Yaşam

‘Düşman askeri zulmedilecek ibnelerdir!’

Cuma, 21 Ağustos 2015

Beşiktaş Belediye Meclis Üyesi LGBTİ aktivisti Sedef Çakmak soruyor: “Önemli olan insan yaşamı mı devletin itibarı mı?” Kaos GL’den Umut Güner de ekliyor: “Düşman sadece işgal edilecek bakir bir toprak değildir; düşman askeri de zulmedilecek ibnelerdir.”

Ankara, Diyarbakır, İstanbul, İzmir, Mersin ve Van’dan LGBTİ aktivistlerinin neden barış sorusuna cevapları, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Merkez Yürütme Kurulu üyesi, LGBTİ aktivisti Cihan Erdal’ın bu savaşın kimin savaşı olduğuna ilişkin görüşleri ve Kaos GL Derneği Genel Başkan Yardımcısı Remzi Altunpolat ile yoğunlaşan savaş koşulları ve barış mücadelesine ilişkin değerlendirmelerinin ardından LGBTİ aktivistleriyle barışı konuşmaya devam ediyoruz.

Yazı dizimizin bugünkü konukları Beşiktaş Belediye Meclis Üyesi, SPoD LGBTİ aktivisti Sedef Çakmak ve Kaos GL Derneği’nden Umut Güner.

Çakmak, Ankara’da geçen çocukluğunu ve o dönemden kalan ‘naif’ sorularını tekrar soruyor: “Neden savaşın bitmesi için devlet oturup konuşmuyor bu insanlarla?”

Güner ise Irak’ta işgale karşı savaş karşıtı dönemi hatırlatıyor: “Savaşın hüküm sürdüğü coğrafyalarda erkekler daha erkek olduklarını göstermek için eşcinsel, biseksüel ve translara zulüm etmeyi “erdem” sayıyorlar. Düşman sadece işgal edilecek bakir bir toprak değildir düşman askeri de zulmedilecek ibnelerdir.”

Önemli olan insan yaşamı mı devletin itibarı mı?

Beşiktaş Belediye Meclis Üyesi, SPoD LGBTİ aktivisti Sedef Çakmak: Siyaset ve toplumsal olaylara meraklı bir çocuk olarak 90’larda Ankara’da büyümüş olmanın şu anki düşüncelerim ve hislerim üzerinde derin bir etkisi vardır. Televizyondan dinlediğim ve neden insanların birbirlerini öldürdüğünü anlamlandırma sürecim o dönem çocuksu bir merak olsa da sonrasında başlangıç için ne kadar doğru bir nokta olduğunu fark etmemi sağlamıştır. “Neden savaşın bitmesi için devlet oturup konuşmuyor bu insanlarla?” diye naif bir şekilde sorduğum soruya aldığım “devlet yapısı gereği böyle bir örgütle oturup konuşamaz, bu o örgütü eşiti kabul etmek olur” cevabıyla pek tatmin olmamışsam da hiyerarşik bir toplumsal yapının kuralları hakkında iyi bir bilgi edinmiştim. Sonuçta önemli olan insan yaşamı mıydı yoksa devletin itibarı mı? O zaman bu “devlet insanların malını ve canını korumakla yükümlüdür” bilgisiyle çelişmiyor muydu? Yine yıllar sonra öğreneceğim ki insan denen varlık, özellikle yetişkin insan, söylediği sözlerle yaptığı hareketler çoğunlukla tutarlı olan bir yaratık değildir. Kendi huzurlu, mutlu, çocuk hayatıma bakarak “bu insanlar neden dağa çıkıyor peki? Dağda üşümüyorlar mı, çocukları ne yapıyor, okula gitmiyor mu?” sorularına aradığım cevabı ve daha da fazlasını ise uzun yıllar sonra konunun aktörlerinin tanıklıklarını dinlemem sayesinde bulmuştum. Dinlediklerim sonrasında oluşan sarsılmış adalet duygumu, kalbimin üstüne oturan yumruyu kaldırmak mümkün olmadıysa da, en azından “artık” böyle olayların yaşanmıyor oluşu bir daha bu karanlık zamanlara geri dönmemek üzere her şeyi arkada bıraktığımıza dair bir ümit olmuştu.

Ülkenin doğusu ve batısı arasında keskin bir çizgi olduğu hep düşünülür. Bu çizgi son derece yapay olmasına rağmen insanların içerisindeki en vahşi dürtüleri ortaya çıkarması açısından sürekli çizilirmiş gibi gösterilir. Aslında doğuyu batıyı boş verin, insan daha yan kapı komşusuyla zaman zaman keskin bir çizgi çiziyor. Bu “akıl tutulması” halini dizginleyemesek de çizgilerin ve sınırların mutlak olmadığını bilmek bile bizim insanlıktan çok uzaklaşmamızı engelleyen bir emniyet görevi görüyor.

Son iki yıldır fırtınanın kopacağı zamanı bekliyordum. O tanıklığı dinlediğim zaman kalbimde hissettiğim yumru geri dönmüştü. Ülkenin her an 90ların karanlığına bürünebileceğinin işaretleri ortaya çıkıyordu. Her ne kadar son 20 küsur senede bu memlekette yaşayan bizlerin zihinlerinde ufak ufak değişiklikler olmuş olsa da, akıl tutulması yaşatan bu vahşi dürtülerin ortaya çıkması için az biraz bir şeylerin kaşınması yetiyor. O zaman ortaya yine savaş tamtamcıları, ölü yarıştırıcıları, insanlıktan nasibini alamamış tuzu kurular çıkıyor. Farklı aktörler, aynı replikler.

En basit ve en naif olan şeyi bıkmadan, usanmadan tekrarlamamız gerektiğini düşünüyorum: “İnsanlar ölmesin, huzurlu, mutlu ve kaliteli bir hayat yaşasınlar!” Otorite ve kana susayan bu topraklarda bunu sürekli tekrarlamak gerekiyor. Yaşamın ölümden daha kutsal bir kavram olduğunu sürekli hatırlamak gerekiyor. Ölü yarıştırmak ya da ölümü kutsamak yerine yaşayanları ve yaşamı savunmak gerekiyor. Barış sadece yasalarla halledilebilecek bir olgu değildir, barış belli durumlarda adaleti belli durumlarda da uzlaşıyı içermelidir. Belli durumlarda yaşanan tüm travmayı kenara atabilmeyi, belli durumlarda da kendi konforlu hayatından dışarı çıkıp başka hayatları tanıyabilmeyi gerektirmektedir. Ve tabii ki, ülkeyi kanlı ortama sürükleyen kişilerin, intikam veya siyasi alt etme amacından uzak bir şekilde, adil bir şekilde yargılanmaları da barışın bir daha bozulmamak üzere hafızalarda yer etmesine yardımcı olur.

Barış siyasetçilere bırakılamayacak kadar kırılgan bir olgudur

Barış sadece bir grupla alakalı bir durum da değildir, keza toplumun zayıf halkası olan gruplar, sesi en az duyulan gruplar, şiddetin ve savaşın olağanlaştığı bir ortamda en çok acıyı çekenler olur. İşin kötüsü, bu grupların yaşadıklarını ya o grupta olanlar, ya konuya meraklılar duyar. Ya da yıllar sonra, olur da biri bir film çeker, bir kitap yazar, işte o zaman öğreniriz. (Vicdanlı insanlar da bir zayıf halka grubuna mensup olmasa da, sadece vicdanlı olmaları sebebiyle zaten zayıf halkadır.)

Sıradan, gündelik hayatımızda, vahşi dürtüleri ortaya çıkarmadan, şiddet ve savaş ortamında bir taraf olmaya zorlanmadan barışı savunabilmenin yolu da –bence- empatiden geçmektedir. (Keza barış sadece siyasetçilere bırakılamayacak kadar önemli ve kırılgan bir olgudur!) Empati, yani ağzından salyalar saçan, senin varlığını bile kabul etmeyen bir kişinin içindeki insanı uyandırmaya çalışmak belki önümüzdeki en büyük testtir, ama en etkili ilk adım olduğu da kesindir. “Cumartesi anneleri” bu durum için en güzel örnektir; hayli politik ve vahşi dürtü uyandırmaya hazır bir konu, hiçbir alışılmış politik söylem, büyük büyük kelime ve cümleler kullanmadan, sadece ve sadece empati sayesinde ne kadar görünür olmuştur. İşte bu, intikam yerine adalet ve uzlaşı istemi sayesinde olmuştur. Buradaki tek eksik adaletin sağlanamamış olmasıdır. Adaletin sağlanması, insan yaşamına kast etmenin emir verenlerin ve uygulayanların yanına kâr kalmadığı bir toplumun kurulması, barışın kalıcı olabilmesi için çok elzemdir.

Neden sorusunun cevabı ise çok basit: ölümün ve onarılamayacak hasarların oluştuğu acıların bu topraklardan tümüyle gittiğini görmek ve daha da önemlisi insan olduğumuzu unutmamak için şartsız ve amasız barışı ve yaşamı savunmak gereklidir. “Toplumsal barış”, “çocuklarımızın geleceği”, “demokrasi” gibi büyük büyük kavramların hepsi bu yalın gerçeği betimlemek için kullanılmalıdır.

Heteroseksizm ve savaş

Kaos GL aktivisti Umut Güner: Savaşın dili heteroseksist eril bir dil. Savaşın hüküm sürdüğü coğrafyalarda erkekler daha erkek olduklarını göstermek için eşcinsel, biseksüel ve translara zulüm etmeyi “erdem” sayıyorlar. Düşman sadece işgal edilecek bakir bir toprak değildir düşman askeri de zulmedilecek ibnelerdir.

Doğal olarak savaş atmosferinin egemen olduğu coğrafyalarda LGBTİ’lerin varlıklarını ortaya koymaları, örgütlenmeye çalışmaları da imkansızlaşıyor.

Savaş aynı zamanda sorunlar hiyerarşisini yeniden kurar. Ve makbul acılar çetelesi tutarsınız. Ölenlerin acısını bile eşit yaşayamazsınız. Ölümlerden bazıları kutsal bazıları lanetlidir.

Aslında buradan baktığımızda LGBTİ hareketinin yıllardır söylediği eşcinsel, biseksüel ve translara karşı ilan edilmemiş savaş tabirinin ne kadar doğru olduğunu görüyoruz.

2000’li yılların başında Irak’ta savaşa hayır sürecinden bu yana LGBTİ hareketin savaş karşıtlığını, antimilitarist politikaları sahiplendiğinin altını çizmek gerekiyor. Bu arada o dönemde aynı zamanda savaş karşıtlarının dilinin seksizmini ve heteroseksizmini de gene LGBTİ hareket üzerinden sorgulamaya çalışıyorduk. Bush’u puşt olarak yazıyorlardı… ve biz onu kast etmedik demenin yeterli bir açıklama olduğunu zannedenler vardı. Ancak Türkiye’de şunun altını çizmek lazım özellikle anarşist savaş karşıtları her daim heteroseksizmi sorgulayan ve LGBTİ hareketle dayanışma içinde oldu.

Savaş ve insan ticareti

Savaş öte yandan yeni insan ticareti mağdurlarının ortaya çıkmasına neden oluyor. Göç sonrası, kadınlar, çocuklar, eşcinsel, biseksüel erkekler ve trans kadınlar zorunlu olarak seks işçiliğine sürüklenebiliyor ya da doğrudan insan ticareti mağduru haline gelebiliyor. Türkiye’deki birçok sivil toplum örgütü, insan hakları örgütü seks işçiliğini tartışmaktan imtina ederken bu sorunun da üstü kendiliğinden örtülüyor.

Yabancı düşmanlığı, militarizm, milliyetçilik, cinsiyetçilik, muhafazakarlık homofobi birbirlerini besleyen ideolojiler ve savaş ortamı bu ideolojilerin hoyratça nefret söylemine dönüştüğü bir ortamı hazırlıyor. Taksimde çark atan lubunyayı da, Hatay’da yazlığı olan heteroseksüel aile babasını da savaş mağdurları hakkında aynı cümleleri kurarken görebiliyorsunuz.

İlgili haberler:

Katledilen bir halk hâlâ barış diyorsa

HDP MYK Üyesi Erdal: Bu savaş bizim savaşımız değil!

Nefretin örgütlenmiş hali savaş, LGBTİ’ler üzerine de çöküyor