Yaşam

[Nil'in Güncesi – XIV]

Cuma, 1 Şubat 2008
Nil Sorgun. Biraz melankolik ama umut dolu… Şaşkın ama kendini, insanları tanımaya çalışan… Bazen aşkları harcayan, bazen aşkları harcanan… Yirmi yaşında, Ankara’da tek başına yaşayan üniversite öğrencisi, lezbiyenliğiyle barışıyor, güncesinin her sayfasında ve yepyeni bir dünyayla tanışıyor. Nil, korkularından arınabilmek, açılabilmek için yazdığı hayatının iki sayfasını cuma günleri size veriyor.

GÜNCE - Sayfa 26

Simsiyah her yer.

Siren sesi katıldı karanlığa.

Mor bir nokta, yavaş yavaş açılıyor.

Mor nokta; bir tohum ve filizleniyor,

Kıl gibi kolları,

Örümcek gibi bacakları,

Örümceğin gövdesi kalçaları,

Karasineklerin gözlerinden kadının memeleri…

Tohum bir kadın oluyor.

Karanlıkta boş bir ev, yerde bir kadın, kadının her yanı kan.

Erimiş her yanına bulaşmış, ceset cenin; kan.

Boşluk sonrası, tutunamıyor kadın, istemiyor, pes edenlerden.

Şu an ne mi yaşıyor?

;

Saçlarını koparıyor bir adam,

Kıllı bir adam…

Kolları çok kıllı bir adam...

Kollarındaki kıllardan gözeneklerine,

Gözeneklerinden, gözeneğine,

Gözeneğinden,

Tohumun, pes eden kadının saçlarını yolan, adamın içindeyiz;

Küçük bir çocuk, buharla dolmuş, yerleri gri, beyaz benekli, soğuk taşlardan ibaret bir banyoda. Muslukların etrafı kahverengiye dönük sarı… Küçük çocuğun hiç kılı yok o zamanlar. Annesi onu yıkıyor, kafasında eski bir yazmayla. Kan kırmızısı bir yazma aslında ama rengi solmuş. Annesi çocuğunu yıkamıyor, kendi derisini yüzüyor. Kıllı olacak çocuk; şanslı ki beyaz tenli değil. Öyle olsa kan oturacak her yanına, ama çile sever genleri onu esmer yapan zaten, koruyan… Birden kapı açılıyor, buharın arasında heybetli, kabadayı benzeri bir adam; ama ne adam... Buharı dağıtıyor heybeti. Hayır, gençliğinde o rüyayı görmüş uyanmış, kabusa yatmış Gülnar Teyze. Adamınki heybet değil, savsaklamalar… Gerçek kabadayı, gerçek adam, insan değil, sadece kabadayı olmak isteyen bir sarhoş o. Kadının rengi solmuş yazmasını çekiyor sarhoş, Gülnar Teyze’nin saçlarından birkaç tutam daha kopuyor.

Gözenekten dışarı çıkıyoruz;

Kıllı bir adam tohumdan kadının saçlarını koparıyor tutam tutam. Kadın öleli, üzerindeki kan kuruyalı bir hayli zaman olmuş.

Simsiyah yere dönüyoruz, yine sessizlik.

Siren sesi katıldı karanlığa.

Pembe bir nokta, filizleniyor yavaş yavaş…

Güçlü kahverengi kökler olarak çıkıyor kollar,

Yakışıklı mı yakışıklı nur topu bir ‘kız’ oluyor tohum.

Eroin iğneleri, kapanan iş yerleri kapıları, sürekli, aynı tempoda giden farklı renkte, aynı modelde topuklu kadın ayakkabıları geçer tohumun arkasındaki siyah ekrandan.

Bir an karanlık geri döner ve afet mi afet, kadın mı kadın, hafif meşreple kurnazlığı karıştırarak yaşayan, hayata tutunan, camiasında ünlü, bilge bir cesede dökülen gözyaşlarını görürüz tohumun. Kefenin içine gireriz yavaş yavaş; evinden atılmış, arkadaşının evine girerken nasıl umursamaz bir maske takınabilirim diye düşünen cesedi görürüz. Kanlı canlı bir ‘dönme’! Bizim yakışıklının en yakın dostu. Umursamaz bir maske geçirmek zorunda yüzüne çünkü hayata o an tutunabilen arkadaşının, çok kısa anlarda zar zor yakalanan huzurunu çalmaya hakkı yok. Maske takamaz ve zilden elini çekip, gecekondu mahallesinden uzaklaşır. Biz zile döneriz yine. Kapı açılır; yakışıklı mı yakışıklı nur topu ‘kız’ın sesi geliyor içerden, gülüyor, plastik siyah bir ayakkabılığa bakıyoruz, biraz önce geçen o ayakkabılardan değil, çok rahat ve farklı, değersiz görünen ama dünyanın en rahat ayakkabısı duruyor gözümüzün önünde ama görmek istemiyoruz, onların mutluluğunu kabul edemiyoruz belki de kendi yalnızlığımıza gömülüp. Anlıyorum; ‘dönme’nin huzur bozmaya kıyamadığını ve sonra yoldan geçen üç sarhoşun, yani anlamayan, bilmeyen, dinlemeyen sistemin çok fazla dost öldürdüğünü.

Yakışıklı hayata tutunmuş, şansı mı, hırsı mı bilinmez o yalın ayak gezen ayağına tam olan, kendi ayakkabısını hiç korkmadan çıkarıp verdiği kadını bulmuş.

Gri bir ekran…

Siyah bir nokta filizleniyor yavaş yavaş.

Siren sesi arkada…

Utangaç ama berrak kökler çıkıyor, kollara dönüşüyor.

Güzel bir kadın çıkıyor ortaya.

Başka bir kadına bakıyor, göz bebekleri büyüyor, küçülüyor, büyüyor, küçülüyor iki kadının.

Kalabalık bir yerdeler. Önce etraflarındaki sesler azalıyor, sonra iki kadının hareketleri hariç, diğerlerinin hareketleri yavaşladıkça yavaşlıyor ve sonunda duruyor. Kadınların kalplerini görüyoruz kanlı canlı, hızla atıyorlar. Sebep; biri diğerine kahvesini uzatıyor ve birinin serçe parmağı diğerinin yüzük parmağına dokunup geçiyor. İki gerçek gülümseme görüyoruz; birinin dudağının yanındaki çizgileriyle, birinin kan kırmızı rujuyla, iki gerçek gülümseme…

Birbirine sarılmış, aynı anda birbirlerinin kasıklarını ıslatan ve titreyen iki kadın… Görüntü sadece bu… İki kasık ve siren sesi bitiyor, bir kadın bağırıyor:

—Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz?

Kasıklar erimeye başlıyor, otogar görüntüsü geliyor ekrana. Fistanı bol, sandığı birkaç tane olan ve sandıkların dekor olarak kullanılmayan evlerden birinin salonuna girer otobüs, kasıklardan birini atar içeri. Kalabalıktır evin içi, banyoya koşar, kusmaya başlar kasık onların ırkçılığını, onların nefretini, hüküm etme arzularını bastıramayışlarının acısını safra halinde çıkarır günde en az beş kere temizlenen klozete. Kusar, kusar, kusar…

‘Biz, sadece aynı paydaya sahip olan bir grup – herhangi bir tanesi-, ‘diğerini’ ötekileştirmeye devam edersek, bir ‘öteki’ olarak, biz bile bunu yaparsak, sistemi yenmemiz asla mümkün olmayacaktır.’

GÜNCE - Sayfa 27

Sürekli aynı iniş çıkışlardan bulanıklaşmaz hale gelince insanın hayatı, ayrı bir muamele görmeyecek değil mi? Yine eylemlerinden sorumlu tutulacak. Önündeki kapılardan sadece kapananını istemesi içgüdüsel sayılacak, ulaşılmayanın çekiciliğine bağlanıp, sen bunu yapıyorsun denecek ve açık olan kapılar işaret edilip, ‘Bu evlere neden rüzgâr dolduruyorsun?’ diye sorulacak. Kapıları açmak da kapatmak da kendi isteklerinden ya, ‘sorgulama yaşa’ denecek. Basitleştirilmiş nedenler ve sonuçlar, öz sonuçlar olacak etrafında. Olmayan bir dilde, kendince dilinde, olmayan bir tanrıya -kapalı kapına- ağlayacaksın kendini fark etmediğin zamanları yakaladıkça. Açık kapıları görmezden gelemeyeceksin, eşiklerinden içeri bakacaksın. İçeri girmek isteyeceksin bazen, hatta bir anlık da olsa gireceksin ama nasıl olursa olsun içerisi sen boğulacaksın, çıkmak isteyeceksin ve o zaman o kapılar sana sonsuza dek kapatılması gereken kapılar olacak sence, hak etmediğin kapılar olarak göreceksin onları. Hep bir bahane bulup çıkacaksın dışarı. Acı olan; bazen gitmeye de gücün olmayacak, eşiklerinde öylece duracaksın, onları da üzecek, yoracaksın böylece. Gerçek olan; ne kalmaya isteğin ne gitmeye yüzün olacak. Bunlar da geçecek ama bileceksin; bu kadar anlamı yükleyen sensin.

Bir rakı masasında en köşede otur, altıncı kadehinde bir yılkı çıkar çatallanmış sesinden ihtiyar adamın, kanunun sesini takip ettir ona sonra sadece. Kanunun sesi içinde her asılı kalışında daha hızlı koştur yılkını. İçlerdeki acıyı oymayı bırakınca kanun, katılınca diğer sesler, akıp gitmeye başlayınca müzik, kadehleri hırsla kaldırma vakti gelince masanın yani, şaha kaldırma sakın yılkını, bırak o hala kanunun sesini takip etsin.

Sonra eve gittim, ‘İki Bendir’i arkasından ‘Kör Limoncu’yu dinledim, ekşi ekşi eğlendim, oynadım, takdir ettim. Dişlerimi fırçaladım, yüzüm soğuktan gerilmişti krem sürdüm, yattım, bu kadar basitti. Ertesi gün sinemaya gitmek istediğimi düşündüm uyumadan önce, hatta onun için bir bilet alacak kadar sıvı bir romantikliğe ve paraya sahip olmadığımı ve neden sahip olmadığımı düşünürken uyudum.


‘Varsa da limonumuz… Yoksa da limonumuz… Varsa da yoksa da limonları alıyoruz.
Taşınsak mahalleden bulur seni kör limoncu.’

*Nil’in Günlüğü’ndeki diğer sayfalar:

Nil'in Güncesi - I

Nil'in Güncesi – II

Nil'in Güncesi – III

Nil'in Güncesi – IV

Nil'in Güncesi – V

Nil'in Güncesi – VI

Nil'in Güncesi – VII

Nil'in Güncesi – VIII

Nil'in Güncesi – IX

Nil'in Güncesi – X

Nil'in Güncesi – XI

Nil'in Güncesi – XII

Nil'in Güncesi – XIII