Yaşam / Gezi/Mekan

Selanik'ten Lesbos'a

Cumartesi, 13 Eylül 2008
 

Bir ülkeden diğerini karayolu ile geçme deneyimine sahip olmama rağmen sırf daha ucuz olduğu için ikinci kez girişimde bulunuyorum. Sofya’ya yaptığım otobüs yolculuğunda sınırdaki bir prosedür işkencesi sonrasında yemin etmiştim başka bir ülkeye karayoluyla geçiş yapmamaya ama şimdi İstanbul-Selanik arasında sefer yapan ‘dostluk ekspresi’’nin küçücük ve bir sauna kadar bunaltıcı yataklı kompartımanında bunu düşünüp hayıflanmanın anlamı yok. İsmail Alacaoğlu’nun gezi notları.



Lavabonun altındaki küçük boşluğa çantamı yerleştirdikten sonra odamın karşısındaki pencereden –tren yolculuğunda tek sevdiğim şey- etrafa bakarken bir yandan da heyecanımı bastırmaya çalışıyorum. Heyecanlıyım çünkü ilk kez Yunanistan’a gidiyorum, heyecanlıyım çünkü üç haftadır görmediğim sevgilimi göreceğim, heyecanlıyım çünkü sevgilimin ailesinin evine gidiyorum. Kostas da tıpkı birçok Türkiyeli eşcinselin yaptığı gibi birkaç kez açılmak zorunda kalmış ailesine ama onlar da yine birçok aile gibi unutmaya meyilli olmuşlar her seferinde. Unutmuşlar, unutmuş gibi yapmışlar. O da daha fazla zorlamamış anne-babasını. Bir tek kız kardeşi unutmuyor. Eniştesi kız kardeşine söylememesi konusunda Kostas’ı uyarmasına rağmen o söylemiş ve aralarında birkaç yıl süren bir kopmaya neden olmuş kız kardeşinin tepkisi. Şimdi araları iyi ama ben bir yandan tedirginim, ailesiyle tanışmaktan. Ben bunları düşünürken tren çoktan hareket etti bile. Uyumak lazım. En kolay böyle geçer bu yolculuk ama mümkün mü? Müthiş bir gürültü çıkarıyor bu demir yığını rayların üzerinde hareket ederken. Tren uzun köprüye geldiğinde ilk pasaport kontrollerimiz yapılıyor, biraz sonra aynı işlem Yunanistan sınırında da gerçekleşecek ama kim tahmin eder ki bu işlemlerin 4 saat sürecek. İşte Yunanistan’dayım: Bir zamanlar eşcinselliğin meşru olduğu şimdi ise gizli kapaklı yaşandığı -Mykanos hariç- eşcinsel görünmezliğinin bizden farklı olmadığı bir ülkede.

13 saatlik bir yolculuğun sonunda bir çift göz vagonları tarıyor hangisinden ineceğim diye. O bir çift göz silip atıyor bütün yorgunluğumu, sıkı sıkı sarılıyoruz birbirimize…

Balkondan babasının el salladığını görüyorum Kostas arabayı park ederken. Yolculukta yatıştırmıştım heyecanımı ama şimdi 15 saniye kala evlerine adım atmaya yine başlıyor ufaktan bir kaygı. Gitmeden önce öğrendiğim birkaç Yunanca kelimeyle günaydın diyorum, hal hatır soruyorum. Sorun yok, onlar da heyecanlı ilk kez bir Türk misafirleri oluyor evlerinde. Mübadele zamanı Türkiye’den döndüklerinden beri onlar da gitmemişler Türkiye’ye. Poğaça eşliğinde yaptığımız kahvaltı sonrası Yunan Kahvesi ile noktalanıyor. Sanırım aynı kahve bulunduğun ülkeye göre isim değiştiriyor.



Öğlen Kostas’ın babasının çalıştığı yere gidiyoruz. Bizim tarım kooperatifleri benzeri bir yer. Şehir dışında, bahçe içinde, müstakil bir bina. İki yıl önceye kadar da oradaki lojmanda yaşıyorlarmış. Kostas’ın çocukken koşturduğu koridorları birlikte dolaşmak ayrı bir zevk. 7 yaşındayken diktiği ağaç şimdi bahçenin en büyük ağacı. O anlatıyor ben dinliyorum, masal gibi, yüzümde bir tebessümle. Öğlen yemeğinde üzerinde bilumum Türk mezelerinin –artık Yunan mezeleri olduğunu da bildiğim- bir masaya oturuyoruz. Favadan, börülceye, patlıcan salatasından, cacığa kadar. Eh yanında uzo olmadan olur mu, onu da açıyorlar ve başlıyorlar sohbete. Kostas tercüman aramızda. Anlatıyorlar, büyükannelerinin, büyükbabalarının ne sıkıntılar çektiğini Türkiye’den gönderildiklerinde. Hem ülkelerini terk ettikleri için, hem de geldiklerinde burada yaşadıkları sorunlardan dolayı. Bildikleri Türkçe kelimeleri sıralıyorlar, bir kısmını biz kullanmıyoruz artık. Öğreniyorum ki 300 bin civarı Türk terk etmek zorunda kalmış Yunanistan topraklarını ama onun karşılığında 2 milyon Yunan koparılmış yaşadıkları topraklardan. Aradaki rakam farkının büyüklüğünden dolayı gelenler barınma sıkıntısı çekmişler çok. Bir tanesi anneannesinin hikayelerinde ki İzmir’i soruyor, çok görmek istiyormuş ama gelememiş bir türlü. Düşünüyorum, benim de büyükannem Selanik’ten gelmiş, düşünüyorum diğer Yunan topraklarından gelen Türkleri ve şimdi dinlediklerimi. Onları daha üzgün buluyorum sonrasında, daha hasret dolu. Selanik’te o kadar çok insanla tanıştım ki buradan gitmiş, hatta babaannesi Ayvalık’tan gitmiş bir arkadaşıyla bile tanıştım Kostas’ın. Sanki herkesin bir şekilde bir bağlantısı var Türkiye ile. İzmir deyince hemen hepsi bir ah çekiyor derinden, nasıl anlattıysa nineleri, dedeleri hikâyelerinde İzmir’i görmeden özlem dolular.
[ pagebreak ]


Geldiğimden beri dikkat ediyorum, sağa sola bakıyorum, inceliyorum ama yok, burası benzemiyor Avrupa’nın diğer şehirlerine. Maket gibi binalar, hijyenik sokaklar, mesafeli gözler, buz gibi bakışlar yok burada. Bildiğin Türkiye sokakları işte, köşede bir börekçi, kahvenin önünde tavla oynayan yaşlı amcalar, nargile tüttüren gençler, kaldırıma park etmiş araçlar, Arnavut kaldırımlı Ayvalık’ı anımsatan – çok daha bakımlısı tabi- sokaklar, penceresinden bir sürü tanıdık yemeğin dışarıya baktığı lokantalar… Avrupa’nın herhangi bir şehrinden kilo vermiş olarak dönen ben, 9 günlük Yunanistan gezisinden 4 kilo almış olarak döndüğümü söylersem anlarsınız ne demek istediğimi. Bizim rakı sofrası mezeleri onların rutin akşam yemeği garnitürleri. E tabi Avrupa’nın en obez ülkesinin Yunanistan olduğunu söylesem pek şaşırtıcı olmaz herhâlde.

Biz Selanik’te birkaç gün daha kalacağız planı yaparken Vasilisle buluşuyoruz bir akşam yemeği için. Kostas’ın yakın arkadaşlarından biri. Diyor ki bize ‘ben yarın Plio’ya gidiyorum hadi siz de gelin’. Plio Selanik’e yaklaşık 5 saat uzaklıkta ormanlık alanla kaplı bir bölgenin adı. Ertesi sabah Volus’a kadar 2,5 saatlik düz bir yolun ardından, ormanın başladığı yerden, tepeye doğru kıvrıla kıvrıla çıkmaya başlıyoruz. 15 dakika kadar sonra Volus’u ayaklarımızın altında bırakarak tırmanmaya devam ediyoruz. Ağaçlar sıklaşıyor, dağ evleri başlıyor, ilerde alabildiğine uzanan masmavi Ege Denizi’ne doğru inerken bir yemek molası veriyoruz. Dağ havası ile birlikte etler iniyor mideye. Öğleden sonra kalacağımız mekâna varıyoruz. Arabayı park ettikten sonra yaklaşık 5 dakika süren bir patikadan aşağıya doğru kıvrıla kıvrıla iniyoruz bu sefer. Ormanın içerisinde iki katlı şirin mi şirin bir çiftlik evi, ismi Open house (Açık ev). Bahçesine girdiğimizde solda bir divan üzerinde biri kitap okurken uyuyakalmış bir çift görüyoruz, hemen aşağıda bir kişi domateslerle uğraşıyor, bir diğeri hamakta müzik dinliyor. Daha ilk dakikadan buradan çok keyif alacağım kanısına varıyorum ki yanılmıyorum da. Bizi pansiyonun işletmecisi Vasilis karşılıyor. Ayaküstü bir sohbetin ardından odalarımıza yerleşiyoruz. Bu evde 7 tane oda var: en küçüğü 2 yataklı en büyüğü 4 yataklı olmak üzere. 3 tanesinin içinde banyosu var geri kalan 4 oda içinde 2 banyo var ortak kullanımda. Oldukça basit ama bir o kadar keyifli odamızda fazla kalmadan, güneşi kaçırmadan denize girmek üzere arabayla plaja doğru yola koyuluyoruz. Geliş yolundan çok farklı olmayan bir yoldan iniyor yol plaja doğru. 10 dakikalık bir süre sonunda birkaç dakika daha yürüyerek gitmemiz gerekiyor Plaka plajına ulaşabilmek için. Çoğunluğu büyük beyaz taşların olduğu bir plaj, tertemiz bir görüntüsü var. Havlularımızı yere bırakır bırakmaz denize koşuyoruz. Deniz dalgalı olmasına karşın bir o kadar da berrak. Güneş dağların arkasında kaybolana kadar dalgalarla oynuyoruz, çocuklar gibi neşeliyiz. Uzun zamandır bu kadar keyifli hissetmediğimi farkediyorum kendimi. Biz kalkmaya hazırlanırken Open house’dan arıyorlar yemek saatini söylemek için. Yemeğe kadar biraz daha vaktimiz olduğundan bir şeyler atıştırmak için yolumuzun üzerindeki bir restorana uğruyoruz ufak. Restoranın arka tarafına geçince bönümüzde pırıl pırıl bir koyun uzandığı teras karşılıyor bizi. En güzel yerden bir masa seçiyoruz ve güneş son ışıklarını yansıtırken suya uzolarımızı içerken kalamar eşliğinde ben fotoğraf çekiyorum her zaman olduğu gibi…



Eve vardığımızda yemek hazır bizi bekliyorlar. Bu evde öğlen ve akşam yemekleri işletmecisi Vasilis ve onun kız kardeşi Maria ile birlikte orada kalanlar tarafından hep beraber hazırlanıyor ve hep birlikte yeniyor. Diğer gün de Kostas ve ben kabak mücveri yapıyoruz onlara. Akşam yemeği için bizim odanın 2-3 metre önündeki uzun ahşap masa ve her iki uzun tarafında üzerinde minderlerin olduğu bankta yerlerimizi alıyoruz. Akşam yemeğinin yendiği bu kısımda ışık yakılmıyor, masanın üzerindeki 4-5 mum ve gaz lambası ile aydınlatılıyor masa. Etrafta da ışık olmadığı için ilk kez bu kadar çok yıldızın altında bir akşam yemeği yemiş oluyorum. Zaten yemek sonrasında söz dönüp dolaşıp yıldızlara geliyor. Eh tepemizde bu kadar çok yıldız varken onlardan söz etmemek olur mu hiç. Hep beraber hangisi büyük ayı, hangisi kutup yıldızı bulmaya çalışıyoruz. Masada iki Amerikalı, bir İngiliz, iki İrlandalı, 4 Yunan, bir Fransız ve bir Kanadalı ve bir de ben . 3 saat bir sürü konudan bahsediliyor, ülkelerimizden, başka ülkelerden, yıldızlardan, güneşin en güzel battığı yerlerden, denizlerden, burayı nereden bulduğumuzdan… Herkes odalarına çekilince, iyice sessizliğe gömülüyor ortalık. Biz biraz daha kalıyoruz, usul usul sohbet ediyoruz ellerimiz ellerimizde, başımızın üstünde yıldız kubbeyle. Şarap kadehlerimizi mutfağa kaldırdıktan sonra biz de çekiliyoruz odamıza, odada küçük bir sürprizin bizi beklediğini bilmeden. Battaniyeyi açtığımda yataktan hızla uzaklaşan kertenkele sürprizi bile bozmuyor keyfimizi, sarılıp uyuyoruz sabah horoz sesiyle zıplayana dek. –her detayı anlatacak değilim elbet, uyuduk işte bir ara-

 

Herkes bizden önce ayaklanmış bile. En son biz uyanıyoruz. Güzel bir kahvaltının ardından başka bir plajda alıyoruz soluğu. Burası dünkü plajdan da güzel. Pırıl pırıl masmavi bir deniz ve rengârenk küçük çakıl taşlarından oluşan bir plaj. Rüya gibi resmen. Saatlerce oynuyoruz Kostasla denizin içinde, dalgalarla boğuşuyoruz, gülüyoruz, sarılıyoruz. Güzel olan her şey daha bir güzelleşiyor sevdiğinde yanında olunca. Kaldığımız yer ormanın içerisinde, denizden biraz uzak. Ertesi gün patika yoldan gitmeye karar veriyoruz plaja. 35 dakika sürmesi gereken yürüyüş orman içinde 1 saati geçiyor. Yok kaybolduğumuzdan değil yahu outdoor denen bir şey var, değil mi ama.

2 günün sonunda Plio’dan ayrılırken Yunanistan ve Türkiye arasındaki birkaç farkı da görmüş oluyorum. Bir kere plajlar, denizler bizimkilerden çok daha temiz. Kimse bırakmıyor elindeki pet şişeyi sağa sola. İkincisi bizde de olan bir kuralı onlar uyguluyorlar. Denizden 50 metre içeriye kadar kimse otel, restoran, cafe gibi bilumum denizi özelleştiren yerler açamıyorlar. Deniz ve sahil kamuya açık, kimse rant sağlamıyor. Plio’yu arkamızda bırakıp Selanik’e doğru dönerken kocaman gülümsemeler var yüzümüzde.



Selanik için İzmir gibi derlerdi, merak ederdim ben de. İzmir gibiymiş hakikaten, Kordon öylece uzanıyor karşımda. Saat kulesinin yerinde bir kale duruyor sadece, bir de Hasan Tahsin’in ilk kurşun heykeli yerinde Büyük İskender’in heykeli atının üzerinde. Şehrin her yanı tarihi kalıntılarla dolu. Selanik hep önemli bir şehir olmuş çağlar boyunca ama hep ikinci şehir olmuş İstanbul’dan sonra. Hem Bizans’tan hem Osmanlı’dan bir sürü kalıntı var: taklar, hamamlar, arenalar…

Akşamüzeri gemi uzaklaşırken Selanik’ten yavaş yavaş bir dahaki sefere daha çok vakit geçirme sözü veriyorum burada. Yolumuz uzun Selanik’ten Lesbos’a…