İnsan Hakları / Mülteci

Suriyeliler misafirse neden bizden kaçıyorlar?

Perşembe, 1 Ekim 2015

Av. Hayriye Kara: Suriyeliler Türkiye lütfettiği için burada değiller. Misafirperverliğimizden dolayı da değil. Misafir ev sahibine tabidir. Mülteciler, uluslararası hukuktan kaynaklanan temel haklarını kullanıyorlar.

Fotoğraf: İtalya açıkları, Massimo Sentini

Suriyeli mültecilerin Türkiye’de yaşadığı sorunlar Bodrum’da kıyıya vuran çocuk Aylan Kurdi’nin fotoğrafının yaygınlaşmasıyla daha görünür oldu. Avrupa’ya gitmek isteyen mültecilerin Edirne’de polis saldırısına uğraması ise savaş görmüş ve oradan kaçan insanları bir kez daha mağdur etti.

Hepimiz mültecilerin yaşadıklarına üzüldük. Belki de kıyıya vuran bebek fotoğrafı için ağladık. Peki yeterli mi?

Suriyeli mülteciler Türkiye’de neler yaşıyor? Geldiklerinden bugüne herhangi bir hukuki statüleri oldu mu? Neden misafir denildi de mülteci denilmedi? Ve en önemlisi, madem misafirler, neden bizden kaçıyorlar?

Bütün bunları, uzunca süredir mültecilerle çalışan Kaos GL Derneği Avukatı Hayriye Kara’ya sorduk.

Mülteci ve göçmen arasındaki fark ne? Özellikle Suriyeli savaş mağdurları söz konusu olduğunda durum nedir?

1951 Cenevre Sözleşmesi’nde mültecinin tanımı yapıldı. Sözleşmeye göre mülteci tanımı ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen her şahsa uygulanacak. Bu sözleşmede beş kategori sayılıyor ve bunlar nedeniyle vatandaşı olduğu ülkenin korunmasından faydalanamayan, insanlık dışı uygulamaya maruz kalan ya da kalma ihtimali olan kişilere mülteci deniyor. Göçmen kavramı ise genel olarak daha iyi yaşam standartları için yani ekonomik nedenlerle başka yerlere göç eden kişi anlamına geliyor. Mültecilik uluslararası hukukta tanımlanmış bir kavram, buna göre zulüm korkusu sayılan beş kriter nedeniyle olmalı; göçmen hem ülke içinde başka bir şehre hem de ülke dışına göç eden kişileri tanımlıyor.

Mülteci olmak göçmenliğe göre daha zorunlu bir hukuki durum o zaman değil mi?

Zorunluluk meselesi tartışmalı bir konu. Az önce hukuki tanımlarını yapmaya çalıştım ama ekonomi de zorunlu bir mesele olabiliyor. Ancak mülteciler sözleşmede sayılan ve ait oldukları kimlikler nedeniyle bulunduğu ülkeyi terk etmek zorunda kalıyor.

“Oluşan kamuoyunu hak temeline çekmek lazım”

Yakın zamanda Bodrum’da karaya vuran bir bebeğin fotoğrafıyla uluslararası kamuoyu oluştu. Edirne’de yaşananlar ise ortada. Mültecilerin Avrupa’ya gitme isteklerini konuşuyoruz ama neden Türkiye’de kalmadıklarını, kalamadıklarını konuşmuyoruz. Neden gitmek istiyorlar? Neyle karşılaşıyorlar ki hayati tehlikeyi göze alarak Avrupa’ya gitmek istiyorlar?

Suriye ve Irak’ı kapsayan krizi çift yönlü değerlendirmek gerekiyor. İlk olarak Türkiye sınır ülkesidir. 2011 yılından itibaren kitlesel bir akım başladı. Şu anda olmuş bir durumdan bahsetmiyoruz. Ölümler ve kıyıya vuran insan bedenleri sürekli oluyor. Çok acı bir fotoğrafla birlikte bir kamuoyu oluştu. Suriyelilerin de artık turist olarak gelmediklerini ve savaş nedeniyle buraya zorunlu olarak geldiklerini anlamaya başladık. Yine de ben bunun hak temelli olmadığını; oluşan kamuoyunun mağdur eden ve romantize bir temeli olduğu fikrindeyim. Bu tepki önemlidir ama bunu hak temeline çekmek gerekiyor.

Türkiye’deki Suriyeliler ve aslında tüm mülteciler Türkiye lütfettiği için burada değiller. Misafirperverliğimizden dolayı da değil. Uluslararası hukuktan kaynaklanan temel haklarını kullanıyorlar. Ortada bir lütuf yok. Sığınma temel bir haktır. Oluşan kamuoyunu bu yöne çekmek gerekiyor.

Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün rakamlarına göre Türkiye’de yaklaşık 1,7 milyon kayıtlı Suriyeli mülteci bulunuyor. Kayıtsız olanlarla birlikte rakam 2 milyonun üzerine çıktığı tahmin ediliyor. 237 bin civarında da farklı ülkelerden gelip uluslararası koruma başvurusunda bulunmuş ve üçüncü ülkeye yerleştirilmeyi bekleyen kişi var. Ciddi rakamlardan bahsediyoruz. Bunun getirdiği büyük sosyal ve ekonomik yükler var ve elbette bu yüklerin sadece sınır ülkelerine yüklenmemesi gerekiyor. Uluslararası alanda bu yükün paylaşılması lazım. Bunu bir tarafa koyalım ama onun dışında Suriye’den Türkiye’ye akımlar başladığında bir hukuki statü tanınmadı. Suriyeliler için ‘misafir’ denildi. Misafir diye bir şey yok.

“Misafir ev sahibine tabidir”

Misafir denilmesinin arkasında sorumluluk ve yükümlülükten kaçmak mı yatıyor?

Hukuki statü tanımamanın bir yöntemi. Misafir ev sahibine tabidir. Suriyelilerin uluslararası haklarından kaçınmak ve başka bir alana çekmektir misafir demek. Sonrasında bu söylemden vazgeçildi. Ortada herhangi bir düzenleme yokken, geçici koruma altında oldukları iddia edildi. 2014 Nisan ayında Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu yürürlüğe girdiğinde kanunun bir maddesinde geçici korumadan bahsedildi. Devamında yönetmelik çıkarıldı. Geçici koruma yönetmeliği hak ve yükümlülükleri düzenliyor ama uygulamada sıkıntılar çıkıyor. Aynı şekilde en büyük sıkıntılardan biri çalışma hakkı alanında yaşanıyor. Teoride çalışma iznine başvuru yapılabiliyor ama pratikte imkansız.

Geçici koruma bir ülkedeki mesela iç savaş nedeniyle kitlesel göçler olduğunda “acil ve geçici” olarak verilen bir korumadır. Geçici koruma uluslararası koruma kadar kapsamlı değildir. Başı ve sonu bellidir. Kişinin vatandaşı olduğu ülkedeki çatışma durumu bittikten sonra ülkesine dönmesi için tanınmış bir durumdur. Uluslararası koruma başvurusu sonrası alınacak haklar geçici korumayla elde edilemez. Bu nedenle bir ara geçiş dönemidir.

Geçici koruma uluslararası korumanın önünde engel olmamalıdır.

Çalışma izni yok, sağlık hakkı kısıtlı, yiyecek ve barınma gibi temel meseleler çözülmemiş durumda…

Bu bahsettiklerini sağlamak devletin uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülükleri. Barınma haklarında sorun var, kayıt dışı çalışmak zorunda kalıyorlar. Mevzuata göre Suriyeliler GSS yararlanabiliyor ama pratikte bu sağlık hakkına erişimde sorun yaşanıyor. Birçok kişi ya kötü muameleye maruz kalıyor. Derdini anlatamıyor. Dil ve tercüman sıkıntısı yaşanıyor. Kişinin özel ihtiyaçlarına ilişkin kayıt yapılmıyor. Bu kayıtlar yapılmadığı için yardıma ihtiyacı olan insanlar belirlenemiyor. Ortada el yordamıyla ilerleyen bir sistem var.

Suriyeliler Türkiye’de çok düşük ücretlerle çalışıyor, normalin çok üzerinde kira ödemek zorunda kalıyor, nefret söylemi ve ayrımcılığa sokakta maruz kalıyorlar, bahsettiğimiz en temel haklara erişemiyorlar. Haliyle Türkiye’de bir gelecek göremiyorlar. Dört yıl geçici koruma mı olur? Sonrasında ne olacağı belirsiz. Bizim bildiğimiz kadarıyla devletin bir sosyal politikası da yok. Yaklaşık 10 yıl daha bu çatışma ortamının devam edeceği söyleniyor. Demek ki en azından 10 yıl daha birlikte yaşayacağız. İnsanlar çatışma ortamlarına geri gönderilemez. Bu durumda temel hakların düzenlenmesi, birlikte yaşama pratiğinin geliştirilmesi ve yaşam standartlarının geliştirilmesi devletin yükümlülüğüdür.

Mevzuata göre vatandaş olamayacaklar ve uluslararası koruma başvurusunda bulunamıyorlar. Türkiye’nin Suriyeli mültecilere sunduğu hiçbir şey yok. Bu koşullar nedeniyle Avrupa’ya gitmek istiyorlar.

Irkçılık ve homofobinin hedefindeki LGBTİ mülteciler

Türkiye’deki Suriyeli bir mültecinin bir günü işsiz; çoğu zaman içecek su, yiyecek ekmek bile bulmadan geçiyor. Suriyeli mülteciler dediğimizde de homojen bir gruptan bahsetmiyoruz. Peki, eşcinsel ya da trans bir Suriyeli mülteci neler yaşıyor?

Suriyeli mülteciler arasında Hıristiyanlar, Aleviler, Sünniler ve Kürtler gibi çok farklı gruplar var. Ve kendi kimlikleriyle katmanlı ayrımcılığa maruz kaldılar. Din temelli yardımlardan Sünniler yararlandı ama Alevi ve Hıristiyanlar yararlanmadı. Ama bu toplumsal gruplar Suriye’den birlikte geldiler ya da Türkiye’ye geldiklerinde birbirlerini buldular. LGBT’lerin böyle bir imkanı olmadı. Kaos GL’ye ulaşan ve destek verdiğimiz Suriyeli LGBT mülteciler belli bir ekonomik düzeye sahip, İngilizce konuşabilen ve internet erişimi olabilen kişiler. Asıl sıkıntı internet erişimi olmayan ve kötü koşullarda kayıt dışı çalışan LGBT mülteciler söz konusu olduğunda başlıyor. Bu alana dair bir fikrimiz yok. Özel ihtiyaç sahiplerinden bahsettiğimizde cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği mevzuatta yer almadı. Sivil toplumda ise sonraları düşünülen bir konu oluyor. Herkes heteroseksüel varsayılıyor.

İletişim kurduğum LGBT mülteciler Suriyelilerle birlikte olmayı da çok istemiyor. Eşcinsel oldukları için hem kendi toplumlarından hem de Türkiye toplumundan baskı ve şiddet görüyorlar. Ayrımcılık birbirinden keskin sınırlarla ayrılan bir mesele değil. Farklı ayrımcılık biçimlerinin kesiştiği noktalarda katmanlı sorunlar yaşanıyor. Eşcinsel ve trans mülteciler hem ırkçılığın hem de homofobinin hedefinde yer alıyor.

Sınırdan giriş yapsalar bile çoğu eşcinsel ve trans Suriyeli mülteci İstanbul ve İzmir’e geliyor. Yalnızlık, kendi kimliğinden insanları bulamama gibi sorunlar rutinleşiyor. İranlı LGBT mülteciler mesela çok örgütlü oluyor. İran LGBT hareketinden bahsedebiliyoruz ve bu alternatif dayanışma ve iletişim kanalları yaratıyor. Suriyeliler açısından böyle bir durum da yok. Son zamanlarda İstanbul’da Suriyeli LGBT mülteciler Lambdaistanbul’la birlikte kendi örgütlenmelerini kurmaya başladı. Yaşanan sıkıntıların bir nebze hafifletilmesi bu tarz girişimler çok önemli.

Bir diğer sorun alanı ise kamplar. AFAD yönetimindeki kamplara sivil toplum giremiyor. Çok ciddi ihlal, taciz ve insan ticareti iddiaları var ancak etkin bir soruşturma yürütülmüyor. Suruç’taki kamplarda ise belediye ve halk desteği var ve sivil toplum oralarda yer alıyor.