Yaşam / Din/İnanç

Zangocun oğlu

Çarşamba, 20 Ocak 2016
Haber: Kaos GL

Acı içinde kendime geldiğimde altımda külodum yoktu ve herkes hayretle sünnetsiz organıma bakıyordu.

Nestor Onur Özgüner, Kaos GL dergisinin “Soy-Sop” dosya konulu 145. sayısına yazdı:

There was a boy / A very strange enchanted boy

Eden Ahbez’in Nature Boy adlı şarkısından

Yuhanna İncili “Başlangıçta söz vardı,” diye başlar. Benim hikâyemin başlangıcındaysa söz henüz kesinlik kazanmamıştı, söylenti vardı: Rivayet o ki duvarların ardında bambaşka bir dünya saklıydı. Ve ben dünyayı -bir zangocun oğlu olarak- ailece bir hanesinde yaşadığımız eski bir kiliseden ibaret sanırdım. Tüm pencereler kilisenin küçük bahçesine bakar, yüksek bahçe duvarlarıyla dış dünya ayrılırdı. Ne zaman bahçe kapısının aralığından dışarıda oynayan çocukları görsem dudağımı büker mahzunlaşırdım. Babam yanıma gelip İncil’den bir mesel aktarır, yetmezse kendinden katardı; uzadıkça uzardı hikâyeler. Ne var ki tüm büyüsüne rağmen hiçbiri o duvarları gerçek anlamda aşamazdı. Ama ben er geç bir gün o bahçe kapısından dışarıya çıkacak ve gerçek dünyaya adım atacaktım.

Sokağa çıktığım ilk gün sisli bir pazardı. Cemaatin ayinde olmasını fırsat bilerek kimseye görünmeden bir masal kaçkını gibi oradan kaçtım. Nasıl bir dünya varmış meğer duvarların ardında. Şaşkın şaşkın etrafa bakarak ilerledim, istasyona yakın bir aile çay bahçesinde oyun oynayan bir çocuk grubuna rastladım. Oyunlarına katılmak istediğimde içlerinden yaşça büyük olanı boynumdaki haçı çekip omuzlarımdan iterek öyle bir söz söyledi ki, tam o sırada kalkan tren sanki üzerimden geçip gitti:

G-Â-V-U-R!

Kelimelerin ne kadar yaralayıcı ve hatta ölümcül olabileceğini biliyorum. ‘I want you’lar, ‘This means war’lar ve daha birçok kanlı slogan milyonları öldürmedi mi? İdeolojik nefret söylemleri, hedef gösteren gazete manşetleri, yaralayıcı sözler, yüze vurulan kimi gerçekler insanları cinayete ve intihara sürüklemedi mi. Ve dahası sayısız can almadı mı? Kelimeler ne yazık ölümcüldür, ama aynı zamanda kurtarıcıdır da. Kelimelerin yaraladığını kelimeler iyileştirir: Ben orada kayıp kuzular gibi dolaşırken, babam arayıp bulmuş beni. “Haydi eve gidelim, oğlum,” dedi, “Yarın olsun da seni okula yazdıralım.”

Okulda hepimiz bir örnek giyinmemize rağmen diğer öğrencilerle aramda belirgin bir fark vardı. Sürekli burnunu çektiği için “marazlı” diye kimsenin yanına oturmak istemediği sıra arkadaşımdan başka herkes bana ötekiymişim gibi davranıyor, sünnetli olup olmadığımı merak ediyordu. En başta da teneffüslerde kol kola girip “Halis talebeleriz, önümüze geleni tekmeleriz,” diye ona buna çarparak dolaşan bir grup serseri. Teneffüslerden birinde bu “halis talebeler” etrafımı çevirip pantolonumu indirmeye çalıştı. Sonuna kadar direndiysem de hayalarıma yediğim tekmeyle nefesim kesilince yere kapaklandım. Acı içinde kendime geldiğimde altımda külodum yoktu ve herkes hayretle sünnetsiz organıma bakıyordu. O an acımı unutacak kadar utandım ve öyle bir haykırdım ki sesim tıslar gibi çıktı, her biri çil yavrusu gibi dağıldı. Tıpkı bir kayayı kaldırmışlardı da ortaya çıkan bir yılandan korkup kaçmışlardı. Orada beni asıl üzen, insanların bildik acımasızlığı değil, sıra arkadaşımın da onlara katılmış olmasıydı. Kimsenin yanına oturmak istemediği fakat benim yalnız bırakmadığım sıra arkadaşımın bakışıydı beni asıl inciten. Gözlerindeki nefrete ilk kez tanık oluyordum. En tehlikeli bulaşıcı hastalıktı nefret, en yıkıcı yanı ise ummadık yüreklerde bile sürgün vermesiydi. Ama bu veba mevsiminin de elbet bir sonu vardı. Nefret yıkıcıydı fakat sevgi ondan katbekat güçlü olabilirdi.

O günden sonra okulda kimse sünnetli olup olmadığımı merak etmedi, hatta “onaylanmış” olduğu için rahatladıklarını dahi söyleyebilirim, fakat onların aksine artık ben pek rahat değildim. Pantolonum dar gelip sıkıyor, hareketimi engelliyor gibi geliyordu. Okulun tuvaletindeki aynaya ne zaman baksam başka birini görüyor, üzerime biçilmiş kalıptan artık hiç güven duymuyordum. Eve kapağı atmamla üstümü değiştirmem bir oluyordu. Yıllarca zamanımı bir gölgeden diğerine, duvarların güven verici gölgesine sığınarak geçirdim. “Bizim zangocun oğlunda bir tuhaflık var,” diyordu cemaat. “Büyülenmiş bu çocuk!” Ne gibi bir tuhaflık ve büyüden bahsediliyor, o zaman henüz anlamıyordum.

On sekizinci yaş günümde babam kendime dilediğim armağanı alayım diye bana harçlık verdi ve ben ilk kez o günün gecesinde eve gitmedim. Beni her yerde aramış ama bir türlü bulamamışlar. “Son gördüğümüzde pembe bir fular vardı boynunda,” demiş mahalleli.

O ipek fuları nereden ve nasıl aldığımı hatırlamıyorum. Bir dükkânın vitrin camına vuran yansımamı üzerine denk getirip “Buldum!” demiş olabilirim. Yakın bir tanıdığa sipariş etmiş de olabilirim. Önemli olan, böyle bir fuları nereden ve nasıl aldığımdan çok, giymeye nasıl karar verdiğim. Kolay mı! Her hangi bir aksesuarı düşünmeden kullanırsın, onu neden taşıdığının pek önemi yoktur. Ama zangocun tuhaf büyülü oğlunun pembe, pespembe bir ipek fular takabilmesi için mutlaka önemli bir karardan geçmiş olması gerekir.

Sahne şu: Artık nereden ve nasıl aldıysam, pembe fularımı boynuma bağlayıp “dışarıya çıktım”. Mahallelinin şaşkın bakışlarına aldırmadan ağır ağır ilerledim. Gizlice fısıldaşmalar, ulu orta kahkahalar, birkaç ıslık da cabası. Ve dahası esnafın ikiyüzlü tavırları, berber çırağının ensesine inen tokat, küfürle burulan bıyıklar… Kendine umarsız dünyayı bir an olsun umursamadan kendi kendime, kendime doğru yürüdüm ve şehrin büyük meydanlarından birine çıktım.

Şehir en renkli günlerinden birini yaşıyordu. Sokaklar gökkuşağı bayrakları altında hak ve özgürlükleri uğruna seslerini duyurmak isteyen insanlarla doluydu. Sırtına puldan birer kanat takmış genç bir adam taşımakta olduğu pankartın bir ucunu bana uzatınca hiç tereddüt etmeden tutup ben de aralarına katıldım ve birleştikçe güçlenen bu sese ortak oldum.

Acı sulardaki sazların sessiz çığlığı saklıydı bu seste. Apacı bir sırrı içmiş gibi doygun, rüzgâra ve akıntıya, köküne ve zemine karşı aksi yönde hareket etmeye yeltenen sazların… Bu sazlardan biri ne zaman aksi yöne eğilecek olsa, rüzgâr ve dalgalar iş birliği yapmışçasına engel olur, tutup kendi yönlerine çevirirdi onu. Olmadı belini kırar, başını suya gömer, balçığın altında ezerdi. Rüzgâr nereye eser, dalgalar nereye vurursa o yönde hareket etmeyi zorunlu kılardı kanun. Ayrıksı sazlar işte böyle sert bir iklimde ses buluyordu. Nefesini soluduğu iklimin gerçek yüzünü olduğu gibi duyuran bir sazı ne kadar ehlileştirebilir, düzenin diline uydurabilirlerdi ki. Ayrıksı bir saz olmak ölümdü bu sularda. Ölümdü ama, suyu arıtan bütün gideğenler taşlarla, kayalarla tıkanmış ve sular acıdıkça acımış olsa da, gerçeği duyuran her ses yankısını bir iz gibi ardında bırakırdı. Ve bu yüzden, umudun belki en elle tutulur olanı ayrıksı sazların gölgesinde saklıydı.

Derken bu renk cümbüşünün orta yerinde kül rengi bir kıyamet koptu, art arda atılan gazdan göz gözü görmez oldu. Renkli bir rüyadan karanlık bir kabusun içine düşmüş gibiydik. Savaştaymışız da korkunç bir manzarayla karşılaşmışız gibi yıkıntılara doğru yürüyorduk. Artık ne bir çiçek ne bir yemiş vardı etrafta. “Sanırım kurtulamayacağım,” diye düşündüm. “Ve boynumda pembe fularımla sonsuz bir uykuya dalacağım.” Bu adeta kaçınılmaz bir gerçekti ve ben artık adım atacak durumda değildim. Ayak bastığım yer gri, baktığım ufuk simsiyahtı ve mavi gökyüzü bizden çok uzaktaydı. Aralarında bir boşluk, bir kopukluk var gibiydi. Temas etmiyor, dokunamıyordu karanlık ufka. Karşımızda barikatlar, ardında ise bize karşı kuşanmış güçler vardı. Bense her adımda daha bir umutsuzdum. Ama o beni bu korkunç kabustan uyandırdı, elimden tutup ara sokaklardan birine çekerek beni kanatları altına aldı.

Aynadaki aksim beden almış, yalnızlığımı gidermenin yanında bütünün parçası olmamı sağlamıştı. Fakat umudunuzu sadece bir insana bağlamak tehlikelidir, o kişi hayattan göçüp gittiğinde ona yüklediğiniz bütün anlam da onunla birlikte buharlaşıp yok olabilir. Aşkın iyileştirici fakat aynı zamanda yıkıcı yanı da bu değil mi? Birlikte olunan süre boyunca aslında hep bilinen fakat hiç akla getirilmeyen kaçınılmaz gerçek: Birbirini seven iki insandan biri diğerinden önce göçüp gider ve diğeri onsuz kalıverir.

Trajik bir ölümden açıkça bahsetmeyeceğim, ama “acı kaybımız”ın toplumsal boyutunu vurgulamak adına size onun bir nefret cinayeti kurbanı olduğunu söyleyebilirim. O gün onunla birlikte sanki ben de öldüm ve onun sayesinde yakaladığım o elle tutulur umudu tekrar yitirdim. “Sensiz de olabilir,” diyordum, ardından tutmaya başladığım günlükte. “Sensiz de pekâlâ geçebilir günler. Seni tanıyıncaya kadar nasılsa öyle. Bir kitap okunur, bir şarkı dinlenir, zaman geçer. Odaların ışıkları açılır kapanır, gün yeniden doğar. Yeniden çıkılır meydanlara,” diyordum. Sözün yazıya uyduğu gibi yazı da gerçeğe uysaydı, bir daha dışarı çıkmamak üzere kendimi eve kapatmaz, eşyaların arasında yasımı uzun süre yaşatmazdım. Yalnızlığın üstesinden gelerek hayata yeniden bağlanır, dış dünyaya uyum sağlardım. Oysa her geçen gün bu olasılıktan uzaklaştım. Bir fotoğraf kabininde şekilden şekle girerek çekildiğimiz bir dizi fotoğrafa bakarak “Bir zamanlar birlikteydik,” derdim, “Bir gün tekrar bir araya geleceğiz.” Var olan tek zamanı yitirmiştim, artık şu ân’ın içinde değildim. Masalsı bir hayaldi beni hayatta tutan. Günün birinde puldan kanatlarıyla karşımda belirecek diye umut eder, böyle çocuksu bir hayale sığınıp beklerdim. Duvarların ardında tek özgürlüğümüz hayal gücüdür. Ve rüyaları kimse prangeya vuramaz, değil mi?

Belki böylesi iyiydi, beklemek yaşatırdı kimi insanı. Ancak kimi boş umutları er geç yıkardı zaman. Onun bir daha geri dönmeyeceği gerçeğiyle yüzleştikten sonra artık onu beklemeyi bıraktım. Boş da olsa beni hayatta tutan umudun yerini yarı karanlık düşünceler aldı. Mehtaplı gecelerde odamın loşluğuna dalar, eşyaları bile tedirgin eden sözler söylerdim. “Ölüm bir adım ötemizde,” derdim. İntiharın adı geçti mi gözlerim parlardı, böyle bir seçimin zayıflık olduğuna inanmıyordum. Hiçbir güç yetmiyordu bazı engelleri aşmaya…

Meydandaki yüksek bir alışveriş merkezinin terasında benden başka kimse yoktu. Korkulukları aşıp sahneden seyirciye yönelir gibi kenarda durdum. Ayakkabılarımın burnu boşluğa bakıyordu. Bir elimle pembe fularımı tutmuş, diğeriyle göğe uzanıyordum. Parmaklarımın tam ucundaydı güneş, biraz daha eğilsem neredeyse dokunacaktım. Tam o sırada, meydanda birikmiş renkli kalabalığın bir ağızdan sloganlar attığını duydum. Uzaktan pek seçemiyordum ama içlerinde puldan kanatları güneşten parıldayan bir melek görür gibi oldum ve korkuluklara tutunup son anda düşmekten kurtuldum. Zamanında sesine ortak olduğum topluluk beni korkunç bir sondan alıkoymuştu.

Mucizelere inanıyorum, çünkü asıl mucizenin insanın kendisi olduğunu biliyorum. Gerçekliği ne olursa olsun, hayatı anlamlı kılan beraber inandığımız hikâyeler, elle tutulur bir umutla tutunduğumuz kelimelerdir. Hayatın bize anlatılan masallara hiç benzemediğini gördüğümden beri de masalların gerçeğe uymasını değil, gerçeğin kendi doğasını bulmasını umut ediyorum. Ve kimseden lafımı sakınmadan “Tuhaf olan sizsiniz, biz geyet doğalız,” diyorum. “Gey’et doğalız!”