Yaşam / Gezi/Mekan

Roskilde’de: Saydam çocukluk

24 Ağustos 2014

Açık kapalılık, görülebilir erişilmezlik, erişilir görünmezlik gibi durumların üniversite gerçekliği ve mekânsallığı açısından anlamı nedir bilinmez ama, AVM türü bir atmosfere yol açtığı aşikar.
 
-İlknur Kökçü için-
 
Vordingborg, Danimarka’nın Güney ucundaki taşra kentlerinden biri. Buradan kilometreler ötede, kuş uçmaz kervan geçmez Holberggard’da, çiftlik evinden dönüşmüş bir otele yerleşmiştik. Burası, yazmak için insanın hayal edebileceği en düşsel yerlerden biriydi. Bu kadar “taşrada” olup, bu kadar eksiksiz hizmet sunulması, Türkiye’de yaşayanların “taşra” kavrayışıyla resmen dalga geçiyordu. Arkadaşlarımla Vordingborg’a Erasmus’la, eğitim fakültesine gelmiştik. Bir gün, okulun steyşın Toyota’sıyla København’a daha yakın ve Vordingborg’dan daha büyük bir kent olan Roskilde’ye gittik.
 
Roskilde’nin eğitim fakültesi, kentin biraz dışında. Yeni inşa edilmiş yurt ve okul bloklarından oluşuyor. Burası anaokulu öğretmenleri yetiştiren bir kurum. Yapı güncel teknolojinin bütün olanaklarıyla teçhiz edilmiş; bir anlamda Avrupa’da “üniversitenin geleceğini” temsil ettiği söylenebilir.
 
Yapının zemin katı tümüyle ortak mekânlardan oluşuyor. Ayrıca, çeşitli etkinlikler için tasarlanmış başka salonlara ve atölyelere buradan geçiliyor. Üst platolara ulaşmayı sağlayan ana merdiven, yapı hacminin tamamına görsel ve işlevsel bakımdan hakim olup okulu karakterize eden bir imgesellik kazanıyor. Üst kotlardaki sınıfların, seminer salonlarının ve ofislerin kapılarından elektronik kartlarla geçilebiliyor sadece. Koridorların her yanındaki elektronik panel-ekranlardan da, anlık derslik ve başka üniversiter bilgilere erişiliyor. Merdivenin atriumda açıldığı ilk yer, okulun kitaplığı: Birleşip ayrılabilen duvar parçaları biçiminde tasarlanmış kitaplıkların bulunduğu bir plato. Son derece güçlü ve aynı zamanda enformel bir mekânsallık yaratıyor.
 
Zemin kotundaki kantin, öğrenciler tarafından kart sistemiyle kullanılıyor. Kasa veya kasiyer yok; herkes önce alacağını alıyor, kartına yüklü bulunan kartı okutuyor ve aldıklarını, karttaki miktardan düşürüyor. Böylece ödeme sistemi doğrudan kişilere bırakılıyor. Ama daha önemlisi, okulun orta yerinde büyük bir silindirik bar var. Bu barın arkasında birçok dolap mevcut. Öğrenciler dışarıdan yemeklerini, hazırladıkları yiyecekleri getirip burada saklıyor; dilediklerinde ısıtabiliyor veya küçük hazırlıklarla yemekler hazırlıyor. Sadece bu iki mekân kullanma stratejisi üzerinden bile Türkiye’deki üniversiter müşterekleri hemen masaya yatırmak mümkün olabilir. Öğrenci kantinleri, konvansiyonel modelde çoğunlukla ucuzdur; buna karşın yine de alışveriş satış görevlisinin denetimine tabidir. Burada öğrencileri doğrudan kontrol eden biri yok gibi görünüyor. Danimarka’daki metro sistemi benzer bir sorumluluk/ özgürlük ikilemine göre işliyor; bilet basılan yerlerde turnikeler değil, başında hiçbir görevlinin beklemediği dijital bilet okuyucular var. Okulun hemen girişinde yer alan bu iki birim, kantin ve açık mutfak, üniversitede aidiyet oluşturamamaktan sürekli yakındığımız göz önüne alındığında, bunun nedenini hemen açıklar nitelikte. Türkiye’de mimarlık okullarında veya başka yerlerde neden öğrenciler bir aidiyet oluşturamıyor? Aidiyet üretme kapasiteleri olmadığı için mi? Elbette hayır: Okul öğrencilere ait olmadığı için! Üniversite Türkiye’de her şeyden evvel YÖK’ün, sonra rektörün, sonra da dekanın malıdır bizde; bu mülki bekçiliği özel güvenlikçiler yapar. Aidiyet, bunların parsellediği devasa alandan geriye kalan kırıntılarla elbette kurulamaz; nitekim kurulmuyor da. “Egemenlik, kayıtsız şartsız öğrencilerindir!” diyebilecek bir ütopyayı değil, sistemi bile hayal edebilmek yetebilecektir.
 
Okuldaki gezimizin ardından, anaokulu öğretmeni adaylarının müzik dersine katıldık. Ellilerindeki piyanist eğitmen hanım, bongo’ların etrafına Viet Namlı, Yunan, İsveçli ve Danimarkalı genç kadınları toplamıştı; onlara kolektif şekilde tempo tutmayı gösteriyordu. Derken, çocuk şarkılarının anlatısal yapısının kısa bir çözümlemesini yapmak üzere yazı tahtasının başına geçip biraz teorik bilgi verdi; on-on beş dakika sonra, piyanosunun başına uçarcasına geçip, büyük bir enerjiyle çalmaya başladı. Bu sırada, hem öğrencilerine hem de orada kazık gibi dikilmekte olan bizlere birer fotokopi dağıtıldı ve kâğıdın üzerindeki sözleri ezberleyip şarkıya eşlik etmemiz istendi:
 
“Come and see the little shiny circus!
Yeh yeh yeh!
Come and see the little circus, yeh!
We have this, we have that,
We have clowns and men with hat.
Come and see the little shiny circus!”
 
Bu bölümden sonra öğretmen çocuklara dönüp, “Sirkte başka hangi hayvan var?” diye soracak; çocuklardan birisi sözgelimi “Fil!” dediğinde, bu kez piyanonun etrafında fil taklidi yaparak komik komik koşturacaklar. Bu durumda çocuk rolünü öğretmen adayları oynadı ve dört yaşındaki çocuklar gibi çığırlarından çıktılar. Eğitmen bu kez şarkıyı piyanoda bir filin hantal hantal yürüyüşüne öykünerek yorumladı ve her hayvanla birlikte, ardı ardına, ortaya enfes çeşitlemeler koydu. Bir grup yabancının varlığı, öğretmen adaylarının şebeklik yapmalarına zerrece mani olmadı. Dahası her nakaratın ardından, hanımlar sırayla birer hayvan oldu ve gülmekten yerlere yattılar. Piyanist eğitmenin bir saatlik kişisel performansı, enerjisi, görülmeye değerdi. Neşe, herkesin üzerine sinmişti dersten çıktığımızda. Bu içtenlik ve yakınlık tam manasıyla çarpmış, allak bullak etmişti. Hayatımda böyle müzik dersi görmemiştim.
 
Performans salonunun cam duvarı, bir metre alt kottaki spor salonunu doğrudan görmemizi sağlıyordu. Burada da bir ders devam ediyordu ve oradakiler de bizi rahatça görebiliyorlardı. Performans salonunun üst katındaki bir stüdyonun duvarı da camdandı ve yukarıdan piyanonun çevresindeki bütün zevzeklikler rahatça izlenebilirdi.
 
Okulun bütün kamusal mekân bölüntülemesi cam duvarlarla yapılmış; okulun yatay mekân kurgusu, duvar yerine cam kullanılmasına dayanıyor. “Üniversitenin geleceği” efektini yaratan, büyük ölçüde bu yapısal tercih. Giderek bakış bütün mekânlara hakim oluyor. Okulun herhangi bir noktasından, herhangi biri, bütün manzaraya hakim olabilir: Kitaplık veya zemin kottaki ortak mekânlar, derslikler veya işlikler, ofisler veya seminer salonları, fark etmiyor. Herkes her yeri rahatça görebiliyor. Herkes birbirini görüyor ve izliyor ama gerçekte kimse gördüklerinin tam olarak ne olduğunu bilebilecek durumda değil. Dolayısıyla görünürlük ya da duvarsızlık, duvarların yerini almaya başlıyor.
 
Şeffaflığın bilinçli biçimde yeniden üretilişinde kuşkusuz güçlü bir panoptik vurgu da var. Adeta “görülebildiğiniz, izlenebildiğiniz ölçüde özgürsünüz” veya “özgürlüğünüz görülebilirliğinize veya izlenebilirliğinize / dikizlenebilirliğinize bağlı” diyen bir mimari bu. Açıklığı, özgürlüğü, yaratıcılığı, meslek etiğini ve bütün üniversiter değerleri cama yüklemek, bu mimarlığın topu taca attığı, riyakarca davrandığı eşiği temsil ediyor. Diğer yandan, şeffaflaştırmanın, mimarlığın etkisini nötralize etme ve üniversite eğitiminde karşı karşıya gelmeyi, yani dolaysızca ilişkilenmeyi teşvik etme niyetiyle denendiğini de düşünebiliriz. Ancak dijital kartlara dayalı aşırı güvenlikli erişim, bu tür bir müştereklik niyetini tuzla buz eden sert, hapishane benzeri protokoller yaratıyor. Açık kapalılık, görülebilir erişilmezlik, erişilir görünmezlik gibi durumların üniversite gerçekliği ve mekânsallığı açısından anlamı nedir bilinmez ama, AVM türü bir atmosfere yol açtığı aşikar: Zemin kottaki kantinden bir kahvenin eksik ödendiği, güvenlik kameralarında anında görülebiliyor ve her yandaki ekranlarda paylaşılabiliyorsa, bundan, aşırmanın otosansürle bertaraf edildiği anlamı çıkar; ki bu da, üniversitede panoptikon’un ikinci ve esas önemli işlevi olan “içselleştirme”nin hüküm sürdüğü anlamına da gelebilir belki:
 
“Gelin ve görün küçük, ışıltılı sirki!
Vay vay vay!
Küçük sirki görün!
Neler var burada, neler...
Palyaçolar ve şapkalı adamlar.
Gelin ve görün küçük, ışıltılı sirki!...” 

Son Yazıları