Yaşam

Adem Cinselliğinde Mahrem Alan

Pazartesi, 27 Mart 2006
Haber: Kaos GL
‘Yazılı veya görsel kaynakların bize ulaştığı kadarıyla, Antik Yunan toplumundan bu yana biliniyor ki birtakım kurallara bağlanan, baskı altına alınan, normlara dayandırılan cinsellik ancak toplumun değer yargılarının kuşattığı bir alan olarak biçimleniyor.’ Sermet Güngör’ün kaleminden.

KAOS GL

İnsan topluluklarının bilinen tarihi, cinselliği değişen ölçülerde kurallara bağlayarak yaşadığını gösteriyor. İlkel toplumlardan günümüz toplumlarına kadar gelen bu kurallar süreç içinde daha belirgin ve keskin bir karakter kazanmıştır. Doğal bir edim, bir içgüdü olarak yaşanılan cinsellik, zamanla sınırları, boyutları çizilen bir alana dönüşüyor.

Yerleşik, işbölümünün olduğu toplumlar da mahrem alan diye tanımlayıp bireye ait dokunulmaz, girilmez, kapalı, olağan dışı durumlar haricinde karışılmaz diye belirledikleri cinselliği, tarihin uzunca bir döneminden beri değişen boyutlarda baskı altında tutmuşlardır. Yazılı veya görsel kaynakların bize ulaştığı kadarıyla, Antik Yunan toplumundan bu yana biliniyor ki birtakım kurallara bağlanan, baskı altına alınan, normlara dayandırılan cinsellik ancak toplumun değer yargılarının kuşattığı bir alan olarak biçimleniyor. Toplumun değer yargıları nasıl oluşuyor sorusunu açık bırakarak şu saptamayı da ekleyelim: Cinsellik alanı kendi dışındaki normlarla o denli sıkıştırılıyor ki kendini meşru kılacak geçmişteki benzer örnekleri lanetlerken, bilimsel göstergelerde sağduyu tezgahından geçiriliyor. Doğrudan bir biçimde modern zamanlar boyunca bilimselliğe ters düşmeyecek değer yargılarının geçerlilik kazanmasına uğraşıldığı halde eşcinselliğin fizyolojik temeli çoğu toplumda kuşkuyla karşılanıyor. Ya da tedavi edilmesi gereken bir hastalık diye nitelendirilip psikiyatrinin silahına hedef gösteriliyor.

Yatay zaman diliminde farklı toplumlarda veya dikey zaman diliminde aynı toplumlarda cinselliğin çok farklı haller aldığı görülüyor. O halde bütün bu farklılıkları geçerli kılan bağlamları anlamaya çalışmamız, izah edilebilirliğine bakmamız boşuna olmayacaktır. Örneği eşcinselliğin talihsiz seyrine şöyle bir göz attığımızda, onun onaylanan bir cinsel davranış döneminden sonra lanetlendiğini; kişiyi saygın kılan cinsel tercih pozisyonundan çıkıp kısıtlamaların, giderek yasaklamaların konusu haline geldiğini görürüz. Anlamakta, izah etmekte zorlandığımız yani, anlamlandırma değerlendirme farklılığını kazandığı dönemlerin uzun zaman aralıklarını kapsamıyor oluşudur. Sokrates'in döneminde yaşanılması neredeyse zorunlu, kişiyi ayrıcalıklı kılan eşcinsellik, bir sonraki kuşak içerisinde yetişen Aristoteles ve çevresindekiler tarafından şiddetle eleştirilir. Aristoteles'in kendini haklı çıkarmaya çalıştığı savlarında, eşcinselliğin doğal üremeyi içermeyişi savunulur. Sokrates ise zihinsel üretimi (kadınların gerçekleştiremeyeceğini düşündüğünden) ve hazzı temele aldığından, cinselliği sadece çocuk doğurmayla sınırlayıp, kadınlarla yaşanılacak bir edim olarak görmüyor. Ancak tarih Aristoteles'in görüşlerinin yaygınlık kazanması ve kural koyucu temel sağduyu öğesi olma yönünde işliyor.

Eşcinsellik ise yasaklanmış bir ardcinsellik alanı olarak varlığını sürdürüyor. Bu bakış açısı değişikliğinin nedenlerini, elbette ki o günkü Yunan uygarlığında, maddi yaşamın yeniden üretimi sürecinde belirlenen çeşitli toplumsal düzeylerde aramak gerekir. Toplumsal rolleri, kurumları, kısacası bütün bir yaşantıyı etkileyecek değişikliklerin olduğu muhakkak. Her ne olursa olsun, ortaya çıkan değişikliğin iddia edildiğinin aksine insanın doğasına uygunluğu tartışmalıdır. Her iki görüş de kişinin kendi, tercihini zorlayıcı, sınırlayıcı normlar olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Başta söylendiği gibi mahrem alan olarak tanımlanan cinsellik, aslında dışarıdan getirilen bir belirleme, bir sınırlamadır. Bu nedenle herhangi bir toplumun, herhangi bir döneminde cinselliği belirleyen usûl ve yöntemler meşruluklarını egemen değerlerden aldıkları için, kişilerin kendi iç zenginliğini ve eğilimlerini yansıtmıyor. Tek başına yaşanılması mümkün olamayacağından dolayı toplumsal bir varlık olan insanın cinselliği de dışardan her ne adına olursa olsun (biyoloji, fizyoloji, ahlak, modernlik vs...) konulan, "toplumsallaştırılan" cinsellik reddedilmelidir. Kişinin kendi tercihi olması gereken cinsellik hiçbir sınırlamaya tabi tutulamaz. Hele bu sınırlamalar ahlak adını alıyorsa hiç.

Eşcinselliğin altın çağını yaşadığı Antik Yunan'da ahlak anlayışının egemen öğesi olarak M. Foucault'nun şu saptaması, hem bu yazıda söylenenleri somutlaması bakımından hem de bir öneri olması bakımından oldukça ilginç:

‘Yunanların gözünde, ahlaksal olumsuzluğu en mükemmel biçimde simgeleyen, tabii ki her iki cinsten de hoşlanma ya da kendi cinsini karşı cinse tercih etme değil, hazlara karşı edilgen olmadır.’

''M. Foucault, Cinselliğin Tarihi II
Çeviren: Hülya Tufan, İstanbul, 1986, s.96''