Yaşam / Gezi/Mekan

Bisiklet için intermezzo

19 Ağustos 2014

Ayaklara giyilen tekerleklerden başlayarak, kaykay gibi üzerine binilerek gidilen düzlemsel araçlara, kick-bike (roller-bike) gibi direksiyonlu ama çark düzeneğine sahip olmayan topal taşıtlardan, çocuklar için üretilmiş denge bisikletlerine; veya tekil olanlardan (city-bike’lar, cross ve racing, gösteri bisikletleri, katlanıp bagaja girebilenler) çoklu olanlarına (twin-bike); çeşitli eklentilerle (römork, chariot, bebek koltuğu) çocuk arabasına dönüştürülenlerine; bir grup çocuğun içine oturtulup bir yetişkinin çekerek götürdüğü dört tekerlekli yaya römorklarından, üç tekerlekli yükü önünde versiyonlarına; kiralanabilen, sürücülü fayton tipinden, yedili grup halinde binilebilen, daha karmaşık, dairesel taşıtlara; hatta karşılıklı iki sıra halinde oturulup bir yandan bira içilen, bir yandan pedal çevirerek caddeleri kat eden, eğlenceli, şarkılı, otobüs boyutundaki dev versiyonlarına kadar, bisikletler kentlerin en özgürlükçü, en hayat dolu, en erotik nesneleridir.
 
Berlin’de, Viyana’da, Oslo’da, Malmö’de, Kopenhag’da ve başka sayısız kentte, güneşli ve sıcak bir günde veya buz gibi, kapalı bir günde, meydanların ve sokakların her yerinde, her türden kentsel peyzajın çevresinde ve tam içinde, kentlilerin azımsanmayacak kısmı bisikletlidir: Bankların, sokak aydınlatmalarının, heykellerin ve büyük saksıların, seyyar fast-food dükkânlarının, ağaçların, her türden bitkinin sardığı yaya alanlarına bütün unsurlarıyla trafik, yol, kaldırım eklemlenirken, bisikletler de bu kentsel peyzajın her yanına sirayet eder. Merdivenlerle rampalar, saat kuleleri, istasyon yapıları, yaya köprüleri, sokak şemsiyeleri, sıra sıra kafeler ve restoranlar, saçaklar, rıhtımlar, nehir kıyıları, elbette yine parklar ve havuzlar: Nerede bir kentsel hareket varsa, bisikletler ve bisikletliler bu hareketin tam kalbindedir. Festival ve şenliklerde, sıradan sokak göstericilerinin olduğu yerlerde, duraklarda ve halk pazarlarında bisikletliler hep etraftadır.
 
Sokak ağızlarıyla altgeçitler, metro çıkışlarıyla çocuk oyun alanları, müzelerle kamu yapılarının girişleri, sıra sıra, kimileyin yığın yığın, bisikletlerle kuşatılmıştır: Parmaklıkların ve çıplakların, bütün binaların ve oturanların, tramvay raylarının veya uzananların, bütün cadde ve sokak kaplamalarının ve giyiniklerin çevresinde; yürüyen kitlelerin her yerinde, mezarlıkların kıyısında; otobanların yanı sıra; bisikletliler akla gelebilecek her yerde ve durumda, bir biçimde kadraja girer ille de.
 
Batıda ve doğuda, kuzeyde ve güneyde kentler birer bisiklet deniziyken, Türkiye’nin kentleri bisiklet açısından düpedüz çöldür. Türkiye’nin, dünyadaki diğer ülkelere kıyasla, bisiklet kullanmanın en yanlış yer olduğu BM, NASA ve AB tarafından ilan edildiğinden dolayı değil elbette; ülkemize özgü bir dizi önyargı, kültürel pratik ve her zamanki zihin tembelliğine eşlik eden sıradan faşizm yüzünden bu böyledir ne yazık ki.
 
Bisiklet Türkiye’de yaşayan ortalama insanın zihninde çok sınırlı kullanıma sahip bir oyuncaktan ibarettir: Türkiye’de hiçbir ana-baba, çocuğuna bisiklete binmeyi öğretmekten geri kalmaz, ama ilk fırsatta ona bu taşıtı kullanarak dolaşmayı yasaklayarak, çocuğun üzüntü içinde bu eğlenceden soğumasına sebep olur: Kız çocukları başta olmak üzere. Erkek çocukları bisiklet açısından daha şanslıdır; onlar mahalle aralarında, diğer oğlanlarla beraber piyasa yapmaya çıkarlar.
 
Bisiklet, orta sınıf bireyin gözünde mutlaka sabit bir nesnedir: Ona dışarıda aylak aylak dolaşmak için binilecek değildir; başka bisiklete-binmeyen-şoförlerin de bulunduğu, pahalı spor salonlarında kilo vermek için binilir o pedallı nesneye. Daha iyisi, eve bir tane alınır, yatak odasına konulur ve binilmez ona hiç.
 
Türkiye’de zihinlerde otomobil, son derece eril bir biçimde, sınıfsal bakımdan başat konumunu koruduğundan, motorsuzlar ve dört tekerlekli-olmayanlar, bu ekonomi hiyerarşisinde aşağı, gülünç, yabancı, yok, güvenilmez, gayriciddi statüdedir. Bir anlamda bisiklet, -güncel “terminoloji”yle söylersek- trafiğin “çapulcusu”dur: O sadece yollarda araçlarının içinde seyreden “meşru” kentlileri ve bu arada da kendi hayatını tehlikeye atmakla kalmaz, trafiğe kapatılmış caddelerde yayaları varlığıyla rahatsız eder. Meydanlara girmesi zaten yasaktır, parklara da girmesi yasaklanmıştır. Daha geçtiğimiz on yıla kadar çimenlere basmanın yasak olduğu bu ülkede, bu kez de bisiklet tekerleklerinin çimlerle temas etmesi suç teşkil eder; oysa medeni kentlerde herkes bisikletleriyle çimen üzerindedir.
 
Aynı 2013 Türkiye’sinde bisiklet, yayadan ambulansa, trafik hiyerarşisinde en önceliksiz taşıttır. Karşılaşmalarda bisikletli olarak, ancak birisi izin verdiği takdirde geçebilirsiniz: Bir araba kavşakta yavaşlamıştır, dönmeden önce size geçmeniz için izin verir, bir yaya duraklayarak sizi fark eder ve geçersiniz, bir tır havalı kornasını kullanarak, o gelmeden bir an evvel geçmeniz için sizi ikaz eder. Bu haliyle bisikletli, geçtiğimiz yüzyılın siyahî kölesiyle yaklaşık aynı statüdedir: Kendi iradesiyle eyleyemeyen, başkalarının erkine tabi bir nesne.
 
Trafiğin olağan akışı içinde, konforlu aracı içindeki en sıradan şoför bile, yolda kendi halinde, binbir temkinlilikle seyreden bir bisikletliyi fark ettiğinde, yanından geçerken, içinden de olsa “cık cık” yapmadan veya homurdanmadan edemez: “Ne işi var...”dır bisikletin, “...yolda?”
 
Doğal bir yamyamlıkla kimseye öncelik tanımayan, yarım milyonluk jiplerini, büyük boy sedanlarını, en pahalı ya da en cafcaflı coupe’lerini, en ortalama ama en gururlu hatchback’lerini; en döküntüsünden en gıcırına arabalarını üstünlük duygusuyla kullanan kentli şoförler: Trafikteki varlık nedeniniz başkalarını taciz etmekten duyduğunuz gizli zevk değilse nedir? Zayıf olan karşısında kaplan kesilen bu zamane neo-liberali eçhellere şunu söylemek şart: Uygar dünyada bisiklet, trafikte neredeyse en öncelikli taşıttır. Sözgelimi bir bisikletle karşılaşan araba durmak zorundadır, yaya yolunu keserek dönüş yapan araç mutlaka bisikletlileri kollayarak geçer, asla bisikletlere ayrılmış şeritleri işgal etmez. Otobüsler, bisikletlerle paylaştıkları şeritlerde asla korna çalmazlar, bisiklet yolunu işgal edecek şekilde park edilmez; bu örnekleri çoğaltmak mümkün.
 
Ama Türkiye’de bütün trafik, erkek otomobil sürücüsünün koşulsuz haklılığı ve üstünlüğü çerçevesinde örgütlenmiştir; tıpkı ana-akım politika gibi... Buna ne kentlilerin, ne de devletin bir diyeceği yokken, elbette bisikletli kendine ne sokakta, ne caddede yer bulabilir. O, kentte lgbt’ler gibidir, gayrimüslimler gibidir, kürtler gibidir. Trafikte ne gidecek yolu vardır ne de onun için yapılmış bir sinyalizasyon bulunur: Ne yaya yolundan gidebilir, ne asfalttan. Hayatını tehlikeye atmamak için yaya yolundan gitmek zorunda kaldığında işgalcidir, asfalttan gittiğinde işgalcidir...
 
Toplama PC bilgisayarlara yönelik pazarın üzerine, toplama bisiklet pazarı oluştu son yıllarda; böylece istediğiniz parçaları bir araya getirerek hayalinizdeki bisikleti yaratabiliyorsunuz. Bu bir yanıyla sonsuz seçenek anlamına geliyor. Genele bakıldığında, bu etkinliğin hep aynı tür bisikletin inşasıyla sonuçlandığı görülüyor: Off-road türü, dağ bisikleti.
 
Bisiklet, bir yandan gittikçe popüler hale geliyor. İroni, ona varlık alanı tanınmamasına rağmen, popüler hale geliyor olması değil sadece. İroni, popüler hale gelenin bu tek tip bisiklet olmasında.
 
“Yallah”, diyor kentli, bisiklete binmek isteyenlere: “Yallah, kendinizi dağa, bayıra vurun. Ortalıkta görünmeyin.” Ana-babalar, araba satıcıları, kent yöneticileri, bisiklet üreticileri, heteronormatif rejim, memnun durumdan. Hangi bisiklet satıcısına baksanız, orada geniş bir fiyat aralığında, neredeyse aynı bisikleti görürsünüz: Sanırsınız ki yeryüzünde, dağ bisikletinden başka bisiklet yok.
 
Bisiklet hem hâlâ çocukluktan kalma bir oyuncak, hem de kullanılmaktan değil teşhir edilmekten zevk alınacak bir nesne, bu ortalama mantığa uyduğunuzda. Bu nesnenin ömrü, en iyi ihtimalle üç yaz sezonu olacaktır. Bu nesne, her binildiğinde eve veya garaja kaldırılıp çalınmasın diye kilit altında ve gözlerden uzak tutulacaktır. Türkiye’de, bisiklet pratiklerinin olağan ve yaygın olduğu medeni kentlerdeki gibi bisikletinizi sokağa kilitleyip evinize gidemezsiniz.
 
Evlendikten sonra karı-koca gözlerini bisikletlere değil arabalara diker ve beraber bisiklete binmek gibi gülünç işlere kalkışmayıp, “aklı başında” insanlara dönüşür. Çocuklu çiftler, bisiklet gibi “güvensiz” bir taşıtın arkasına, bebeklerini koyup gezdirmeyi, ancak kâbuslarında görür. Bir çocuğun yeri, yeni alınmış arabanın sağ arka koltuğuna sıkıca sabitlenmiş, güvenli kemerlere sahip bebek koltuğudur. (Aynı bebeği -sanırlar ki-, trafikteki başka yamyam ana-babalardan, sarı zemine siyahla yazılmış, vantuzlu “baby on board” üçgen muskası koruyacak.)
 
Bugüne dek bu ülkede mimarlık ve kent üzerinden eleştirel tartışma yürüten aktivistlerden, bisiklet odaklı bir direniş kültürü öneren oldu mu? Ömrü trafikte, sığırlar gibi mahsur kalarak geçen milyonlarca arabalının içinden birinin çıkıp da, bisikletlerle trafiği ve yolları işgal etmeyi önerenine rastlandı mı? Etrafınıza bir bakın: Çocuğunu haftanın herhangi bir gününde, bisikletin arkasındaki koltuğuna oturtup dolaşmaya çıkan veya okula götüren anne-baba var mı? Ürettiği mimarlığın içinde bisikleti asli bir ulaşım biçimi olarak tanımlayan bir mimarla, kentsel tasarımcıyla karşılaştınız mı hiç? Kaç kişi işe, okula, üniversiteye, bisikletiyle gidiyor, gidebiliyor?
 
Bisiklet, diğer taşıtlar gibi çoğunlukla oturarak kullanılmasına rağmen, oturmakla hareket etmeyi, başka hiçbir taşıtın yapamayacağı bir bedensel mekanikle birleştirdiği için çok avantajlıdır. Bu, kentte ‘kameralı adam’ın yaptığı metropoliten görsel devrimin, taşıttaki muadilidir: Çünkü bisikletlinin kentteki öznel görsel deneyimi akışkan, sürekli bir sinematografik deneyimdir. Kentte bedeniyle hava koridorları arasından akıp giden kaygan bir gözdür aynı zamanda, bisikletli.
 
Dahası ve belki daha önemlisi, müphemliği açısından benzersiz bir nesnedir bisiklet: Kent içindeki bisikletli, hızla taşıttan yaya statüsüne kimseye fark ettirmeden ve işleyişi bozmadan geçebilir. Bir bisikletli, kentteki trafikten, bu müphemliği nedeniyle emprovize ve akışkan bir biçimde faydalanır: Kime yeşil yanıyorsa, ona göre pozisyon alabilir ve hareket dinamiğini aksatmadan yol alabilir. Bisiklete binmek, bisikletten inmek gibi jestlerle hızla bir duruma adapte olur. Yarı-akrobatik, yavaş denge manevralarıyla engellerden kimseyi incitmeden sıyrılır: Kentin bedenler topoğrafyasının vazgeçilmez estetik unsurlarından biridir. Bisikletin statüsünün müphemliği, onun hareket/zaman biçimini de belirler.
 
Bisiklet pratiklerinin yaygın olduğu kentlerde, kentliler için bisiklet gündelik tiyatroya nüfuz eder: Kadınları ve erkekleri, özel bisiklet kıyafetleriyle neredeyse hiç görmeyiz, hatta bizde nadiren bisiklete binenlerin pek bir özene bezene taktıkları dizlikler, eldivenler, pahalı bisiklet kaskları hemen hiç ortalıkta görünmez; zaten bu ıvır-zıvıra vakit de yoktur; bu önlemler, asansöre binerken kıyafet değiştirmek kadar abestir. Bunun yerine bisikletlilerin çoğunu gündelik giysileriyle görürüz; chariot’ında çocuklarını eve götüren bikinili bir anneyle, şortlu yaşlı adamlarla, abiye giysileri içinde orta yaşlı bir hanımla, mini eteği ve topuklu ayakkabılarıyla bir çift genç kadınla, takım elbiseli veya yarı-çıplak genç adamlarla karşılaşmak çok daha olasıdır.
 
Türkiye’de kentlerde sürekli bisiklet kullananların sayıca artması, trafikteki sertliği kıracaktır. Bisikletlilerin trafikteki yerini belirleyen, haklarını tanımlayan yasalar, bisikleti güvenli bir taşıta dönüştürecektir. Yerel yönetimlerin bisiklet yollarına, sinyalizasyon sistemlerine, parklara, kırsal alanlara uzanan parkurlara yatırım yapmaları, bisikleti olağan bir statüye taşıyacaktır. Zamanla asfalt eşkıyalığı yerini saygılı bir tavra bırakacaktır çünkü bisikletliye zarar vermek ve yayaya zarar vermek çok ağır şekilde cezalandırılacaktır. Yerel yönetimler kiralık bisiklet sistemine ağırlık verdiğinde, kentliler de bu bisikletlere binmekten keyif duyacaktır. Kentte bisikletle gezinmek ölümcül tehlikeler içeren tekil bir edim olmaktan çıkıp saygın hale geldiğinde, kentlerde uğruna verilen onca mücadelenin boşuna olmadığı da görülecektir.
 
Orak ve çekiç, sosyalist ve komünist hareketin, çiftçilerle işçileri, yani emekle üretenleri temsil eden iki önemli sembolü. Bisikletse, metropol insanının sembolü: Doğrudan bedensel bir emeğe karşılık, fiziksel ve mekânsal bir haz vaat ediyor. Devinim, merak, gençlik, bilgelik, güç, erotizm de cabası. Bireyin özgürlüğünü, kentte onurlu ve eşit yaşamayı en dolaysız biçimde temsil gücüne sahip tek taşıt, bisiklettir. 

Son Yazıları