İnsan Hakları / Aile

Aile dışında hayat var!

Cuma, 6 Mart 2015
Kan bağı temelli, üreme odaklı heteroseksist aile bizi ne özgürleştirir, ne de güçlendirir; bize ancak mutsuz bir hayat vaat edebilir. İhtiyaçlarımızın daha eşit, daha özgür, daha kolektif biçimlerde karşılanması mümkün.
 
Sosyalist Feminist Kolektif olarak Şubat 2013’te başlayan  “Aile dışında hayat var” kampanyamızın metni “Biz kadınların hayatları patriyarkal (ataerkil) kapitalist sistem altında her dönem zordu. Bize modern çekirdek aile içinde sunulan en iyi seçenek, karşılıksız ev ve bakım emeğimizin yanı sıra düşük ücretli ‘kadın işleri’nde çalışarak aile yaşamının idame ettirilmesinde destek güç oluşturmak oldu. İçine sıkıştırıldığımız ücretli emek-ücretsiz emek kıskacı, eve ek gelir getirsek de aileden, kocalardan bağımsızlaşmamızın önünde hep bir engel oluşturdu” cümleleriyle açılıyor.
 
Kadınların en az 5 çocuk doğurmasını hayal eden dönemin başbakanın “kutsal ailesi,” her gün kadın cinayeti haberleriyle uyandığımızı düşünürsek, daha çok şöyle görünüyor: Maddi kazanç sağlayıp içinde kendi de yaşamıyormuşçasına “evin geçimini sağlamak”la övünen ve buradan hareketle iletişim becerilerinin yerine şiddeti koyan bir erkek; ilgili erkeği sabah işe gönderip ardını toplayan ve çocukların – ne kadar çok, o kadar iyi - okula vaktinde,  gerekli tüm ihtiyaçları sağlanmış bir biçimde gitmesinden “sorumlu,” varsa hastalara ve yaşlılara da bakacak bir kadın. Elbette ki hayatlarımız “kadın erkek eşitliğine inanmadığını” hem de kadın örgütleriyle yapılan bir toplantıda en ufak bir tedirginlik belirtisi bile göstermeden söyleyiveren bu eski başbakandan önce de zordu. Fakat bütün itirazlarımıza rağmen devletin her biriminden kadın erkek eşitliğini silmeye çalışan bir anlayışla işimiz çok daha zor.
 
“Aile dışında hayat var” kampanyası ile ücretsiz temizlikçiliğe, hasta bakıcılığa, terziliğe, iyi eş, iyi bakıcı, iyi anne, iyi kadın rollerinin tümüne karşı dolaysız ve ısrarla söz söyledik. Evet, sözümüz netti. Önce uysal birer kız çocuğu, sonra giyeceği eteğin boyunu bile aile onayından geçirip öyle giyebilen genç bir kadın, daha sonra sebatkâr bir eş ve nihayet aşçı, temizlikçi ve hasta bakıcı becerilerinin tümüne sahip bir anne olmamızın beklendiği bu düzende, sözümüzün netliği kimilerinin kafasını karıştırdı. Oysa bize dayatılan heteroseksüel çekirdek ailenin tek meşru yaşam biçimi olduğu düşüncesini reddetmemiz ve kimseye çocuk borcumuzun olmadığını haykırmamız, kadınların mahkûm edildiği hayatlara, yani kendi yaşamlarımıza bakıp belirlediğimiz doğrulardı.“Aileye mahkûm olmanın anlamı ise, psikolojik, fiziksel, cinsel erkek şiddetine mahkûm olmak ya da bu tehditle yaşamak hep bildiğimiz gibi...”
 
Gazetelerin 3. sayfaları dâhil ulaşabildiğimiz medya araçlarının tümü, aileye mahkûm olmanın anlamını tam da bizlerin vurguladığı yerden –sorunlu yöntemlerle bile olsa– doğrularken, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı (ki bu bakanlık,  tüm itirazlara rağmen isminden “kadın”ın çıkarıldığı bakanlık oluyor) hazırlık aşamasında görüşlerini aldığı 250 kadın grubunun önerilerini hiçe sayıp Şiddet Yasası’nı etkisiz hale getirmekte nedense hiçbir sorun görmedi.
 
“Erkek egemenliğinin kadınları denetim altında tutarken en güvendiği kurum kuşkusuz aile.”
 
İktidarın hayatlarımıza müdahale etme çabaları kürtajı yasaklama girişimleriyle devam etti. Diyanet İşleri’ne bağlı müftülükler“aile sorunlarına çözüm getirme” adı altında, neredeyse yalnızca kadınlara “hizmet” veren Aile İrşat Büroları kurdu. Yetmedi, boşanacak çiftlere “Aile Ombudsmanlığı” adı altında boşanma kararları tekrar tekrar sorgulatılmaya başlandı. Böylece“biz muhafazakâr bir partiyiz, aile yapımızı güçlendirmemiz lazım” söylemlerinin gereği de yerine getirilmiş oldu.
 
Aile üzerinden kadınlara yapılan bütün bu saldırılar karşısında biz feministler de “Aileye bağımlı değiliz, muhtaç değiliz; sevgi için de, dayanışma için de aile şart değil. Kan bağı temelli, üreme odaklı heteroseksist aile bizi ne özgürleştirir, ne de güçlendirir; bize ancak mutsuz bir hayat vaat edebilir. İhtiyaçlarımızın daha eşit, daha özgür, daha kolektif biçimlerde karşılanması mümkün” diyerek konumumuzu belirlemiş, büyütmek istediğimiz bu mücadeleye dair ilk sözümüzü bir kampanyayla söylemiş olduk. Elbette, bu sözün hayattaki karşılığını örmenin zor olduğunun, daha alınacak çok yol olduğunun farkındaydık. Dedik ya, bu ilk sözümüzdü; başka bir hayatı aramak için kalenin bekçilerine karşı bir isyanın başlangıcıydı aslında:“Aile yıkılmayacak kale değil. Aile dışında hayat var!”
 
*Bu yazı ilk olarak Kaos GL dergisinin “Aile” dosya konulu 139. sayısında yayınlanmıştır.