İnsan Hakları / Sağlık

“Özgecan’ın en büyük mirası utanç duygusunu iade etmek olacak”

Cuma, 20 Şubat 2015
Feminist psikoterapi ne gibi olanaklar sunuyor? LGBT intiharlarının önüne geçmek için neler yapılabilir? Utanç duygusunu reddetmenin politik anlamı ne? Yrd. Doç. Dr. Psikoterapist Yudit Namer, kaosGL.org’a anlattı.
 
“Feminist psikoterapiyi kimse öğretmiyor”
 
İlk olarak, feminist psikoterapiyle nasıl tanıştığınızı merak ediyorum...
 
Benim feminist psikoterapiyle tanışmam, ders vermeye başladıktan sonra oldu. Çünkü hiç kimse öğretmiyor. Ne lisansta, ne yüksek lisansta, ne doktorada... Ben yüksek lisansımı yurtdışında aldım, orada da yoktu. Kitapların en son bölümünde yazıyor feminist terapi, ders programında da var ama işte tatil oluyor, bir şey çıkıyor ve son haftaya kaldığı için hiçbir zaman konuşulmuyor. En sona bırakılan mesele oluyor her zaman. Bir tek aile terapisi içerisinde, o da konunun bir yerinde geçti diye hatırlıyorum. Onun dışında benim kendi eğitimimde çok da fazla gördüğüm bir şey değildi. Ne zaman ki psikoterapi dersi vermeye başladım, elime bir kitap geçti. Dedim ki burada böyle bir şey var, bunu da anlatmak lazım. Ve ilk haftaya taşıdım. Son hafta değil de ilk hafta oldu. Onu anlatırken kendi yaptığım pratikle bir bağ kurmam mümkün oldu. Son 4-5 yıldır ben bu konuyla ilgili bir şeyler yapıyorum, onun dışında yaklaşık 10 yıldır terapistim. İlk yarısında yoktu yani.
 
“Feminist psikoterapi güç ilişkilerini konuşulur hale getiriyor”
 
Feminist psikoterapi dendiğinde ne anlamalıyız?
 
Diğer psikoterapi yöntemleri güç ilişkisinden çok fazla bahsetmiyor. Yani dünya sanki terapi odasında ibaretmiş gibi. Sanki dışarıda bir şeyler olmuyormuş, sanki danışan bir şey getirdiği zaman sadece kendi biricik dünyasının içinden bir şey getiriyormuş, sanki terapist kendi dünyasından hiçbir şey getirmiyormuş gibi, öyleymiş gibi yapıyoruz aslında terapi odasında. Oysa dışarıda bir hayat var. Bunu zaten en fazla Gezi esnasında  fark ettik. Ben eylemden geliyorum, danışan eylemden geliyor (gülüyor). Perişan haldeyiz ama dışarıda bu yokmuş gibi konuşuyoruz. O kendi bireysel dünyasından bir şey anlatıyor ama dışarıda ikimizin de parçası olduğu büyük bir hareket var ve o zaman fark ettim ki o dışarıyı da içeriye almak gerekiyor çünkü bizim içimize giriyor o bir şekilde. O zaten penetre etmiş vaziyette ama yokmuş gibi konuşuyoruz. Sanki terapide çok bireysel şeyler konuşmak gerekirmiş gibi. Feminist terapi bunu görünür yapıyor.
 
Herkes kendi kimliğiyle, deneyimiyle bir şey taşıyor, herkes farklı güç ilişkileri içerisinde. Terapinin kendisi bir güç ilişkisi zaten. Her şeyi bilen uzman, uzmandan yardım isteyen biri... İster istemez hiyerarşik bir ilişki. O ilişkiden de bahsetmiyoruz. Sanki ortada hiyerarşik bir şey yokmuş gibi yapıyoruz ki var. Onu da eşitlikçi bir yere taşımak mümkün. Biri para veriyor, biri para alıyor falan. O paradan da hiç konuşmuyoruz. Herkes seans bittikten sonra gözlerini hafifçe kenara kaçırarak o parayı alıp olmamış gibi yapıyor falan. Bunun üzerine de hiç konuşmuyoruz. Hepimiz birtakım güç ilişkilerinin bir parçasıyız, bunu da taşıyoruz. Sadece ilişki dinamikleri değil, o daha büyük sistemin de içerisinde var oluyoruz. Feminist terapi biraz onu görünür kılıyor, onu konuşmayı mümkün kılıyor. Terapist de o sistemin, o toplumun bir parçası ve aslında konumu gereği danışanı mağdur etmeye ve gücünü kullanmaya çok yatkın olabiliyor. Kuralları terapist belirliyor çünkü. Ya da şu saatte başlayacak, şu saatte bitecek diyor. İşte seanslar arasında bana ulaşabilirsin ya da ulaşamazsın. Bazı terapi ilişkilerinde bunu konuşmak hiç mümkün olmuyor. Feminist terapi sayesinde bu konuşulur hale geliyor.
 
“Mücadele, parçalanan iç dünyayı bir arada tutuyor”
 
LGBT Ruh Sağlığı Atölyesi’nde aktivizmle terapi arasında bağ kurmanızı çok ilginç bulmuştum. Bu konuyu biraz açmanızı isteyeceğim.
 
Aktivizmin kendi başına terapötik olmasından kasıt, içeri bu kadar giren, bu kadar iç dünyayı parçalayan mekanizmanın karşısında durmanın o iç dünyayı toparlayıcı bir tarafı da var. Benim hakkımı ihlal eden sistemin karşısında durursam o hak ihlalinin benim içimde yarattığı parçalanmayı da bir şekilde toparlamam mümkün oluyor. O olmadığı zaman, o başkaldırı ya da karşı durma olmadığı zaman, o parçaları kendi başına, başka hiç kimseden destek almadan toparlamakta zorlanabiliyor insan. Dayanışmayla beraber, insan yalnız olmadığını ve güçlü olabileceğini hissediyor ve aktivizm bir anlamda bir savunma mekanizmasına dönüşebiliyor. O kaosu tutacak bir şeye ihtiyaç var. Ne mücadelesi olursa olsun mücadelenin kendisi onu tutacak bir ortam yaratıyor.
 
“Politik olmak risklere karşı kontrol sağlıyor”
 
Tam tersine, zaman zaman aileler çocuklarının cinsel yönelimini ya da cinsiyet kimliğini kabullense de onların kendi hakları ve özgürlükleri için mücadele etmesini istemiyor.
 
Genel olarak o politik olma hali çok tu kaka bir şey ya... Korumacı bir taraf da var orda. Politik olmak insanın kendini riske açması anlamına da geliyor. Ama politik olmanın o riski kontrol etmek gibi bir özelliği var. İnsan apolitik olunca başına gelen bir şey çok kontrolsüz bir süreç olarak ilerleyebiliyor.
 
Sokağa çıktığımızda hepimizin başına her an her şey gelebilir. Bir nefret suçunun nesnesi olabiliriz. Ama o aktivizm, orada değil de burada mücadele et şeklinde bir davet çıkarıyor ve o süreci de kişinin kontrol etmesini sağlıyor. Hâlâ hepimiz sokağa çıktığımızda o tehdit altındayız ama bir arena göstermek insana iyi geliyor. Orada mücadele etmeyeceğiz, burada mücadele edeceğiz, benim olduğum yere geleceksin. Bu çok güçlendirici bir şey kendi başına.
 
“Ayrımcılık sağlığa zararlıdır”
 
Ayrımcılığın ciddi ruh sağlığı sorunları yarattığı söyleniyor. Ayrımcılığı bir sağlık meselesi olarak nasıl ele alabiliriz?  
Ayrımcılık, çok temelde bir sağlık sorunu. İnsan ne kadar ayrımcılığa uğrarsa temelde bağışıklık sistemi zayıflıyor. Şöyle çalışmalar var, sıradan bir grip bile ayrımcılığa uğrayan kişilerde 4-5 gün daha fazla sürüyor. Daha ruh sağlığı kısmına bile gelmeden, insanın burnu bile daha uzun süre akıyor. Çünkü mütemadiyen gelebilecek potansiyel tehditlerle baş etmekten bağışıklık sistemi çok zayıflıyor. İnsan bunun doğrudan farkında ya da bilincinde olmayabiliyor ama sürekli o mücadeleye hazır olma hali bağışıklık sistemini çok zayıflatan bir şey. Ayrımcılık genel olarak sağlığa zararlı.
 
Ruh sağlığı açısından da intihar riskini, depresyonu, kaygıyı çok artıran bir şey ve çok da reel bir temeli var. İnsanın çok da zihninde kurguladığı bir şey değil gerçekten. Nelerle karşı karşıya olduğunu fark ettiği zaman insanın gerçekten depresyona girebileceği ve kaygı duyabileceği reel kaygılardan bahsediyoruz. O açıdan ayrımcılık ciddi bir risk faktörü. O nedenle, herhangi bir ruh sağlığı çalışanıyla bir çalışma yürütmenin güçlendirici, bütün bunlarla baş etmeyi kolaylaştırıcı bir tarafı var. Feminist terapinin burada getireceği şeylerden biri önce bunun farkına varmak çünkü LGBT özelinde kişi zaten hayatı boyunca senin kim olduğun utanılacak, suçluluk duyulacak bir şey gibi bir mesajla büyüyor. Aileler bunu bilerek de yapıyor ya da bilmeden, kendisi utanarak o utancı çocuğuna geçirmiş oluyor. Haliyle LGBT’lerin utanç ve suçlulukla büyümüş olma ihtimali daha yüksek. Bazen “ben yanlış değilim” demek tek başına yeterli olmuyor. O kadar içe işlemiş, o kadar erken yaştan itibaren başlamış bir şey ki ona dair bir çalışma yapmak gerekiyor. Bunun dışarıdan içe verildiğini, çok içselleştirildiğini ama kişinin özünün bir parçası olmadığını bir şekilde çalışmak gerekiyor. Feminist terapinin en güçlü tarafı bu. Dışarısı nasıl içerisi oluyor? Hangi süreçlerle dışarısı içerisine dönüşüyor ve içeriyi bu dışarıdan temizlemenin yolu ne? Ne kadarı bana ait, ne kadarı dışarıdan gelen bir şey? Feminist terapi, bu açıdan diğer yönelimlerden daha iyi çalışılan bir terapi biçimi.
 
“İntiharlara karşı ulaşılabilir olmak önemli”
 
LGBT intiharları hem dünyada, hem de Türkiye’de acil bir mesele haline geldi. İntihar düşüncesinde olan insanlara nasıl destek sunulabilir?
 
Yapılabilecek en önemli şeylerden bir tanesi, zaten derneklerin varlığı da o, gidilecek bir yer, konuşulacak insanlar var meselesi. Ama intiharı artık ciddi ciddi düşünmeye başlamış biri için evden dışarı çıkıp oranın kapısını çalmak çok büyük bir adım olabiliyor. Zaten belli bir çaresizlik, umutsuzluk kaplamışsa insanın içini, kalkıp oraya gidip tanışana kadar iş işten geçmiş olabiliyor ve insan daha fazla umutsuzluğa ve çaresizliğe kapılmış olabiliyor. Yapılabilecek şeylerden bir tanesi ulaşılabilir olmanın yollarını bulmak. Kalkıp oraya gitmek dışında hangi yollar var?
 
Telefon hattı bir seçenek olabilir mi?
 
Telefon hatları enteresan şeyler. Telefon hatları var olunca insanlar çok fazla aramıyorlar ama sırf onun varlığını bilmek bile kurtarıcı olabiliyor. İstersem arayabilirim. Benim bir ara çalıştığım bir merkezde telefon hattı kurmamız gerekmişti. Orada çalışanlardan biri intihar etmişti ve bunun kuruma ciddi bir yansıması olmuştu. Bir telefon hattı kurduk. 24 saat nöbetleşe tuttuğumuz bir hattı. Arayan 2-3 kişi oldu. İnsanların söylediği, sırf var olduğunu ve istersem arayabileceğimi bilmek yeterli oldu, şeklindeydi. Onun varlığı önemli. İnsanın ulaşabileceğini bilmesi önemli. Mümkün olabildiğince ulaşılabilir olmak ve bu ulaşılabilirliği göstermek önemli.
 
İntihar belirtileri neler?
 
Bir insanın intihar düşüncesinde olduğunu önceden fark etmemiz mümkün mü?
 
Birtakım belirtiler var. Her zaman değil. Her zaman bir insanın intihar edeceğini önden bilmeye ya da tahmin etmeye imkân yok ama bazen var. Bazen insanlar sinyal verebiliyorlar. Birtakım işaretler, ipuçları verebiliyorlar. Genel olarak onların da ne olduğundan haberdar olmak mümkün. Bir vedalaşma eğilimi görüyoruz mesela. Bu çok ufak tefek olabilir, görüşürüz dedikten sonra ya belli mi olur demek gibi. Biz çok düşünmeden söylüyoruz çünkü hadi yarın görüşürüz diye, bir şekilde bir sonraki halde görüşeceğimizi varsayıyoruz. Üzerine düşünmüyoruz. Ama insanın aklında intihar planı varsa o öyle demiyor. Yani o dile dikkat etmek lazım. Bir daha görüşecekmişiz gibi davranıyor mu? Her zaman görülmeyen bir çökkünlük, bitkinlik, karamsarlık var mı? Bunlardan haberdar olmak, her zaman görülmeyen ama bazen görülen intihar belirtilerinin ne olduğunu bilmek iyi olabiliyor. Bazen de tam tersi, insan karar verdikten sonra daha evvel o kişide görmediğiniz bir rahatlık, dinginlik, her şey tamam, her şey yolunda gibi bir hal de olabiliyor. Önemli olan, farklı bir şey var mı? Daha evvel görmediğiniz, fark etmediğiniz farklı bir şekilde davranıyor mu, ilişkileniyor mu? Bu önemli bir belirti.
 
Belirtilerden haberdar olmak ve ulaşılabilir olmak mühim. Bazen de insan karar verdikten sonra yapabilecek bir şey olmuyor. O kişinin yakınlarının, etrafındakilerin, tanıdıklarının suçu kendinde aramamaları gerekiyor. Bazen insanı o yoldan döndürmenin çok bir yolu olmayabiliyor. Şimdi ne yapabiliriz demek daha mühim oluyor.
 
“Akran grubuyla beraber olmak, anlaşılmak özgüveni artırıyor”
 
İntihar kadar konuşulmayan bir de özgüven eksikliği meselesi var. Kişinin kendini yetersiz hissetmesine, tam katılmamasına, kendini olduğundan daha az görmesine ilişkin neler yapılabilir?
 
Herhangi bir şeyde zorlanıldığında onu pratik etmenin çok ciddi bir katkısı var. Bir insanın sosyal kaygısı varsa, bununla baş etmenin yolu sosyal ortamlara girmek, kendini mümkün olduğunca maruz bırakmak. Özgüven meselesinde de öyle bir durum var. Tabii ki yetiştirilmeden gelen, sürekli bir normal, iyi hissettirilmemekten gelen bir temeli var.
 
Aktivizmden bir diğer kasıt, insanın akran grubunu bulması. Çünkü insan ancak akran grubuyla, aynı dilden konuştuğu, benzer deneyimler yaşadığı insanlarla yapabiliyor bunu. O akran grubuyla beraber olmanın ve anlaşılmanın kendi başına özgüveni artırmak gibi bir meselesi var. Bir de onu aslında çoğu insan bir şekilde yapıyor fark etmeden de olsa. Özgüvenliymiş gibi davranmanın kendisi de bir noktadan sonra o özgüveni getiriyor. Bunu çoğu insan biraz böyle narsistik bir savunmayla da yapabiliyor.
 
Madi kültürü bununla alâkalı olabilir mi?
 
O da yollardan bir tanesi gerçekten. Bana saldırmadan ben saldırayım. Benim açığımı başkası bana göstermeden ya ben açığım neyse söyleyeyim ya da ben önce onun açığını göstereyim. Orada bir –mış gibi yapmak iyi bir başlangıç yolu.
 
“Aile olmuyorsa, ikame aile”
 
Peki, ailelerin LGBT çocuklarına yaklaşımı özgüvenlerini belirleyebilir mi?
 
İster istemez. Anneyle babayla kurulan ilişki özgüveni çok belirleyen bir şey. Ama bu herkes için geçerli. İkame aile yaratma konusunda fena değiliz. Doğduğumuz ve geldiğimiz aile bize onu vermiyorsa, biz bir noktada bir şekilde bize o güveni verecek aileyi bir yerden buluyoruz. Çoğunlukla arkadaşlardan, bazen kuzenlerden bir yerlerden oluşuyor. Yine aktivizmin içinde barıntırdığı öyle bir şey var. İnsan mücadele ederken, bir şeyle çatışırken farkında olmadan bir aileye dönüşebiliyor. Benzer bir uğraş için çabalamak, mücadele etmek aile yapıyor insanı. Zaten aileyi de öyle tanımlıyoruz. Bir ünite olmak aile. Benzer bir şeye karşı durmak, mücadele etmek de insanları aile yapıyor. Aile olmuyorsa, ikame aile (gülüyor). Kaos’un da, başka derneklerin de yapabileceği en önemli şey aileyi sağlamak. Ki zaten öyle bir işlevi oluyor, bunun için çok da zorlamaya gerek yok. Birlikte hareket edilince o organik bir biçimde oluşuyor zaten.
 
“Utanç devletin bizi kontrol etmek için kullandığı bir duygu”
 
Özgecan Aslan cinayetiyle birlikte kadına yönelik şiddet hiç olmadığı kadar gündemde yalnız tartışmanın ucu cinsel suçlara maruz kalan kadınları utandırmaya kadar gidebiliyor. Kadınlar üzerinde yaratılmaya çalışılan utanç duygusu nasıl aşılabilir?
 
Utanç çok yerleşik bir şey. Enteresan bir duygu. Başkası bizi utandırmadan biz utanmayı öğrenemiyoruz. Sadece öğrenilen bir duygu yani. İnsanın içerisinden gelen bir duygu değil bu. Anneniz babanız yapıyor bunu zaten ilk. O yüzden bunu bilmek önemli. Duyguları tanımak da o açıdan önemli. Utanç da önce anne-babanın, devletin, sistemin, bizi kontrol etmek için kullandığı bir duygu. Bizi utandırıyor ki biz konuşmayalım, kendimizi çok fazla göstermeyelim, çok fazla kafa tutmayalım, diklenmeyelim. Bu yüzden icat edilmiş bir duygu. Toplumlar böyle dönüyor. Sesini çıkarmasını istemediğin insanı utandırıyorsun, o da zaten artık sesini çıkarmaktan vazgeçiyor, otosansür uygular hale geliyor.
 
Utancın da politik bir duygu olduğunu her yerde söylemek, bağırmak gerekiyor. Utanç doğal, organik bir duygu değil. Utanç ötekinin bize yaşattığı bir şey. Utanmamak, o tuzağa düşmemek de en politik eylemlerden birisi. O duyguyu mümkünse reddetmek... Geri iade etmek yapılabilecek en önemli şeylerden biri. Bu bana ait değil, bunu bana sen yaşatıyorsun demek. Utandırmak hakikaten bir kontrol etme aracı. Özgecan’ın arkasında bıraktığı en önemli mirası utancı geri iade etmek olacak. Utanç dönüşecek artık. Kadınlar kabul etmiyorum bu duyguyu, hesaplaşacağım bu duyguyla demeye başladı. Hemen olmayacak, çok içimize işlemiş bir şey çünkü ama dillendirmeye başlamış olmak bile çok önemli.