Kültür Sanat

Edebiyatta öteki olanın dışlanmışlığı

Pazartesi, 6 Nisan 2015
Haber: Nermin
Prof. Dr. Güzin Yamaner: “Ben edebiyatta cinsiyetçilik dendiği zaman, edebiyatta kadının dışlanmışlığı, edebiyatta öteki olanın dışlanmışlığı dendiği zaman en önemli problemler arasında profesyonellik meselesini görüyorum.”
 
Kaos Kültür Merkezi’nin yeni dönem etkinliklerinden “Sanat ve Heteroseksizm” temalı söyleşi dizilerinin beşincisi 10. Kadın Kadına Öykü Yarışması koordinasyon grubu tarafından Ahmet Taner Kışlalı Sanatevi’n de yapıldı. Başlangıcında 10. Kadın Kadına Öykü Yarışması duyurusunun da yapıldığı söyleşi, Prof. Dr. Güzin Yamaner ve Yrd. Doç. Dr. Jale Özata Dirlikyapan katılımıyla “Toplumsal cinsiyet ve edebiyat” üzerine gerçekleşti.
 
Feminist tiyatro alanına önemli katkıları olmuş aktivist ve akademisyenlerden biri olan Prof. Dr. Güzin Yamaner ve Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nde yüksek lisans ve doktora derecelerini alan, derleme ve çevirileriyle de bilinen Yrd. Doç. Dr. Jale Özata Dirlikyapan konuyu farklı perspektiflerden ele aldılar.
 
Neden bu noktadayız?
 
Prof. Dr. Güzin Yamaner bugünkü edebiyatta cinsiyetçiliği, heteronormativiteyi etkilediğini düşündüğü Antik Yunan tarihinden bahsetmenin bu konuyu anlamada önemli olduğunu aktardı. Yamaner konuya ilişkin saptamalarını şu sözlerle aktardı:
 
Önemsediğim konulardan bir tanesi, bugün anladığımız anlamda profesyonelliğin bundan tam 2500 yıl önce Antik Yunandaki kuruluşu. Çünkü ben edebiyatta cinsiyetçilik dendiği zaman, edebiyatta kadının dışlanmışlığı, edebiyatta öteki olanın dışlanmışlığı dendiği zaman en önemli problemler arasında bu profesyonellik meselesini görüyorum. Bu profesyonel olmanın altını açarsak, bir kere her şeyden önce kamusal bir edim gibi görünen, yazının dışında kalma meselesi var. 
 
Antik Yunan’da bir yarışma söz konusuydu. O yarışma devlet eliyle yapılan bir yarışmaydı. Ve “nitelikli” bir yarışmaydı. O niteliğe de sahip olacaklar, kuşkusuz egemen sınıfa daha yakın olanlar, rengi daha “temiz” olanlardı. Bunların hiçbirisi kuşkusuz bize göre değil, ana kabullere göredir. Hepsinin geldikleri sınıf belliydi. Ait oldukları yapı belliydi. Ve yazma biçimleri belliydi.
 
Şimdi bugüne geliyoruz. Bugün içinde bulunduğumuz inanılmaz büyük uçurumların en büyük nedenini yine orada görüyorum. Ben ötekilerin, kadınları da içine dâhil ettiğim, edebiyatın ana kanonunun içinde bulunamamalarının önündeki en büyük engellerden bir tanesi olarak yazı dışılık meselesini görüyorum.
 
O gün nasıl bütün öteki olanlar yazma ediminin dışında kaldılarsa bugün de aynı şekilde yazı dışılık bir şekilde devam ediyor. Her hak eden öteki metin, ötekilerin içinde bütün dişi metinleri algılıyorum. Kadınlar tarafından yazılmış olsun ya da olmasın. Cinsiyetçi olmayan, heteroseksizme direnen bütün metinlerin bugün gün ışığında olmamasının nedenini bütün o sanatın kamusallaştığı profesyonel olarak görüldüğü iyi edebiyat, iyi sanat üretenlerin otoriteler tarafından saptandığı yerde görüyorum.
 
Yayınevleri meselesi
 
Aslında bu prestijli yayınevleri meselesi 21. yüzyılın sorunu olarak görünüyor ama bu şekilde değildir. Virginia Woolf da bu meseleyle karşılaşmıştı. Elinin altında kocasının çok prestijli bir yayınevi vardı. Ama o direniyordu. Kendisi kabul görmek istiyordu. Virginia Woolf-James Joyce mücadelesine bakacak olursak, bizde de Adalet Ağaoğlu-Oğuz Atay mücadelesi gibi diyebiliriz. Daima kazanının, kabul görmüş, aklı başında olanın erkek yazar figürünün olduğu bir ilişki biçimi. Bu yüzden bu prestijli yayınevini geçemediğiniz sürece velev ki çok iyi öteki edebiyat üretimleri bulunsun, onu nasıl geniş kamularla buluşturacağız. Çok fazla mücadele edecek mesele var gibi duruyor.
 
Türk öykücülüğünde 1950 kuşağı: Nezihe Meriç ve Leyla Erbil
 
Yrd. Doç. Dr. Jale Özata Dirlikyapan 1950 kuşağı kadın edebiyatçıları Nezihe Meriç ve Leyla Erbil’in edebiyat alanında üretimleri üzerinden analiz ettiği toplumsal cinsiyet meselesine dair düşüncelerini şu şekilde aktardı:
 
Çoğunluğunun erkek olduğu bir kuşaktan bahsediyoruz. İçlerinde sadece iki kadın var. Sonrasında Tomris Uyar, Sevgi Soysal gelecek. Ama bu isimleri önceleyen kuşaktan bahsediyorum.
 
Nezihe Meriç ilk kez edebiyata kadın duyarlılığını getirdi. Nedir bu kadın duyarlılığı diye öykülerine baktığımızda kabaca ev işi yapan, çocuk bakan bir kadın tipidir. Bu kadın tipinin karşısında genellikle dönemin varoluşçuluk akımından etkilenen bunalıma giren bir kadın tipi bulunmaktadır. Ev işi yapan, geleneksel kadınlar hep huzurludur. Ama eğitim almış kadınlar ve ev işi yapmayan kadınlar bir huzursuzlukla boğuşmaktadır.
 
Öykülerin geleneksel anlayıştaki kadın imgesiyle çatıştığı, bu imgeyi sarsma cesaretini gösterdiği pek söylenemez. Ancak barındırdığı huzursuz, kendisini ve çevresini sorgulayan kadın karakterleriyle, kadına yüklenen toplumsal rolleri bütünüyle olumladığını söylemek biraz haksızlık olur.
 
Daha sonra sahneye Leyla Erbil gibi öfkeli, başkaldıran gür bir kadın sesi çıkacaktır. Nezihe Meriç ona biraz yolu açmıştır. Ama o dönem için tam da bunu yapacak cesareti gösterememiştir. Leyla Erbil dönemin erkek eleştirmenlerini çok ciddi biçimde afallatacaktır. Klasik dil bilgisi düzenine göre yazmıyor öykülerini. Bilinçli bir sapma mevcuttur. Eril dili tahrip etme çabası var. Cinsellik Leyla Erbil’in ilk öykülerinin temel meselesidir.
 
Eşcinselliğin edebiyatta görünümü
 
Eşcinsellik özellikle 1980 sonrasında edebiyatta daha çok görünür olmaya başlıyor. Ama Yakup Kadri’nin 1928 yılında yayınlanan Sodom ve Gomore kitabında da bu konudan bahsedilir. Mütareke döneminde İstanbul’da bulunan İngiliz subaylarından birisi eşcinseldir. Bir kadın da lezbiyendir. Tabi Yakup Kadri K. romanda İstanbul’un geldiği hali göstermeye çalışıyor. Ama o sahneleri nasıl keyifle anlattığını görüyorsunuz. Söyleyip geçmiyor adeta uzun uzun anlatıyor. Bu konuda Yakup Kadri K. üzerine yazılmış psikanalist çalışmalar mevcuttur.
 
Modernist edebiyatın, Türk edebiyatında başlangıcı Sait Faik Abasıyanık’ın özellikle son öykülerinde de eşcinsel izlekler mevcuttur.