Gökkuşağı Forumu

Moonrise Kingdom: Çocuksu olmayan çocukları anlatan bir film

Cuma, 28 Kasım 2014
Çocukluğun tarihsel bir unsur olduğuna dair düşüncelere 1960’lardan bugüne gittikçe fazla şekilde değinilir oldu. Tarım temelli feodal toplumlardan, önce ticaret sonra da sanayi temelli bir kapitalizme geçiş aile biçimlerini dönüştürdü. Bu dönüşüm tarlada çalışan ve köyde yaşayan geniş ailelerden kentlerde, fabrikalarda çalışan çekirdek ailelere doğru bir dönüşüme yol açtı. Doğaldır ki ailelerin içerisinde yer alan kişilerin toplumsal ve kültürel anlamlarının değişimini de beraberinde getirdi. Tarımsal topluluklarda çocukların tarlada çalıştırılabilecek bir kişi daha olmanın ötesinde çok fazla anlamı yoktu. Sanayi devrimi, kentlere göç, yükselen milliyetçilik, eğitimin gittikçe daha fazla kurumsallaşması, tıbbın gelişmesiyle bebek ölümlerinin azalması ve başka diğer pek çok unsur ailelerin küçülmesine yol açtı. Kentlerde geniş ailelerin yaşayabileceği kadar geniş mekânlar söz konusu değildi; fabrikalarda zor koşullar altında ve çok az paraya çalışmak durumunda kalan kadın ve erkekler çok fazla çocuk sahibi olamıyorlardı. Üstelik ulus devletlerin gelişmesiyle beraber yapılmaya başlanan nüfus sayımları, zorunlu askerlik gibi unsurlar çocukların hem niceliğinin hem de niteliğinin değişmesine sebep oldu. Daha eğitimli kişilerin vatana daha iyi hizmet edeceği görüşü yaygınlaşmaya başladı; bu sayede zorunlu askerlik gibi zorunlu eğitim de toplumların temel unsurlarından birisi haline gelmeye başladı.
 
Çocukluğun tarihsel oluşumunda söylemsel dönüşüm ise Fransız Devrimi öncesi düşünürlerin özellikle eğitime dair yazdıkları yazılarda ortaya çıkmaya başlar. Rousseau başta olmak üzere kimi düşünürler çocukların saf ve özgür bir şekilde dünyaya geldiklerini ama daha sonra toplumla iç içe yaşadıkça doğalarının bozulduğunu savunmaktaydılar. Pedagoji biliminin gücünü daha fazla arttırmasıyla Pestalozzi ve Montessori gibi bilim insanları ortaya çıkıp çocuklara özel bir eğitimi vurguladılar.
 
Psikoloji de pedagojinin izinden gider. Özellikle de psikanaliz kuramı insanın tüm kişiliğinin çocukluğunda oluştuğunu ve sonrasında da değişmediğini vurgular. Çocukluk ve çocuklukta deneyimlenen her şey insanın sonraki hayatını mutlak bir biçimde oluştururlar.
 
Edebiyat da bu doğrultuda değişmeye başladı; eski halk hikâyeleri, masallar, efsaneler içerdikleri fantastik unsurlar sebebiyle artık çocuksu olarak yaftalanıyorlardı. Yine aynı şekilde yazıldıkları dönem çocuklar için yazılmış olmasalar da kimi edebiyat ürünleri çocuk edebiyatı kapsamında görülmeye başladı (bunun en ünlülerinden birisi Jonathan Swift’in yazdığı Gulliver’in Seyahatleri’dir herhalde). Ve sadece çocuklara yönelik bir edebiyat ortaya çıkmaya başladı.
 
Sinemanın gittikçe gelişmeye başlaması edebiyattaki benzer etkinin sinemada da görülmesine yol açtı. Sadece çocuklara yönelik filmler ortaya çıkmaya başladı. Bunların kimisi gerçek oyuncularla çekilen filmlerdi, kimileri ise çizgi filmlerdi. Çizgi filmlerin, dizilerin ve romanların yaygınlaşması ve bunların sadece çocukların alanında görülmeleri de çocukluk söylemini gittikçe kuvvetlendirdi. Günümüzde hâlâ yaygın bir kanı olarak çizgi filmlerin ve romanların çocuklar için olduğu var sayılıyor (her ne kadar Japonya’da gelişen manga ve anime kültürü bu önyargıyı sallamış olsa da Türkiye’de hâlâ kuvvetli bir kanı bu). Çocuklara yönelik giyim kuşam, oyuncaklar ve başka pek çok şey günümüzde çocukluk söyleminin temel taşlarını oluşturmakta.
 
İşte Moonrise Kingdom da 2012 yılında üstelik bu çocukluk söyleminin en kuvvetli şekilde yapıldığı ABD yapımı bir film. Filmin yönetmenliğini Wes Anderson yapıyor (Wes Anderson bu sene çektiği The Grand Budapest Hotel filmiyle adından büyük bir övgüyle söz ettirdi), senaryosunda da yine Wes Anderson’u Roman Coppola ile beraber görüyoruz. Film 1960’lı yıllarda New Penzance isimli kuzeyde, 25 kilometrelik bir adada geçmektedir. Bir ada olduğu için burada yaşayan herkes bir şekilde birbirini tanımaktadırlar. Suzy adanın uzak ucunda ailesinde yaşamakta olan ve sürekli üzgün ve depresyonda birisidir. Annesi ve babası evde neredeyse hiç konuşmaz sürekli başka şeylerle ilgilenir. Kendisinden küçük üç kardeşi ise sürekli birbirleriyle vakit geçirmekte ve her nasılsa sürekli yapacak bir şey bulmaktadırlar. Sam’in ise biyolojik ailesi ölmüştür ve kendisine vekil bir aile bakmaktadır. Ama Sam ile uğraşmak istememişler ve onu bir izci kampına yollamıştır. Bir gün Sam izci kampından, Suzy de evden kaçar. Ve tüm ada onları aramak üzere yollara düşer.
 
Film bu 12 yaşında olan iki karakterin Suzy ve Sam’ın birlikte yaptıkları bir yolculuğun hikâyesi aslında. Sam film boyunca pipo içmektedir ve yetişkin insanlar gibi konuşup tartışmaktadır. Suzy ise her ne kadar depresyonda olsa da duygusal dalgalanmalar çok yaşamayan, gayet olgun biridir. Suzy’nin kardeşleri, evde annesi ve babası saçma sapan işlerle uğraşırlarken ya ciddiyetle bir şeyler yapmakta ya da klasik müzik dinlemektedirler. İzci kampındaki diğer çocuklar da tıpkı Suzy ve Sam gibi aslında yetişkin karakterlerdirler. Birisi isyankâr bir yetişkin gibi motora binmektedir, bir diğeri elinde yay ile dolaşmakta ve öldürme potansiyelini her zaman elinde bulundurmaktadır.
 
Benim gözümde filmin en ilginç sahnelerinden biri Suzy ile Sam’in adada çok önceden yaşayan yerlilerin yolunda giderek (burada da belki kadim yolların önemi vurgulanıyordur) yolculuklarının sonunda vardıkları koyda cinselliğe dair yaptıkları diyalogdu. Suzy ve Sam sanki bir şey öğrenmemekte, adeta daha önce bildikleri bir şeyi hatırlamaktadırlar. Diyalogun öncesinde Suzy ve Sam sahilde üzerlerinde iç çamaşırlarıyla dans etmektedirler. Birbirlerine yaklaşırlar ve öpüşürler, sonrasında Sam tükürür, Suzy de bu tepki karşısında şaşırarak bakar. Sam açıklamada bulunur: “Ağzıma kum kaçmıştı”. Suzy anlayışla başını sallar. Suzy Fransız öpücüğünü bilip bilmediğini sorar. Sam’in bilip bilmediğini pek anlamayız, hemen denerler ve sarılırlar birbirlerine. Sonrasında Suzy Sam’e dönerek “sertleşmiş” der. Sam ise ne utanır, ne de saklamaya çalışır ve Suzy’ye “sorun olur mu?” diye sorar. Suzy de sorun olmayacağını belirtir, “hoşlandığını” söyler. Ve öpüşmeye devam ederler. Sonra Suzy Sam’e göğüslerine dokunabileceğini söyler. Sam dokunur, Suzy de bu durumdan utanmaz ve Sam’e “Sanırım daha büyüyecekler” der. Bu sahne bence çocukların saf olduklarına ve özellikle cinsellik konusunda bilgisiz oldukları savına karşı bir duruş özelliği taşıyor.     
 
Yetişkinler ise çoğunlukla üzgün, hüzünlü, kızgın veya ne yapacaklarını bilemeyen kişilerdir. Ne yapacaklarını en iyi bilenler ise çoğunlukla arkalarına bir otorite almış olan kişilerdir. Fakat onlar da en küçük bir sarsıntıda diğer yetişkinlerin ne yapacaklarını bilemez hallerine katılırlar (izci başı Ward ve Sam’i almak isteyen sosyal çalışmacı böyle kişilerdir). Belki yetişkinlere bir istisna polis şefi Sharp olabilir, kendisi adada otoriteye en yakın kişi olmasına rağmen sürekli üzgün ve yapmak istediği hiçbir şeyi yapamayan biridir.
 
Filmde belki de çocuk yetişkin etkileşimine dair değinilmesi gereken bir başka unsur izcilik meselesi. İzcilik bilindiği gibi militarizm ile bağlantılı bir kurumdur. Üniformalarıyla, hiyerarşisiyle bir küçük ordu denilebilir aslında izciliğe. Sam izcilikten kaçıp Suzy ile beraber gitmiştir, burada hiyerarşiye karşı sevgiyi tercih etmişti. Sonrasında diğer izci arkadaşları da izcilik kurallarını çiğneyip Sam ve Suzy’ye yardım etmişlerdir. Bu yardım bir erkek kardeşler birliği (brotherhood) gibi görünse de bence hiyerarşiye karşı da bir duruş getirmektedir. Film boyunca izciliğe dair şeyler olgunlaşmamış, ham kalmış, yaşanamamış bir şey olarak gösterilir bize. Ve nihayetinde o hiyerarşik yapı bir tufanla beraber yok olur.
 
Tufan ve Nuh efsanesine film boyunca pek çok kez değiniliyor. Hatta Suzy ve Sam’in karşılaşması dahi Tufan efsanesine bir gönderme. Filmin sonunda da tufan her şeyi yok ediyor, tüm düzeni bir şekilde dönüştürüyor ve aslında en başından beri vurgulamaya çalıştığım çocuk olmak ile yetişkin olmak arasındaki büyük ayrımı ortadan kaldırıyor. Bu bakımdan film en başta anlatmaya çalıştığım yüzyıllardan beri sürekli gelişmekte olan çocukluk söylemine karşı bir başkaldırı niteliği kazanmış oluyor.