Kadın

Milliyetçilik, feminizm, yeni kadın

Cumartesi, 23 Ağustos 2014
Haber: Kaos GL
Elif Ekin Akşit Kaos GL dergisinin “Milliyetçilik” dosya konulu 123. sayısına yazdı.
 
Günümüzde milliyetçilik ve feminizm kimi zaman birbirine zıt kavramlar gibi kullanılıyor. Bu bir yerde feminizm adına iyi bir gelişme ama bu ikisinin tarihi gelişimine göz atmak ve birbirlerinden kolay ayrılmadıklarını görmek hem son yüzyıllarımızı damgalayan milliyetçiliği sadece erkeklerden müteşekkil bir şeymiş gibi görmenin önüne geçer ve hem de feminizmin kimi açmazlarına daha iyi ışık tutar.  Burada anlatacaklarım Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Yüksek Lisans ve Doktora programlarına açtığım Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti dersinin girişinde tartışıp daha sonra On sekizinci yüzyıldan itibaren Osmanlı kadın tarihini ve On dokuzuncu yüzyıl sonu-yirminci yüzyıl ortaları arası Osmanlı-Türkiye’de kadın hareketinin tarihini ele alıyoruz. Bu sene her zamanki okumalarımıza Yaprak Zihnioğlu’nun derlediği Nezihe Muhittin romanlarını da kattık (Nezihe Muhiddin Bütün Eserleri 4 Cilt, Kitap Yayınevi, Mor Kitaplık, 2006). Bu yazıda milliyetçiliğin ve feminizmin hem benzeyişini ve hem de kopuşunu anlatarak konuyu Muhittin romanlarına bağlayacağım. Aslında milliyetçilik ve feminizm konusunu hem teoride hem pratikte çok iyi ele alan bir makale var: Nükhet Sirman’ın “Kadınların Milliyeti” makalesi (Milliyetçilik: Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, cilt 4, İletişim Yayınları, 2002 içinde). Bu yazıyı o yazıya dayanır, ama milliyetçilik ve feminizmin Osmanlı ve erken cumhuriyet örtüşüşü ve Muhittin boyutlarını ekler. Muhittin romanlarıyla beraber sınıf tartışmalarımızdan faydalanacağım, ama bu kısa bir yazı olduğu için bu değerlendirmeyi bir giriş ve teşvik olarak değerlendirmekte yarar var.  Buradan tartışmaları biçimleyen 2011-2012 güz yarıyılı öğrencilerime ve Gül Keçelioğlu’na teşekkür eder, ve bu yazıyı onlara ithaf ettiğimi bildirmekten onur duyarım.
 
Milliyetçiliğin ve feminizmin Osmanlı imparatorluğunda en çok içiçe geçtikleri dönem Yirminci yüzyılın başındaki dergi ve gazetelerden takip edilebilir. Daha önce Fatma Aliye’ye ve On dokuzuncu yüzyıl sonunda milliyetçiliğin ve feminizmin flörtüyle ilgili olarak yazdığım "Hanımlara Mahsus Milliyetçilik: Fatma Aliye ve Erken Milliyetçi Stratejiler” (Kebikeç 30, 2010, 57-74) makalesinde bu içiçe geçişin de öyle birdenbire olmadığını anlatmıştım. Bu gazete ve dergilerde de, milliyetçiliğin annelik söyleminin feminizm tarafından oldukça benimsenmiş olması “yeni annelik” biçimleri arayışında ortaya serilir. Eski kafalı, yaşlı annelerin üzerlerinin çizilmesi ve yeni kadının ulusun askerlerine anne olacak olması bu dönemde milliyetçilerin ve feministlerin ortak projesidir.  Sosyalistlerin, anarşistlerin ve diğer grupların “gerçek kadınlığın” ne olduğuna dair arayışları da, ideal kadının millet için yeni vatandaşlar ve üretken işgücü olacak sağlıklı çocuklar doğuran kadın olduğunda hemfikir olunarak sonuçlandırılmıştır. Yeni erkeğin kaderi de bu denklemde orduda ve fabrikada asker olmaktan öteye gidememektedir. Bu yeni istikamet üzere bu tiplemeler yaygınlaşırken onu üreten ve aslında çeşitleyebilen erken milliyetçi ve feminist hamleler artık geçmişin parçası olacaktır. Örneğin Halide Edip Fatma Aliye’yle benzer kaygılara, benzer bir politik, edebi ve kadın sorunlarına duyarlı kimliğe sahip olsa da Fatma Aliye’yi geçmişin kendisini ise günün parçası yapmak için özel çaba sarf edecekti.
 
Milliyetçilik ve kadınlara dair önemli tartışmalardan biri kadınların uluslaşma sürecinde uluslaşma sürecini inşa mı ettikleri kenara itilip ezildikleri mi meselesidir ki önce birincisi, sonra da ikincisi gerçekleşmiştir. Genelde kadınlar ve özelde feministler bir yandan oy hakkı, devlet yönetimine katılım gibi siyasetin yaygınlaşmasının araçlarından biri olan milliyetçi süreçleri destekler hatta kendi mücadelelerini milliyetçi mücadelenin bir parçası kılarken, diğer yandan iktidara geldiklerinde eski sistemi kadınların aleyhine sürdürmeye pek meraklı olan milliyetçi elitler tarafından dışlandılar.
 
Cumhuriyetin ilanıyla beraber geçmişe set çekebilenler cumhuriyetin yeni seçkinleri arasına girmeye adaydılar ve set çekilecek geçmişin bir parçası da feminist mücadeleyi içeriyordu. Aslında geçmişle bağların koparılabilmesi politik olduğu kadar da psikolojikti ve bu şekilde yaşayabileceğini düşünen herkes için mümkündü. Üstelik hem maddi hem manevi olarak hayatta kalmak için de kimi zaman elzemdi. Latin alfabesine geçiş ve yeni bir tarih yazımı gibi projeler de bu zor görevin kişisel ayrıntılarını tamamlamayı kolaylaştırıyordu.
 
Üstelik yakın geçmişten, aslında milliyetçiliğin ve feminizmin dâhil olduğu modernleşme tarihinden koparak hep en yeni ve en geçerli kalmak için tarihten tamamen kopmaya da gerek yoktu: Milli tarih bin senelik Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Türkler odağıyla aslında geçmişten kopulmadığını, sadece “doğru” bağlantının ancak şimdi kurulduğunu söylüyordu. Çok uzak bir geçmişe atılan bu milli çapa, geçmişle hem bağlantıyı kesip hem de istediğimiz yerinden yeniden bağlanılabileceğinin garantisiydi. Böylece milliyetçilik, geleneğin icadı formunda, hem daha geniş kitleleri yönetmenin yeni ve otoriter bir biçimi, hem de bir süreklilik vurgusuyla herkesin hayatına giriyordu.
 
Geçmişle kopuşun uygulanışı ise gençlerin ve özellikle genç kadınların başaracağı ve sürdüreceği bir projeydi. Onlar sayesinde, gerek yakın geçmişinden kopabilen, gerekse çok uzak bir geçmişle yeni bir bağlantı tahayyül edebilen bir toplum mümkün olabilecekti. Osmanlı doğumlu ama kendisini yeni hayatta var etmekle yükümlü genç kadınlar hem kendilerini ve hem de müstakbel nesilleri biçimlerken geçmişte feminizmin daha çok kadının hakları için araçsallaştırdığı milliyetçiliğin bir aygıtı haline gelmişler, feministlerse tablodan tamamen silinip atılmıştı (Bu oldukça evrensel hikâyeyi “Latife’nin bir Jesti: Doğu ve Batı Feminizmleri ve Devrimle İlişkileri” adlı makalede anlatmaya çalışmıştım (Jön Türk Devriminin Yüzüncü Yılı, ed. Sina Akşin, Barış Ünlü and Sarp Balcı, İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2010: 235-264)). Yani geçmişi silerek kendini var edenler bu sefer yeni bir modernleşme hamlesinin geçmişi haline gelmişlerdi...
 
Feminizm, bir yandan kendi geçmişini de yaratmıştı. Daha 1923’te kurduğu Kadınların Halk Fırkası kapatılan Nezihe Muhittin, örneğin, kendisi yeni seçkinlerce üstü çizilenlerden olsa da, Türk Kadını’nda aktardığı kadarıyla artık kendisini feminist bir silsilenin içinde görmekteydi. Bir yandan marjinalleşmeye direnirken diğer yandan hem milliyetçiliği içselleştiren ve hem de sorunlaştıran Muhittin çareyi romanlar yazmakta bulmuştu. Birbiri ardına yayınlanan birer popüler kültür ürünü olan, her biri sürükleyici, macera dolu ve akıcı olan bu romanlar hak ettikleri ilgiyi bulmasalar da ona bu çaresizlik içinde hareket alanı yaratacaklar ve yeni kadının bin bir tipini ve problemini ifade etmesine olanak sağlayacaklardı. Geçmişten kopuş stratejisi feminizmin aleyhinde olmuşsa da, Nezihe Muhittin gibi pes etmeyen kişilikler sayesinde bu tip ağların izleri hala yazılı olarak takip edilebiliyor neyse ki. Bu izler aynı zamanda geçmişte kadınların durumunun çok kötü olduğunu ve bunu değiştirdiğini iddia eden milliyetçi ideolojinin karşısında bize hâlâ direniş alanları açmaktadırlar. Milliyetçi ideoloji daha önce az rastlanmış bir performansla erkekleri asker, kadınları da hem asker-anneleri, hem modernlik kurucuları, hem ev-kadınları olarak sembol ve işçisi haline getirir, hukuk metinlerinde rahimlerinden pervasızca söz eder, kaç çocukları olacağını dikte ettirirken, kadınların bu “görece iyi” rollerine razı olmamak için nerelerde nasıl direnildiğini egemen tarihin gözlüklerini arada da olsa bir kenara koyarak görebiliriz.
 
Örneğin Nezihe Muhittin, bir yandan milliyetçi bir söyleme başvurur ve dansı eleştirmek gibi muhafazakâr düşüncelerle flört ederken, öte yandan yazdığı romanlarda hep kadınların peşinden giden, onları güzellik kraliçesi, prenses, köle, müzisyen, avukat olarak resmeden, “yeni hayat”taki rolleri için çıkışlar arayan bir yazardır. Okudukça anlarız ki dans, aslında pek de muhafazakâr olmadığını gördüğümüz bu kadının milliyetçilik aracılığıyla yüzleşmediği cumhuriyetle yüzleşme konusudur. Muhafazakâr değildir, romanlarında kadınlarla erkekler ve kadınlarla kadınlar arasında pek çok ilişki tasavvur eder ve bunlara çoğu zaman yargılamadan bakar. Kadınlar türlü tahakkümlerden etkilenmelerine rağmen bedenleri üzerinde söz sahibidirler. Müzikten hazzettiği bellidir, yeni insan, yaşayış biçimi, mekânlar arayışındadır -gemide, otelde, konakta, muayenehanede, sinemada, hapishanede... Milliyetçiliği ise mesela İzmir Çocuğu gibi çok görünür olduğu romanlarda bir mücadeleye ya da yukarıda sözünü ettiğimiz kutsal anneliğe -ya da olmayacak anneliklerin eleştirisine bağlıdır. Dansla derdi de bu olmayacak kadınlıkları besleyen sahte bir mizansen gibi görünmesindendir. Erken cumhuriyet yıllarında dans ve güzellik yarışmalarıyla görünürlük kazanan modernleşme çabaları Muhittin için bu çabaları biçimleyen tutkulu milliyetçiliği paylaşsa bile boştur.
 
Muhittin gibi kadınlar sayesinde kadınlar milliyetçiliğin hâlâ en temel direklerinden birini oluştururken marjinalleşse de feminizm yeni model arayışlarına devam etmiş ve bu süreçte tarihle doğrudan veya dolaylı olarak milliyetçilik tezahürleriyle de helalleşmiştir. Halide Edip’te olduğu gibi Nezihe Muhittin’de de bizzat kadınların milliyetçiliğe verdiği ve milliyetçiliğin bu kadınları yerden yere vurmasına rağmen vazgeçemediği ikircikli katkılar, aynı zamanda milliyetçiliğin eleştirisini de içermektedir.