Gökkuşağı Forumu

Biraz susalım lütfen! Tıp!

Perşembe, 19 Şubat 2015
Erkekler hep en önde olmalıydı, en büyük “tepki” onlardan gelmeliydi. En “adam gibi cümleleri” onlar kurmalı, en çok kadını onlar “korumalıydı”. Ve sonra dağılıp evlerine gitmeliydiler. Annelerinin onlara yemek yaptığı, kız kardeşlerinin gömleklerini ütülediği, ablalarının yataklarını topladığı, eşlerinin çocuklarına baktığı evlerine.
 
Yıllar önce, bir sivil toplum örgütünde birlikte çalıştığımız kadınlardan biri, etkinliklerimizden biri için güzel bir afiş tasarlamış ve e-posta grubumuza göndermişti. Yanılmıyorsam bir dayanışma gecesi düzenleyecektik. İşten izin aldığım için tüm gün evdeydim ve afişi görür görmez, hazırlayan arkadaşa hiç sormadan (örgüt içi samimiyetimize güveniyordum, birçok işi zaten böyle “kolektif” yürütmüyor muyduk?) afiş üzerinde düzeltmeler yaptım. Tasarımdan, görselden anladığımdan değil, “daha güzel” olsun istediğimdendi bu “masum müdahaleler”. Yeterince güzel olduğuna inandığım an afişin yeni halini e-posta grubumuza gönderdim.
 
Birkaç saat sonra afişi hazırlayan arkadaş beni aradı, “ne hakla afişe müdahale ettiğimi?” sordu, “yardımcı olmak istediğimi, işe gitmediğim için zamanım olduğunu, afişin daha güzel görünmesi için çabaladığımı, bunda büyütecek bir şey olmadığını” ve şimdi hatırlayamadığım birçok “haklılık” cümlesini ard arda diziverdim. Arkadaşım çok öfkeliydi, bir yandan onu bu kadar öfkelendirecek ne yapmış olduğumu anlamaya çalışırken diğer yandan kendimi savunmaya çalışıyordum. Önemli olan “ben”dim, onu dinlemiyordum bile... Bir an durup dinlediğimde kulağıma şunlar çalındı; “kendinde bu afişe bana sormadan müdahale etme hakkını gördün, çünkü sen bir erkeksin, ben de bir kadınım”, “ne alakası var?” dedim, “işte bu alakayı kuramayacak kadar erkeksin” dedikten sonra telefonu suratıma kapattı. Neye uğradığıma şaşırmış ama haklılığımdan taviz vermez bir halde örgütten başka -kendime daha yakın gördüğüm ve bana hak vereceğine inandığım- bir “erkek” arkadaşı arayıp durumu anlattım. Bana hak verdi...
 
Tüm bunlar bir LGBTİ örgütünde oluyordu. Toplumsal cinsiyet rolleri konusunda en fazla yolu kat ettiğimi düşündüğüm yerde. Erkekliğimle hesaplaştığım, erkekliğin de kadınlığın da birer toplumsal kod olduğunu, bu kodlara karşı çıkmadıkça, onlardan arınmadıkça “özgür ve mutlu” olamayacağımızı savunduğum yerde. Tüm bunlarla uğraştığım, didindiğim, çokça okuduğum, eylemlere katıldığım için “her şeyi hallettiğimi” sandığım yerde. Bir kadın hele de aynı örgütte aynı amaçlar için çalıştığımız bir kadın tarafından “erkeklik”le suçlanmak ağrıma gitmişti. Onun ne hissettiğini, ne düşündüğünü, neden öyle davrandığını merak etmeden, “düşürüldüğümü iddia ettiğim” durumdan çıkmak için çırpınıyordum. “Erkeklik gururu” dedikleri bu olsa gerekti. Derken e-postalar gitti, e-postalar geldi. Herkes kendi haklılığını savundu ve o mesele sonrasında o arkadaşla gitgide mesafelenip bir süre sonra başka şeylerin de etkisiyle görüşmemeye başladık. Umuyorum bugün bu satırları okuyordur, o zaman kendisinden esirgediğim özürü dileme fırsatını da yakalamış olurum.
 
Geçtiğimiz günlerde Özgecan Aslan'ın katledilmesi sonrası başlayan kadın eylemleri, yıllardır süregelen bir tartışmayı yeniden alevlendirdi; erkeklerin kadın eylemlerinde var olma ısrarı. Nedense yılın 364 günü yürüyebilecekken 1 gün bile kadınlar için yürümeyen erkeklerin, her yıl 8 Mart’ta “alana alınmıyoruz” yaygarasıyla alevlendirdiği bu tartışma, geçtiğimiz yılın 8 Martında alandaki bir grup kadının “solcu” erkeklerce “tartaklanmasıyla” trajikomik bir hal almıştı. Hatta tartaklayanlar sonrasında bir metin yayınlayarak uyguladıkları şiddetin “meşruiyetini” de kanıtlamaya çalışmışlardı. Aradan henüz bir yıl geçmedi ki, bir kadının erkekler tarafından öldürülmesini protesto etmek isteyen kadınların düzenlemek istediği eylemlerde erkekler yine sahnedeydi. Öyle ki bazı kadınlar (Kadıköy'deki eylemde) alana bile giremeyince bildik tartışma yeniden alevlendi. Alanda istenmeyen erkekler, tez elden, ağızbirliği etmişçesine kadınları “dayanışmayı reddetmekle” suçladılar. Bir kısmı “gender politikaları” konusunda büyük büyük ahkamlar kesip kadınlara akıl verdi, bir kısmı toplu taşıma araçlarında kadınları korumazsa “adam” sayılamayacağını beyan ederek muhafızlığa soyundu, bir kısmı “erkek olmasına rağmen” sırtına bir etek, kafasına bir peruk geçirip sosyal medyada fotoğraflarını paylaştı, bir kısmı da yine mağdur edildiklerinden, “tüm erkeklerin aynı kefede tartılmaması gerektiğinden” dem vurarak, mağduriyet edebiyatının en absürt manzumelerini paylaştı...
 
Ortada bir kadının ölüsü ve onu öldüren üç “adam” varken, erkekler yine mağdurdu. Yine eylem yapmalarına izin verilmemiş, yine alana alınmadıkları için ayrımcılığa uğramışlar, yine kadınlar onları dışlamış, yine kadınların yanlarında olmalarına izin verilmemişti. Oysa kadınlar direnmeyi de erkeklere bırakmalıydı. Erkekler hep en önde olmalıydı, en büyük “tepki” onlardan gelmeliydi.  En “adam gibi cümleleri” onlar kurmalı, en çok kadını onlar “korumalıydı”. Ve sonra dağılıp evlerine gitmeliydiler. Annelerinin onlara yemek yaptığı, kızkardeşlerinin gömleklerini ütülediği, ablalarının yataklarını topladığı, eşlerinin çocuklarına baktığı evlerine. “Yumurta bile kıramamalarının” gevrek gevrek gülüşmeler dışında hiçbir şey düşündürmediği, yer yer bundan övünç bile duydukları, işlerine gelmeyince “kadınların işlerine” asla karışmadıkları yere...
 
Erkeklerin, kadın eylemlerinde yer alma ısrarlarının, kadınların o eylemleri yapma gerekçelerinin tam da kendisi olduğunu anlayamamaları, bunu anlayamadıkları gibi, kadınlara lütfettikleri “dayanışma” elinin, istedikleri karşılığı bulamayınca koca bir şamara dönüşüp, sertçe kadınların suratında patlaması, erkeklerin eşit ve özgür bir dünya özlemlerinden çok, bir alanda ısrarla “var olma” hoyratlıklarıyla, bir afişi “güzelleştirme” özensizlikleriyle, “yumurta bile kıramıyor” oluşlarına rağmen her sofrada yer bulabilmeleriyle, dünyada olup biten her şeyin asıl sahibi olmanın erkekliğe has özgüveniyle açıklanabilir. Çünkü erkekler bu özgüveni bakkaldan almıyorlar. Bu özgüveni önce kendilerine mutlaka toleranslı davranılacağını bildikleri, onları koruyacağından emin oldukları yasalardan, onların “öfke”sini, “aşk”ını, “sevgi”sini, “namus”unu, katletttiği kadının yaşamından daha “hassas bulan” yasalardan, sonra birbirlerinden alıyorlar.  Bir kadına tecavüz edip, öldürüp, ellerini kestikten sonra, onu yakmak için aradığı arkadaşının, hiç tereddüt etmeden bir bidon benzin getireceğine dair “özgüvenden” alıyorlar. Erkeklerin kendi aralarındaki güven sözleşmesi en kolay suçu bölüşüp çoğaltıyor. En çok da bir kadını katletme suçunu...
 
Hiçbirimiz kendimizi kandırmayalım; bir kadını vahşice katlettikten sonra, bu cinayete kolayca iki “erkek” ortak bulabilmenin özgüveniyle hesaplaşılmadıkça, bu erkekler arası suç/güven sözleşmesi feshedilmedikçe işgal edilecek hiçbir eylem alanı biz erkekleri aklamayacak. Kadınlara hayatın ortak ve eşit özneleri gibi davranmadığımız, kalkıp ocaktan kendi çayımızı bile alamadığınız, yemek yapmadığımız, cam silmediğiniz, bizden daha başarılı bir kadın gördüğümüzde, aklımızdan mutlaka o kadının kariyer yoluna eşlik eden “şüpheci” cümleler geçirdiğimiz, örtülü bir kadının kendi emeğiyle bir araba alamayacağını ancak çeşitli iktidar odaklarının çıkarlarından beslenerek bir araba edinebileceğini düşündüğümüz, bir kadının güvenliği için nasıl giyinmesi gerektiğini öğütleyebileceğimize inandığımız, birbirini seven iki kadın gördüğümüzde mutlaka orada bir de erkek bulunması gerektiğini düşündüğümüz sürece hiçbir etek, hiçbir peruk, hiçbir selfie, hiçbir eylem işgali bizi aklamayacağı gibi kadınların hayatında da hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Biz bir fotoğraf karesini güzelleştirmekten çok o fotoğraf karesinde nasıl “daha güzel” çıkacağımızla meşgulüz. Bu meşguliyetin “iyi niyetle yapılması” bile kadınların yaşamından çok bizim yaşamımıza değer katıyor. Bu iyi niyetli muhafızlık bile bir egemenlik ilişkisinin sonucu değil mi? Kadınlar adına konuşmak durumunda kalmamızın ve bunu “zevkle yapmamızın” nedeninin “biz erkekler” olduğunu göremeyecek kadar “erkek” değil miyiz?
 
Ne kadınlık sandığımız gibi “mini etek giyememekten, dolmuşa tek başına binememekten” ibaret bir varoluş ne de erkeklik “ben erkek değilim” dediğimizde kolayca soyunabileceğimiz bir giysi. Kadınlık da erkeklik de en basitinden karanlık bir sokakta arkamızdan yürüyenin bizi ne olarak gördüğü, bizim onun ayak seslerinde ne duyduğumuzdur. Eğer o karanlık sokakta önde yürüyen bir kadın değilsek, o ayak sesleri kulaklarımıza hayatımız boyunca ürkmek zorunda bırakıldığımız her şeyi taşımıyorsa,  öyle iki sloganla bir etekle bu deneyimin yakınından bile geçemeyiz. O nedenle ille de kadınlar için bir şey yapmak istiyorsak, kadınların sözünü ve eylemini işgal etmek yerine, biraz susmayı deneyerek, biraz susup, bizi bir suç/işgal şebekesine dönüştüren özgüvenimizle hesaplaşmayı deneyerek işe başlayabiliriz.
 
Şimdi biraz susalım lütfen! Tıp! (etha)