Yaşam / Din/İnanç

Orta Doğu’da kadın direnişleri ve Tanrıça İnanna’nın dışlanan bedeni

Pazartesi, 23 Mart 2015
Orta Doğu’daki Tanrıçalar üzerinden natrans kadının özgürlüğünü ve varoluş biçimlerini tartışmaya açmak patriyarkanın tarih okumamızı körelten engellerine takıldığı zaman beklenenin tam aksi yönünde parçalanmış, organsızlaştırılmış ve soyutlanmış bir natrans kadın betimlemesini biz onu daha fark etmeden olumlamamıza neden olur.

Özellikle İŞİD’e direnen Rojavalı Kürt kadınlarından sonra Orta Doğu’nun tanrıçaları ve direnen kadın figürleri arasında güçlü benzerlikler kurulduğunu, natrans kadınların inşa ettikleri kadın direnişinin yüceltildiğini, hatta varoluşlarının mitolojik göndergelerle kutsandığını görüyoruz.

Natrans Kürt kadın ve Tanrıça oluşlarının birlikte sıkça tekrarlanması Rojava direnişi ile başlamadı. Ancak Rojava ile bu özdeşlik güç kazanarak daha fazla dile getirilir oldu.

Tanrıça olumlamasının ve bunun natrans kadın direnişi ile özleştirilmesinin temellerini Abdullah Öcalan’ın birçok yazısında bulabiliriz. Çünkü Abdullah Öcalan Orta Doğu tarihine dair yaptığı çıkarımlar ve kadın özgürleştirilmesi üzerinden kadın/Tanrıça yakıştırmasını fikirlerinde önemli bir yere konumlandırıyor.

Ortadoğu’da Uygarlik Krizi ve Demokratik Uygarlık Çözümü kitabında Abdullah Öcalan şöyle diyor : “Sümer zigguratlarına tanrıça olarak giren kadın, tapınak fahişesi olarak çıkar.” Sadece Abdullah Öcalan’ın değil Ortadoğu’daki kadın mücadelesine dair yazılar yazan veya teoriler ortaya koyan birçok kişinin Tanrıça ve kadın söylemlerini yan yana getirmeye çalıştığını görebiliyoruz ancak bu yan yana getirme, özdeşlik kurma, benzetme süreci Öcalan’ın yazısında olduğu gibi Tanrıça/kadın ve fahişe zıtlığı üzerinden kendini var ediyor.

Ortadoğu kadın direnişleri ve Tanrıça kültü arasında bulunmaya çalışılan kuvvetli bağlantının sorunsalı tam da burada yatıyor: Mitolojinin içine yerleştirilmiş natrans bir kadın bedeni ve bugün hayata tekabül eden görülebilir natrans kadın bedeni.
 
Onurlu bir tanrıça olarak tapınaklara girdiği varsayılan kadının süreç içerisinde alçaldığı iddia ediliyor ve bu alçalma onun fahişelik eylemliği üzerinden kodlanıyor. Natrans kadınların ve fahişelik statüsünün toplumsal anlamıyla Sümer’de nereye tekabül ettiği başlı başına arkeolojik ve sosyolojik bir tartışmayı gerektiriyor ancak tarihsel bağlamından koparmadan salt Tanrıça imajlarına odaklanmamız bile kurulan özdeşliğin ne kadar eleştiriye açık olduğunu bizlere gösteriyor.

Ortadoğu’da görsel açıdan üretilen Tanrıça figürleri bedensel bir bütünlük taşırlar. Sümer’de İnanna, Akad mitolojisinde ise İştar olarak karşımıza çıkan doğurganlık, seks, fahişelik, yaratım ile anılan tanrıça tasvirlerinin göğüsleri ve vajinaları olduğu gerçeği Sümer ve Akad sanatında kendine yer bulur. Sadece görsel sanatlar da değil edebiyat içinde de tanrıçaların “dişilik” organlarına dair güçlü vurgular vardır.

Dumuzi ve İnanna arasındaki yakınlaşmaya dair antik metinlere bakılırsa İnanna’nın açık bir şekilde kendi vajinasını ve rahmini kastederek onu kimin dölleyeceğinden bahseder. (Samuel Noah’ın  Inanna, Queen of Heaven and Earth: Her Stories and Hymns from Sumer adlı eserinde bu erotik yakınlaşmanın uzun anlatımlarını bulmak mümkündür.)

Kaba anlamıyla Tanrıçaların vajinalarının olduğu gerçeği, hepimizin toplumsal hayatımızdan çok iyi bildiği üzere bir organa sahip olmaktan çok daha büyük sosyolojik, tarihsel, teolojik anlamlar taşır.

Farklı kültürlerdeki yaratıcı tanrıça betimlemeleri tıpkı görsel ve edebi sanatlarda vurgulandığı üzere onların dişilik organlarından, cinselliklerinden gelir. Bu anlamıyla tanrıçaların bedenleri bir bütünlük halinde, hem de bir çıplaklık ile önümüzde durur. Oysa Ortadoğu’da çizilmeye çalışılan savaşçı/kadın/gerilla/tanrıça özdeşliği bedenlerinin karından aşağısı yok edilmiş, sakatlanmış, cinselliği ötekileştirilmiş, giydirilmiş bir kadın imgesidir.

Bu başlı başına dişi Tanrıça kültünü yücelten pagan fikirlerin tam aksi yönünde duran ana akım Hristiyan bir görüştür aslında. Fahişe, doğurgan İştar’ın yerine konulan bakire Meryem kültünün güncel bir devamlılığıdır. Aradaki tek ve belki de en önemli fark üretilmeye çalışılan Ortadoğu kadınları ve tanrıça özdeşliğinin cinselliksiz, organsız, giyindirilmiş olmaları dışında silahlı olmalarıdır. Hatta bunu bir yönüyle “iffetini koruyan tanrıça Meryem kültü” olarak bile yorumlanabilir.

Vajinalarına, rahimlerine sıkça atıfta bulunulan tanrıçaların güçleri bizzat bedensel özgünlüklerinden gelmektedir, bu bağlamıyla güncel natrans Ortadoğulu kadın ile arasında kurulacak özdeşlik bedensel varoluş bütünlüğü sağlamadığı sürece havada kalmış ve çarpıtılmış bir özdeşlik olacaktır.

Tartışmanın önemli bir boyutu da tanrıçaların doğurganlığının fahişeliklerine içkin olduğu gerçeğidir. Sümer’de İnanna bizzat fahişelik benzetmesiyle doğurganlığın, bereketin tanrıçası olmuş ve ona atfedilen yüksek konumlar hep fahişeliğiyle anılmıştır. Dolayısıyla Ortadoğu’nun güçlü tanrıçaları vajinalı, rahimli olmak dışında fahişeydiler de ve fahişelikleri bu organlarına içkin bir şekilde anılırdı.

Bu bağlam güncel olarak üretilmeye çalışılan silahlı ama organsızlaştırılmış, bedensizleştirilmiş, direnen Ortadoğulu natrans kadın imajıyla özdeş algılanabilecek bir durum değildir çünkü Ortadoğu’daki hiçbir kadın hareketi fahişeliği kadim ve kutsal bir anlayışla ele almamaktadır.

Eko feminist bir özcülüğü yaratma tehlikelerini görerek ve bu tanrıça kültünü güzellemeyerek konuya yaklaşırsak göreceğimiz şudur ki Antik Sümer ve Akad tanrıça kültü ile bugün direnen Ortadoğulu kadın betimlemeleri arasında bir bağlantı kurmak mümkün değildir. Öcalan’ın veya daha birçok kişinin yazılarında belirttiği gibi Tanrıça olmak ve fahişe olmak kadim Ortadoğu Tanrıçaları için birbirine zıt durumları değil bizzat birbirine içkin ve birbirini besleyen varoluş biçimleridir. Bu Sümer ve Akad için Tanrıçanın düşüşü değil yüceltilmesidir.

Şöyle der İnanna: “Tanrılar serçedir. Ben ise bir şahin!” Onu diğer tanrılardan daha yüce bir yere getiren doğurganlığı ve doğurganlığına içkin fahişeliğidir. Eğer Ortadoğu Tanrıçalarına uzanan mitolojik bir hat açacaksak onların çıplaklığını, organsal bütünlüğünü ve elbette fahişeliğini birbirinden ayıramayacağımızı bilerek hareket etmemiz gerekiyor.