Yaşam / Gezi/Mekan

Küba: Sorunlar ve tehditler

17 Şubat 2015
Kapitalizm öyle soysuz ve ahlaksızdır ki, Küba Devrimi’ni bile bir ‘turistik tüketim metasına’ çevirip, ondan para kazanabilir.
 
Küba Devrimi’nin öğrettiği ilk ders, devrim ve sosyalizmin öyle, ha deyince kurulan ve insanların hemen, koşulsuz ve gönüllüce katıldıkları bir cennet inşası projesi olmadığı. Sosyalizm evet en ahlaklı ve en insanca hayat fakat çok zor.
 
Küba Devrimi, “yedi kapılı Thebai şehrini” kuramamış bu sürede, ne de “Babil”i. Çünkü emek sömürüsü en temel yasak. Kimsenin kimseyi sömürmediği, köle etmediği bir üretim sistemi ne kadar üretebilirse, ne kadar refah sağlayabilirse ona bile henüz yeterince ulaşamamış.
 
Bu halin asıl derinde yatan örtük bir etkenin dışında görünür üç nedeni var. İlkin ABD ve oraya kaçan eski Küba burjuvazisinin hâlâ ilk günkü yoğunluğuyla sürdürdüğü karşıdevrimci savaş. Radyolar, propaganda örgütleri, fonlar, akla gelecek her türden araçla devrime karşı muhalefeti, ayaklanmayı canlı tutmaktan hiçbir zaman vazgeçmemişler. İkincileyin bu karşıdevrimci çabayı besleyen ABD ambargosu. Küba’nın dünya ile iletişiminden ticaretine her türden faaliyetini engelleyen ambargo Küba’yı ekonomi ve üretimde içe kapalı tutmuş; teknolojisini yenilemesini, ticaret yapmasını baştan beri engellemiş. Biraz da bu iki etken nedeniyle ortaya çıkan ama sonunda en büyük zararı veren üçüncü etken ise 1992’ ye kadar süren Sovyet bağımlılığı. Sovyetler Birliği dağılana kadar Küba ihracatının ve ithalatının yüzde 85’ini Sovyet ülkeleriyle yapıyormuş. Dağılma sonrası bu ilişki bir günde bıçakla kesilir gibi bitmiş. O yılların çok ama çok zor geçtiğini koca bir ülkenin açlıkla karşı karşıya kaldığını, traktörlerin en küçük parçası bile bozulduğunda tamir edemediklerini ve tarımsal üretimin bile durduğunu anlatıyorlar. Bir kadın, Fidel saklanmadı ama diye anlattı. Sürekli sokaktaydı ve halkla iç içe tartıştı, konuştu, paylaştı. Sovyet bağımlılığı ve ABD ambargosu, bu gün bozulan traktörlerin yerine tarlaları karasabanla sürmek zorunda bırakıyor.
 
Küba, doksanların krizini turizmle aşmaya karar vermiş. Ülkenin turizme açılması dış kaynak girdisini yükseltmiş. Bu gün Küba’nın döviz gelirinin çok ama çok büyük bölümü mal satmaktan değil, turizmden geliyor. İçlerinde ABD vatandaşları da olan ve Küba sağlık hizmetlerinden yararlanmak için (özellikle cilt hastalıkları, organ yetmezliği ve kanser tedavisi için) gelenlerin getirdiği döviz az da olsa var.
 
Turizmle birlikte Küba, oraya turistik seyahate gelebilecek denli parası olan kapitalist ülkelerin hayat tarzına sahip insanları, parayı ve hayatın örneklerini de görmeye başlamış durumda. Bir yandan gördüklerinin kapitalist sistemin kremasını yiyenler olduklarını biliyorlar ama yine de konfor, lüks ve refah ölçütlerinde bir altüst oluş da ortaya çıkıyor. Turistlerin kaldığı otellerde çalışan bir garson ya da kat görevlisinin bahşişlerden elde ettiği aylık kazanç, en yüksek maaş olan doktor maaşından çok daha yüksek olunca zihinler bulanıyor.
 
Turizm ikili bir para sistemine yol açmış. Turistlerin kullandığı pezo ile maaşların verildiği pezo arasında 25 kat değer farkı var. Dolayısıyla bir turistin orta karar bir akşam yemeği için ödediği para, diğer paradan ücret alan bir işçinin bir aylık maaşından çok olabiliyor.
 
Özellikle turistik hizmete yönelik izin verilen özel sektör uygulamalarının sermaye birikimini sağlaması vergi sistemiyle engellenmeye çalışılıyor. Her ne kadar konuştuğumuz Kübalılar bu riski alacak kadar devrimci birikimimiz var deseler de riskin zorunluluktan alındığı da bir gerçek.
 
Kapitalizm öyle soysuz ve ahlaksızdır ki, Küba Devrimi’ni bile bir ‘turistik tüketim metasına’ çevirip, ondan para kazanabilir ve bunun için de aportta bekliyor. Bir süre sonra kapitalistlerin tatillerini geçirirken fantezi ülkesine maceralı yolculuk gibi geldikleri bir ‘sosyalizm parkı’ na dönüşme riski açık olarak görünüyor.
 
İşte burada da devrimin önündeki örtük büyük engel gündeme geliyor. Nerdeyse 20 bin yıldır süren kölecilikten başlayan insan emeğinin sömürülmesine dayalı hayat, ilerleme ve üretim ilişkisi modellerinin ürettiği insan bilincine karşı, 60 yıllık bir sürede sosyalist insan bilincinin gelişmesi ve baskınlaşması mümkün değil. Bu da eşitlikçi, ayrımcı olmayan, insanın insanı sömürmediği, dayanışmacı ve ortaklaşmacı bir ahlak ve bilincin gelişmesinin ancak sürekli kendini yenileyen ve yaygınlaşan bir devrimcilikle olanaklı olduğunu tanıtlıyor. Devrim bir düş değil ama eskilerin deyimiyle çok ama çok meşakkatli bir yol.
 
Not: Che’ nin mozolesindeyken İlbay’ın (Kahraman) önerisiyle bir avuç toprak aldık yanımıza. Önümüzdeki 30 Mart, Mahir’in mezarına serpmek üzere. O gün biz orada olacağız…