Yaşam / Ekoloji

Ekoloji neden LGBT hareketinin gündeminde olmalıdır?

Cuma, 11 Eylül 2015

“Vegan olmak cinsel yöneliminizi ve cinsiyet kimliğinizi etkilemiyor olsa da heteronormatif sistemin dayattığı baskın pratiklerden birini reddettiğiniz için queer bir deneyime adım atıyorsunuz demektir.”

“Eko feminist ve vegan feminist teorilerin son 20 yıllık etkisiyle doğanın, hayvanların üzerindeki tahakküm ile kadın olma halleri üzerindeki tahakküm arasında bağlar olduğu daha görülür hale gelmiş olsa da heteroseksizmin ekolojik yıkım ile olan bağlantısı henüz yeteri kadar tartışılabilmiş değildir.” (Adams, 1990)

Bu yazı heteroseksizm ile doğa üzerindeki tahakküm arasındaki bağlantıyı derin bir şekilde analiz edecek olmasa da LGBTQ hareketinin ekoloji konusunu neden kendi sorunsallaştırma alanına dahil etmesi gerektiğini göstermeye çalışacak.


İlk olarak eko feministlerin temel iddiasını, insan merkezci partiyarkanın kendi gibi olmayanı dışladığı ve onlara birey olma iznini vermediği tezini hatırlayalım. Kadın, hayvan ve doğa tek bir kategori altında değerlendirilerek, kendilerinde özgün olan vasıflarından dolayı erkek/insan/uygar tarafından dışlanmaktadırlar. (Plumwood, 1993)

Uygarlığı/Erkekliği/İnsanı bir varoluş biçiminin farklı halleri olarak gören bu otorite biçimi kaçınılmaz olarak dışladıklarına karşı bir tahakküm biçimi geliştirir. Eko feminist ve vegan feminist teori ise buradan yola çıkarak doğa ,kadın ve hayvan olmak arasında özdeşlikler kurarak patriyarkaya karşı geniş hatlı bir mücadele geliştirmeye çalışır.

LGBTQ mücadelesi açısından eko feminist teori tarafından çok fazla dile getirilmemiş olsa da olumlanan bir diğer egemen kimlik de elbette heteroseksüel olmaktır. Nasıl ki patriyarka ile heteroseksizm arasında güçlü bir bağlantı varsa heteroseksüel erkek olma durumu ile doğa üzerinde bir tahakküm hakkı tanımlama arasında da güçlü bir bağlantı vardır.

Hatırlatmaya bile gerek yoktur ki etin erkeklikle olan bağlantısı neredeyse istisnasız bir şekilde heteroseksüel erkek ile olan bağlantıdır. Hatta günümüzde sık sık karşımıza çıkan eşcinsel erkeklik deneyiminin kadınsı olmak ve vejetaryenlik ile özdeşleştirilmesi pratiği bile bunu doğrular niteliktedir.

‘’Vegan olmak gey yapar’’ miti aslında hayvan ürünleriyle sürdürülen tahakkümün ortadan kaldırılmasıyla bir erkin kaybedilmesinden duyulan rahatsızlık ve daha ötesinde heteroseksüellik gibi avantajlı başka bir erk gücünün kaybedilmesi tehlikesine dair bir panik halini bize göstermektedir.

Radikal bir queer okumayla kelimesi kelimesine doğrudur bu aslında. Vegan olmak cinsel yöneliminizi ve cinsiyet kimliğinizi etkilemiyor olsa da heteronormatif sistemin dayattığı baskın pratiklerden birini reddettiğiniz için queer bir deneyime adım atıyorsunuz demektir.

Tam tersi okumayla tahakküm altında bir grup olarak LGBTQ’lerin kendileri gibi tahakküm altında olan başka bir grubu, burada söz konusu grup hayvanlar oluyor, fark etmesi ve bu konuya hassasiyet geliştirmesi heteroseksüel bireylere göre deneyimsellikten gelen bir düşünce pratiğiyle daha kolay oluyor diyebiliriz.

Bu noktadan hayvan özgürlüğü mücadelesinin LGBTQ hareketinin bir meselesi olması gerektiğini düşünüyorum. Ekoloji kelimesini hayvan özgürlüğü tartışmasını da içeren bir şemsiye terim olarak kullanmayı tercih ederek kadın olma halinin, hayvan olma haliyle yanyana getirilmesi ve dışlanmasında nasıl bir süreç işliyorsa ve nasıl bedensel bütünlükleri ihlal ediliyorsa LGBT’lerin de aynı yöne doğru dışlandığını iddia ediyorum.

Nefret söylemi, taciz, tecavüz, temel haklardan yoksun bırakma nasıl hayvanlara karşı türcü bir sistemin silahları olarak kullanılıyorsa LGBT’lere karşı da  heteroseksist bir sistemin silahları olarak kullanılıyor.

Bu bağlamda birbirlerinden farklı ama birbirleriyle organik ilişkisi olan üç sistemden bahsedebileceğimizi düşünüyorum: Türcülük, patriyarka ve heteroseksizm.

 Hayvan özgürlüğü tanımlamasını doğa özgürlüğü tartışmasından ayrı görmüyor olsam da işlevsel açıdan bu iki kavramı kullanmamızın belli farklılıkları anlamamız açısından yararlı olacağını düşünüyorum. Bu yüzden ekoloji tartışmalarının önemli bir parçası olan hayvan özgürlüğünün LGBTQ hareketi ile güçlendirilmesi gerektiğine inandığım bağlarından bahsettikten sonra özel olarak doğa ile olan zaruri bağlarına odaklanmak istiyorum.

 Yine eko feministlerin yaklaşımına dönersek doğanın dışlanması ve kadın bedenin işgal edilmesi arasında güçlü bir bağlantı olduğu fikrini görürüz. Bu bağlantının bilimsel yöntem olarak sunulan teorilerde dahi kendini gösterdiğini, kadına ve doğaya hakim olmanın bilim yapan erkeğin görevi olduğunu söyleyen düşünürlerin olduğunu feminist bir bilim tarihi okumasıyla görebiliriz. (Keller, 1985)

  Bu teorinin LGBT’ler açısından da bir karşılığı olduğunu iddia edersek teorinin çeperini genişletmiş oluruz.

Doğanın üzerindeki tahakküm heteroseksüel erkekliğin kutsandığı ve çoğu zaman kadınlarla birlikte ‘’kadına yakın/benzer’’ olarak görülen kişilerin dışlanmasına dayanmaktadır. Patriyarka tarafından tanımlanan normlara ve değerlere uymayanlar patriyarka açısından birey olma özelliklerini yitirirler. Genellikle bu kriterleri sağlamayanlar: na trans kadınlar, LGBTİ’ler, seks işçileri, hayvanlar, engelliler ve doğanın diğer bileşenleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Burada kaçınılmaz olarak patriyarka ile ilişkili ama ondan ayrı özgün bir tahakküm sistemi olarak heteroseksizmi tanımlamalı ve onun özel olarak doğa sömürüsüne dair dinamiklerini ayrı bir hat açarak değerlendirmeliyiz.

Sonuç olarak doğa ve hayvanlar üzerindeki baskı mekanizması nasıl feminist hareketin ve teorinin önemli bir meselesi haline geldiyse LGBTİ hareketinin ve queer teorinin de kendi özgürlükçü yaklaşımları açısından bu konuları gündemleştirmesi gerektiğini düşünüyorum çünkü doğanın, hayvanların özgürleşmesinin kadınların özgürleşmesinden bağımsız olmaması gibi LGBTI’lerin özgürleşmesinin de bu temel özgürlük mücadelerinden bağımsız olarak ele alınmaması gerektiğini düşünüyorum.

Kaynakça:

Plumwood, V. (1993). Feminism and the mastery of nature. London: Routledge.
Adams, C. (1990). The sexual politics of meat: A feminist-vegetarian critical theory. New York: Continuum.
Keller, E. (1985). Reflections on gender and science. New Haven: Yale University Press.

Not :

Konuya dair  daha teorik araştırma yapmak isteyenler için öneriler:
Guest Column: Queer Ecology (Timothy Morton)
Eco-queer movement(s) Challenging heteronormative space through (re)imagining nature and food (Joshua Sbicca)