Yaşam / Din/İnanç

İslamofobi, İslamofaşizm ve AKP

Cuma, 9 Ocak 2015

İslamofaşizmle İslamofobi ikiz kardeştir. Bunlar, birbirinin ayna yansısıdır. Aralarındaki ilişki ‘simbiyotik’ yani yek diğerinden beslenir şekildedir. İslamofobi yanlıştır ve kabul edilemez tamam. Ama İslamofaşizm oldukça İslamofobi ’haksız’ demek de ne kadar mümkün?!

İslâm ve mizah-karşıtlığı sorununa ilk intibakım 25 yıl önce oldu. Londra’da lisans-üstü eğitim yaptığım okulun kantininde bir yayını okurken gözüme çarpan karikatürle...

O dönem, İran İslam Devrimi’nin tüm dünyada kimileri üzerinde pozitif, kimileri üzerinde de negatif etkiyle hâlâ revaçta olduğu günlerdeydik. Henüz İslamofobi tabirine de uzaktık. İslâmcı şiddet ve radikalizmi ifade etme yolunda moda tabir, ‘İslâmi fundamentalizm’di. Tabii onu en etkin şekilde kullanıma sokan da Ayetullah Humeyni’nin Britanyalı yazar Salman Rushdie hakkında, onun ‘Şeytan Ayetleri’ kitabı nedeniyle verdiği ölüm fetvası oldu.
 
Bunları bir Batı başkentinde yaşadım. Ve dünya kamuoyunun İslâm’a karşı mobilizasyonuna an be an tanık oldum. Aslında köken itibarıyla Hristiyanlık ve Protestanlıkla ilişkili bir tabir olan fundamentalizmin İslâm’la fanatizm, radikalizm, Batı-karşıtlığı ve bunlar kadar önemli ağırlıkta ‘anti-sekülerizm’le özdeş kılınarak kullanımının yaygınlaştığını gözlemledim.
 
Söz konusu karikatür, böylesi bir sosyo-politik iklimde karşıma çıktı. İlginç şekilde, sol tandanslı ve İran Devrimi’nin anti-emperyalist, anti-kapitalist motivasyonunu önemseyen bir zihnin ürünü olduğunu düşündürmekteydi. Bu doğrultuda, karikatürdeki iki kişiden biri, İmam Humeyni’nin bir duvarda asılı duran (o hep aşina olduğumuz) sert çehreli ve çatık kaşlı resmine bakıp yanındakine şunu söylüyordu:
 
“Ah, ne olurdu bir parça mizah duyusu (‘sense of humor’) da olsaydı!..”
 
Aradan çeyrek asır geçti ama Şiî radikalizmden Sünni ‘Cihadizm’e savrulan dünya Müslümanlığının mizahla teşrik-i mesaisinde hemen hemen hiçbir şey değişmedi. “İslâm’da komik/eğlenceli hiçbir şey yoktur” demişti Humeyni... Bugün de komik olanı kahreden, kahkahanın üzerine kalaşnikofla giden bir İslâm/cılık, tüm dünyanın gündemine bir dehşet olarak düşmüş durumda.
 
Hâlbuki ‘gülmece’, insana yabancı olmadığı gibi İslâm’a da toptan yabancı değil. ‘Nasreddin Hoca’yı kim yok sayabilir! “Güleryüz sadakadır” hadisini kim es geçebilir! Londra’daki doktora çalışmamın öznesi Şeyh Nazım Kıbrısi’nin sevimli, muzip, şakacı ve mizah duyusuna sahip kişiliğini kim unutabilir!..
 
Ama İslâm, dünyanın gündemine sözünü ettiğimiz süre zarfında hep karanlık yüzlü bir korku kaynağı olarak geldi. O yüzden de İslâm’ın korku yüklü ‘fobik’ alımlanması galebe çalar oldu. Bunu kimse görmezden gelemez. Tabii ki İslâm adına bu radikalliğe ve fanatizme yol açan tarihsel, politik, ekonomik nedenler üzerinde tartışabiliriz. Ama tablo da ortada: “Dinimiz bir sevgi ve şefkat dinidir” lâkırdılarıyla şekillenen İslâmi söylem, dünyada ve Türkiye’de hepimizin deneyimlediği korkunç İslâmi pratik karşısında artık ikna edici olmaktan hayli uzak...
 
Üstelik durum, 1980’lerden bu yana daha da kötüye gitti. Çünkü araya Berlin Duvarı’nın yıkılması, ‘Soğuk Savaş’ın sonu ve kapitalizmin küreselleşmesi girdi. İran Devrimi, ulus-devletlerin esası oluşturduğu bir bazda kapitalizmin ‘uluslar-arası’ işleyiş içinde yol aldığı ve bir ekonomi-politik seçenek olarak sosyalizmin de hâlâ mevcut olduğu zamanda ortaya çıkmış, dünyaya seslenmişti. Bugün, ulus-devletlerle sınırlanmayan, ‘uluslar-üstü’ işleyen, eski ‘Doğu Bloku’nu da eritip kendine katmış bir küresel kapitalizm var. Ve işte ona karşıt konumlansa da onunla gayet uyarlı bir küresel örgütlenme çerçevesinde şiddet ve tedhiş üreten bir İslâmi radikalizm var. Ayrıca Sünni eksenli olduğu için çok daha geniş bir kitleye hitap etmekte.
 
Unutulmaması, hatta yukarıda söylenenlerle bağlantılı şekilde bir diğer fark olarak kaydedilmesi gereken bir nokta da Samuel Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ tezi ya da öngörüsü... Soğuk Savaş-sonrası dünyada ‘kültür’ temelinde farklı uygarlık öbekleri arasında çatışmaların yaşanacağını ileri süren siyaset bilimcinin özellikle Batı ve Batılı kültürel değerler karşısında baş düşman haline gelecek bir ‘İslâmiyet’ten dem vurduğunu biliyoruz. Tez, bilindiği üzere çok tartışıldı, reddedildi, küçümsendi, aşağılandı. Ama özellikle ‘11 Eylül’den bu yana yaşananlara ve işte en son Fransa’daki Charlie Hebdo katliamına bakılarak, bunlarla uyarlıca dünyanın ‘İslamofobik’ler ve ‘İslamofaşist’ler olarak ikiye ayrılır hale geldiği bir noktada Huntington’a çok fazla karşı çıkacak bir direncin kaldığı da pek söylenemez.
 
Ancak şu söylenebilir: İslamofaşizmle İslamofobi ikiz kardeştir. Bunlar, birbirinin ayna yansısıdır. Aralarındaki ilişki ‘simbiyotik’ yani yek diğerinden beslenir şekildedir.
 
İslamofobi yanlıştır ve kabul edilemez tamam. Ama İslamofaşizm oldukça İslamofobi ’haksız’ demek de ne kadar mümkün?!
Sorunun bizi ilgilendiren yanı, en mühimi... Çünkü Türkiye, 2001 yılında vuku bulan ve tüm dünyada İslamofobi’yi patlatan ‘11 Eylül’ hadisesinin ardından İslâm ve demokrasinin, İslâm ve liberalizmin, İslâm ve sekülerizmin imkân dahilinde olduğuna dair tüm dünyada hemen hemen emsalsiz tek ülke durumundaydı. 2002’de iktidara bir ‘liberal (ılımlı) İslâm’ örneği olarak gelen AKP’yi tüm dünyanın gözünde bir umut olarak tutan nokta da buydu.
 
AKP bu umudu boşa çıkarmış bir siyasi harekettir.
 
Özellikle 2012’den sonra ülke içinde feci bir kültürel kutuplaşmayı doruğa çıkaracak şekilde toplumu ‘zorla-dindarlaştırma’ya yönelik politikalarıyla bir yandan İslamofaşizmi kışkırtıp, öte yandan İslamofobiyi kamçıladılar.
 
İçeride ve dışarıda her şeye ve herkese dine referansla bakmaya başlayıp kendilerini hem Müslüman hem de gayrı-Müslim dünyada İslâm adına biricikleştiren ‘sekülerizm’ niteliğini yok ettiler. ‘Seküler İslâm’ deneyiminden yüz çevirip ‘Selefî İslâm’a yar oldular.
 
İslamofaşizmle İslamofobi arasında ayrışmış dünyalara köprü olabilecekken, tüm dünyada herkesin gözünde bu umutla müthiş bir siyasi meşruiyet yakalamışken bu köprüyü yıktılar ve aslında kendi varoluş sebeplerinin en önemlisini ortadan kaldırdılar.
 
Medeniyetleri buluşturabilecekken medeniyetler çatışmasına körük olmayı tercih ettiler.
 
Türkiye için de, dünya için de bir ümittiler. Ümitsiz vaka oldular.(Radikal)