı. Ailem ‘iyi evlat’ olmadığımı düşünüyordu. Şiirle ilgileniyordum, onlara ters geliyordu, okuduğum kitaplar rahatsız ediyordu. Bana baskı uygulamaya çalıştılar. Annem karakola ihbar etmekle tehdit ediyordu; babam yoktu zaten. Annem ne okuduğumu bilmiyordu, ama ne tür şeyler olduğunu tahmin edebiliyordu.

Neler okuyordun?

Nikitin, ‘Anti-Dühring’ falan. Halkevleri’yle ilişkim vardı.

O sıralarda, kafanda vicdanî retçilik diye bir şey var mıydı?

Tam olarak yoktu, ama askerlik dahil, devletle ilgili hiçbir kurumda yer almayacağıma karar vermiştim. Ne yazık ki, konuşup tartışabileceğim çok fazla kişi yoktu. Halkevleri’ndeki arkadaşlarla da pek uzlaşamıyordum.

Ankara’ya üniversite için mi geldin?

Hayır, tüm bunlara katlanamayacağımı hissedince liseyi terk ettim. Yaşayabileceğim bir yer aradım, İstanbul’a gittim ilkin, sonra Ankara’ya geldim.

Ret deklarasyonunda, aileni de reddettiğini söyledin. Neden?

O sembolikti. Bu sistemin arkasına sığındığı değerleri, kurumları kastederek ailemi de reddettiğimi söyledim.

Seni askerlikten, silahtan uzaklaştıran, savaş karşıtı olmaya yönelten somut durumlar oldu mu?

Savaşın hiç de öyle kahramanca bir şey olmadığını öğrenmem zor olmadı. İşlerin çok kirli olduğu çok ortadaydı: Köyler basılıyor, dışkı yediriliyor insanlara... Mersin göç alan bir yerdi, canlı tanıklarla bir aradaydık hep. Bu da savaşın kötülüğünün somut örneğiydi. Benim inadım daha önce sessiz biçimde vardı içimde. Ama artık bunu herkese söylüyorum.
İlk önce Osman Murat Ülke’nin ismini duymuştum. O bir sembol oldu benim için.

Vicdanî reddini açıkladıktan sonra başına neler gelebilir?

Beni içeri alabilirler, yirmi sene yatmayı göze aldım. Ne olacaksa olsun artık. Her şeyi göze almış durumdayım, ölümü bile. Ya herro ya merro yani. Bu sistemin iğrenç olduğunu düşünüyorum ve hiçbir koşulda sistemin içinde yer almak istemiyorum. Bu ülkede askere gitmek istemeyen başka ‘Mehmetler’ varsa, onlara sadece bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Eğer askere gitmek istemiyorlarsa, bunu söylesinler. Aksi halde insanın içinde kalır ve bir gün mutlaka canavar olarak karşına çıkar. O yüzden de bu duyguyu canavara dönüştürmeden herkesle paylaşmak, kendinle paylaşmak gerek bence. Belki bu cesaret dalga dalga büyür ve ezber bozulur. Elbette insanların bu korkunç mekanizmaya karşı duydukları korkuyu anlayabiliyorum. Ama emekli olup domates yetiştireceğiz diye şu anı bu karanlık adamların dilediği gibi yaşamak anlamlı değil. Öyle bir ihtiyarlığı görmeyeyim daha iyi.

Altı ay ya da bilemedin 12 ay askerlik yapıp kurtulmak varken, vicdanî retle belki de hayat boyu sıkıntı çekmeyi göze almayı anlatabilmek zor olmalı...

Doğru, insanların bunu anlamlandırması güç. Ama öldürme eğitimi almayı kabul etmektense, hücrelere tıkılmayı kabul etmek daha iyi. Gandhi gibi yani. Acının karşısındasın, ama acıya katlanmak zorundasın. Bu, varoluşla ilgili bir şey galiba, ama o kadarına kafam basmıyor. Ben başka bir dünya arzuluyorum. İnsanlar çok başka şeylerle uğraşmalı. Halbuki çok küçük hesaplarla çok saçma sapan işler yapıyorlar. Aslında ben onlar için üzülüyorum. Dünyada bir sürü güzel şey varken... Bu adamlar makina gibiler bence. Filmlerdeki karizmatik kötü adamlar gibi bile değiller, sadece çok gıcıklar.

Emekli olup domates yetiştireceğiz diye şu anı bu karanlık adamların dilediği gibi yaşamak anlamlı değil. Öyle bir ihtiyarlığı görmeyeyim daha iyi.


!!Anayasanın tanıdığı hak

Şahin Özbay - Vicdanî Retçi

Daha önce vicdanî reddini açıklamıştın, tekrarlamanın nedeni ne?

2003’ün şubat ayında, Anayasa’nın 24. yani ‘vicdan hürriyeti’ maddesini dayanak göstererek sivil hizmet talebinde bulunmuştum. Anayasa’da, ‘vatan hizmeti her Türkün hakkı ve ödevidir. Bu hizmetin silahlı kuvvetlerde veya kamu hizmetlerinde yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağı’ yazılı. Anayasa, askerlik yerine sivil hizmet hakkı veriyor. Ancak 1927 yılına ait 1111 sayılı Askerlik Kanunu ve bunun ilk maddesi ‘her Türk vatandaşı erkek, askerlik yapmaya mecburdur’ diyor.
Anayasa kamuda çalışma hakkı veriyor, ama askerlik kanunu bu hakkını kısıtlıyor. Başvurumda bunu belirttim. Kimsenin vicdanımı sorgulayamayacağını, bunun Anayasa’nın 24. maddesince güvenceye alındığını yazdım. Vicdan, TCK’ya göre, kişiyi kendisi hakkında yargıya iten duygu demek. Yani, ‘askerlik yapmıyorum’ demek vicdanî bir karardır. Meclis’e başvurumdan bir ay sonra yanıt geldi. Tabii talebim reddedilmişti.
Gönderdikleri yanıtı askerlik şubesine vermemi istiyorlardı. Doğal olarak onu şubeye vermedim, zaten askerlik yapmayacağım demiştim. Yani benim yollarımı tıkadılar. Daha sonra, kendi kendimi vicdanî retçi saydım. Verdiğim dilekçe de bir bakıma vicdanî reddi.

Bu deklarasyonunun farkı ne?

Meclis’e verdiğim dilekçe işin hukukî yanı kabul edilebilir. Geçen sene ekim ayında, total reddimi, yani sivil hizmet de yapmayacağımı savaş karşıtlarının internet sitesi üzerinden ilân ettim. İki hafta önce, Sivas’ta, Mehmet Tarhan’ın duruşmasının çıkışında, yoklama kaçağı olduğumu söylediler. Yoklama kaçağı olmadığımı, vicdanî retçi olduğumu anlattım.
Aslında, bu son deklarasyon dördüncü oldu.

Sivas’ta gözaltına alındın mı?

Kimliğimi aldılar, karakola ve şubeye götürdüler. Avukatımız geldi. Üniversiteden mezuniyet belgemi istediler. Askerlik yapmayacağımı söyledim. Üniversite mezuniyet belgemi vermediğim için, kayıtlarına göre ilkokul mezunu görünüyorum.

Vicdanî retçi olduğun için ne tür sıkıntılarla karşılaşıyorsun?

Pratikte, hukukî bir dayanağın yok. İtaatsizlik yapıyorsun ve her seferinde içeri atılıyorsun. Çıktığında, birliğine yollamaya çalışıyorlar. Gitmezsen, yine itaatsizlik yapmış oluyorsun. Hapse girip çıkma döngüsüyle karşı karşıyasın. Pasaport alamıyorsun, birçok işe başvuruda bulunamıyorsun. Lisansüstü öğrenimine devam edemiyorsun. Sosyal güvence kullanamıyorsun...

Bu kararı almanın saiki neydi?

Askerlik bana hep uzak gelirdi. Gölcük depreminden sonra yardım çalışmalarına gitmiştim, bir buçuk yıl gönüllü çalıştım. Daha sonra da farklı gruplarla gönüllü çalışmalara devam ettim, yaşamla ilgili bir iş içinde kendimi iyi hissettiğimi fark ettim. 2001’de Afganistan işgal edildiğinde oturup ağladığımı hatırlıyorum. Bu dünyaya savaşmaya ve savaş görmeye gelmedim. İşte o akşam, askere gitmemeye karar verdim. Ama bunun yolunu bilmiyordum. Sonra, bir şekilde retçilere ulaştım.

Vicdanî retçi sayısının giderek artmasını neye bağlıyorsun?

Aslında artıştan söz etmek doğru değil. Şu an toplam 50-60 dolayında retçi var. Sayının az olmasının en önemli nedeni, sesimizi duyuramamamız. Vicdanî reddi bilenlerin sayısı çok az.

Total retçi olmadan önce, sivil hizmet talebinde bulunmanın nedeni neydi?

Anayasa’nın tanıdığı bu hakkın verilip verilmeyeceğini görmek istedim.

AB süreci sence olumlu değişiklikler sağlar mı?

Açıkçası, hayır. Yunanistan çok iyi bir örnek. AB üyesi olmasına rağmen, 1974’ten beri, ‘seferberlik’ halini gerekçe göstererek vicdanî reddi uygulatmıyor. Türkiye de jeopolitik koşulları öne sürüp vicdanî red hakkını kullandırmaz.

İzmir sokaklarında gün boyu ‘askere gitmeyeceğiz’ sloganları attınız. Saldırıya uğramaktan korktun mu?

Elbette Trabzon’daki gibi olabilirdi. Ama, insanların şiddetten uzak kişiler olduğumuzu anladıklarını sanıyorum. Polisler bile bunu anlayıp saldırmıyor, gülüyor. Bir de, vicdanî ret tamamen kişisel bir karar, herkesin vicdanî reddi farklı. Kafamızdaki şiddetsiz dünyayı kurmaya çalışıyoruz. Güzelliği bir ütopya olarak görmek istemiyorum. Güzelliği
bugün, burada yaşamak istiyorum. Bu, suç mu?

Anayasa askerlik yerine sivil hizmet hakkı veriyor. Ancak Askerlik Kanunu ‘her erkek vatandaş askerlik yapmaya mecburdur’ diyor, Anayasa’nın verdiği hakkı kısıtlıyor.


!!Şiddet, illâ kavga dövüş değil

Ayşe Girgin, Hilal Demir, Ferda Ülker - Vicdani Retçi Kadınlar

Neden total retçi oldunuz?

Ferda Ülker: Yıllardır kendimi anti-militarist ve feminist olarak tanımlıyorum. Militarizmin gizli ya da açık bütün yüzleriyle mücadele etmeye çalışıyorum. O yüzden kendimi doğal bir vicdanî retçi olarak görüyorum.

Kadın vicdanî retçiler yasal bir uygulamaya muhatap oluyorlar mı?

Pratik olarak değil. Vicdanî ret, askere gitmemek olarak biliniyor. Ama bu, militarizmin daha çok erkekleri ilgilendiren kısmı. Biz militarizmi sadece orduda tanımlamıyoruz, militarizm hayatın her alanına işlemiş durumda. Bu nedenle kadınların da hayatında çok yer alan bir kavram.

Ailenizde orduyla ilişkisi olan var mı?

Babam subay, kardeşim askerliğini yaptı. Babamın subay olması bizim için yeterli bir deneyim aktarımıydı. Anti-militarist ve feminist kimliğimde o deneyimlerin de payı var. Ama sadece o değil, her yerde militarizmle karşılaşıyoruz. Hiyerarşisiyle, otoritesiyle, itaatiyle bir dünya militarizm. Umarım vicdanî retçi kadınların sayısı artar.

Hilal Demir: Aslında benim vicdanî reddimi deklare etmek gibi özel bir derdim yoktu. Ama anti-militarizm hareketi içinde, kadınların da vicdanî retçi olabileceğini anlatmak gerekiyor. Vicdanî ret askere gitmemek olarak anlaşıldığı sürece, sorun çözülmez. Böyle görüldüğü için, kadın hareketine anti-militarist hareketin destekçisi olarak bakılıyor. ‘Herhangi bir yaptırımla karşı karşıya kalmamanıza rağmen, neden deklarasyon yapıyorsunuz’ sorusuyla karşılaşıyoruz. Militarist anlayışın inceden inceye kadınları nasıl vurduğu görülmüyor.

Kadın retçiler olarak kendi aranızda irtibat halinde misiniz?

Hilal: Biz İzmir’deki retçiler, 1999’dan beri birlikte çalışıyoruz. Anti-militarist feministler diye bir kadın grubumuz var. Kadınlık ve militarizm ilişkisine, bunun günlük yansımalarına, pratik çözümlerin nasıl geliştirilebileceğine dair tartışıyorduk. Savaş Karşıtları Derneği’yle de organik bağımız vardı. Kadın hareketinin el atmakta geç kaldığı meselelerden biri militarizm ve askerlik.

Neden bu kadar geç kalındı sizce?

Hilal: Çünkü artık savaşın etkileri daha yoğun olarak hissedilmeye başlandı. Devletin algısını biz de içselleştirdiğimiz için, şimdi şimdi bu algı kırılmasını yaşıyoruz. İnsanlar yeni yeni savaş karşıtlığından söz edebiliyor. AB süreci de bu konuda ön açıcı olmuş olabilir. Somut olarak yürütülen, açık bir savaş varken, ‘savaşa gitmiyorum’ demek daha kolay.
Saklanan, gizli gizli yürütülen bir savaşa gitmeyeceğini söylediğinde
anında susturuyorlar.

Ferda: Uzun zaman, vicdanî ret hareketinin destekçisi durumundaydık, ama feminist bilincimiz geliştikçe, bu meseleyle daha çok ilişkilenmeye başladık. Anti-militarist feminist arkadaşlar, kafamızı çok açtılar.

Ayşe Girgin: Ben uzun süredir kadın hareketinin içindeydim. Sonra, savaş karşıtlarından arkadaşlarla tanıştım. Anti-militarist feministler grubunu oluşturduktan sonra da bu hareket içinde daha fazla yer almaya başladık.

Siz niye vicdanî reddinizi açıkladınız?

Ayşe: Şiddet, kadın olarak bizleri ayrıca etkiliyor. O yüzden de retçi olmaya ve şiddetin her türüne karşı çıkmaya zaten doğal olarak adaydım.

Kadın hareketinin anti-militarist harekete nasıl bir katkısı olabilir?

Ayşe: Bizler bir avuç insanız henüz. Militarizmin yok oluşu ütopya gibi görünüyor, ama neyin savunusunu yapıyorsam, onun mücadelesini vermeliyim. Ne yazık ki, bu çok zor. Bir okulda çalışıyorum ve oradaki şiddeti görüyorum. Çocuklar öğretmenlerinden şiddet görüyor, kendi içlerinde de yoğun bir şiddet var. Onlara şiddetsizliği anlatmak o kadar zor ki,
anlattıklarım bir kulaklarından girip öbür kulaklarından çıkıyor. Yaşamdaki her şey beni bu deklarasyona itiyor. Şiddet illâ kavga, dövüş, kan değil. Otoriter bir konuşma bile şiddettir, buna karşı mücadele veriyorum.

Militarizm hayatın her alanına işlemiş durumda. Sadece orduda değil, her yerde militarizmle karşı karşıyayız. Militarist anlayışın kadınları nasıl vurduğu görülmüyor.

A-infos-tr mailing list

A-infos-tr@ainfos.ca

http://ainfos.ca/cgi-bin/mailman/listinfo/a-infos-tr

Kaynak: Express Dergisi, Haziran 2005