Yaşam

Amasız fakatsız destekleyebilmek…

26 Ocak 2016

Barış İçin Akademisyenler’e destek olan hukukçu, sağlıkçı, fotoğrafçı, edebiyatçı, sinemacı, müzisyen ve LGBTİ aktivistlerine içinden geçtiğimiz süreci ve çıkış yollarını sorduk.

11 Ocak'ta başlattıkları imza kampanyası nedeniyle hükümetin hedefi haline gelen Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi'ne destek açıklamaları oldu. Sayısız kurum, baskı gören, gözaltına alınan, tehdit edilen ve görevlerinden uzaklaştırılan akademisyenlere destek çağrısı yaptı.

Kürt illerinde uygulanan sokağa çıkma yasakları ve devletin operasyonlarının durdurulmasına yönelik "Bu suça ortak olmayacağız" bildirisini imzaya açan Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifine destek veren kurumlarla yaşanılan süreci nasıl değerlendirdiklerini ve Ülkede artan savaşa karşı ne yapılması gerektiğini konuştuk.

“Toplumsal muhalefet, iktidara karşı mücadele cephesi örmeli”

Akademisyenlere destek veren hukukçulardan Özgür Urfa: Akademisyenlerin barış talebini seslendirmesine karşı siyasi iktidarın ve sarayın cevabı tehdit, soruşturma ve gözaltı terörü oldu.

Bu süreç özellikle 7 Haziran sonrası siyasi iktidarın bölgede yürüttüğü savaş politikasıyla ve Suruç, Ankara ve son olarak Sultanahmet katliamlarıyla birlikte düşünülmelidir.

AKP ve sarayın kurmaya çalıştığı rejime karşı ülkedeki toplumsal direnç, Başkanlık hayallerini "zor aygıtlarıyla" topluma kabule zorlama yoluna sokmuştur. Akademisyenlerden yükselen sesin iktidarın planlarına uymaması sarayın şiddetli tepkisine yol açtı.

Savaş politikalarının ve ölümlerin önüne geçilmesi için öncelikle koşulsuz şekilde operasyonların ve silahların susması gerekiyor. Ayrıca siyasi iktidar/sarayın başkanlık ve anayasa politikalarına karşı toplumsal muhalefetin güçlü bir mücadele cephesini örmesi ve başkanlık/anayasa politikalarını durdurması gerekmektedir.

“Süreç kontrolden çıkmış bir zihnin ürünü değil”

Barış İsteyen Fotoğrafçılar’dan Yücel Tunca: Çok uzun zamandır Türkiye, içeride ve dışarıda “düşmanlaştırma” politikasıyla yönetiliyor. Suriye, İsrail, İran ve Rusya; Aleviler, dinsizler, Ermeniler, kadınlar, sol görüşlüler, çevreciler ve masanın devrilmesine karar verildiği günden bu yana da Kürtler… Eksik bıraktıklarım olmuştur, mazur görülsün çünkü o kadar çok ki! 10 yıla yaklaşan bir zaman dilimi içerisinde AKP politikalarına karşı duruş gösteren, muhalefet eden, itiraz veya reddeden tüm kesimler bu düşmanca dil ve yaklaşımdan nasiplerini aldılar. Son olarak da en temel insan haklarından biri olan düşünce ve ifade özgürlüklerini kullandıkları için akademisyenler katıldı bu linç edilme kervanına.

Bu politikanın, kontrolden çıkmış bir zihnin ürünü olduğunu düşünmüyorum doğrusu. Tersine devletler tarafından sık sık kullanılan bir yöntemin, “düşman yarat, diğerlerini bunun karşısında birleştir ve kolayca yönet” yaklaşımının güçlü bir biçimde kullanılmasına dair bir örnek bu. Üstelik bu yöntem ile düşmanlaştırdıklarını da yönetmen mümkün olabiliyor. Gündemi belirliyorsun ve karşıtını da, taraftarını da böylece peşin sıra sürüklüyorsun.

Kürt Hareketi zaman zaman bu bildik yöntemi kırarak kendi gündemini dayatmayı başarıyor. Özyönetim konusu, bu manada çok başarılı bir çıkış örneği. Toplumun diğer muhalif kesimleri bu örnekleri çoğaltamadığı için yaratılan ve özü itibariyle çok çok tehlikeli olan düşmanlaştırıcı beyan ve yaptırım çabalarının gerisinde kalıyor, ağırlığını koyamıyor ve politik denge sağlanamıyor.

Nereden bakarsanız bakın bu süreçteki çatışma hali, savaş hali kısa vadede iktidarın işine yarıyor. Dini argümanlarla kolayca manipüle edilebilen toplumlarda bu olgunun milliyetçi argümanlarla bezenmesi sonucunda ortalama aklı kontrol altına almak pek de zor olmuyor. Makul bir noktada buluşmanın tüm olanaklarına sahipken her şeyi altüst etmenin tek bir gerekçesi var: İktidarda kalma sürecini uzatmak. Bu bir makam saplantısı değil kuşkusuz. Ayakta kalmak için bütün riskleri göze alır iktidarlar. Çıkar çarkının dışında kaldıklarında telafisi olmayan kayıplar yaşayacaklarının bilgisine hepimizden fazla sahiplerdir çünkü. Ekonomik kayıp önemli bir gerekçe fakat bununla da bitmeyeceğini biliyorlardır. Hukuksuz her türlü tasarrufları nedeniyle hesap vermek zorunda kalacakları için kendi başlarına geri çekilmeleri mümkün değildir. İktidar odağı olmaktan uzaklaştırılmaları ancak kendi rızalarının dışında yenilmeleriyle mümkün olabilir. Bu hayati varoluş çabası içinde toplumu oluşturan bireyler teferruata dönüşür. Faşizm yükselir. Ölebilecek ya da öldürülebilecek insanlar topluluğuna dönüşür toplum.

Diğer yandan, mutlak iktidar fikrinden uzak kalmayı başarmış sivil inisiyatiflerin demokratik baskısı, cüretkârlığın önünde güçlü bir barikat oluşturabilir. Savaşın gerçekte kimin işine yaradığını bilen biz siviller, politik manevralarımızı çoğaltmalı, örgütlü bir karşı duruş ortaya koyabilmeliyiz. Bunu başaramadığımız takdirde, göndere çekilmeye başlanan faşizmin bayrağı tepe noktaya ulaşınca, büyüyen ve derinleşen bir kan gölünde yaşamak zorunda kalacağımızı bilmeliyiz. Tarih, bu örneklerle dolu ne yazık ki… Yeni bir örneğin öznesi olmamak için henüz tümünü kaybetmediğimiz haklarımızı sonuna kadar kullanmamız gerekiyor.

“Karantinaları geçersiz kılacak açılımlara ihtiyaç var”

Barış İçin Sağlıkçılar’dan Vahac Alp: Güncelin en önemli başlığı olarak ağızlarda sakız gibi çiğnenen bir hendek meselesi vardı oysaki asıl meselenin hendek olmadığı, abluka olduğu kısa sürede ortaya çıktı. Her ne kadar ablukanın asıl mesele olduğu geç olmayan bir zamanda anlaşıldıysa da neden ablukanın seçildiğiyle ilgili bir kafa karışıklığı olduğu kanısındayım. Ablukaya dair ortaya çıkan ilk muhalif görüş, tek yönlülüğü oldu. Yani abluka içinde kalan kişi, kurum veya fikirlerin soykırımına götüren bir katliam girişimi olduğu düşünüldü ve katliamın nasıl engellenebileceğine dair kafa patlatıldı. İlk sokağa çıkma yasaklarında ortaya çıkan muhalif tepkilerin, katliam öngörüsünü işlemesi ve bunun üzerinden bir mobilizasyon geliştirilmesi bu tek yönlülüğe olan inançla ilgili olsa gerek. Dolayısıyla bu tek yönlü otorite dayatmasına çemberin içinden direnç sağlanırken, asıl ablukanın çember dışından kırılabileceği görüşü hakimiyetinde yürüyüşler ve basın açıklamaları ile bir muhalefet yürütülmeye çalışıldı. Ancak ablukanın çift yönlü bir etkisi olduğu ve hem iç hem dışa dönük bir otorite dayatması olduğu ve iki yönlü işlediği kanısındayım. Hatta ablukanın dışındaki kişi veya kurumlara dayatılan otoritenin yer yer abluka içine yönelik yapılan otorite dayatmasını kat be kat aşan etkiler yaptığı kanısındayım. Abluka içinde kalanlara fiziki katliam dayatılırken, dışındakilere ruhsal anlamı ön planda ve haklara yönelik katliamlar dayatıldı. Ablukaya alınmış kent merkezlerinde dünyada soyutlanmış, temel insan haklarından mahrum kalmış, barış ve hatta savaş hukukuna riayet edilmeyerek ve temel evrensel insani ilkeler göz ardı edilerek; buralarda bulunan canlıların insan olmadığı kanaati yerleştirilmeye çalışılmakta. Abluka altındaki yerlerde insan ile hayvan ayrımını ortadan kaldıracak şekilde hayvanlar da insanlar gibi ölümlerden nasiplendirildi. Yine bu alanlarda ölen insanların cenazeleri yerde bırakılarak, bir nevi vahşi hayvan cesedi gibi kaldırılmayarak ve hatta bir nevi teşhir edilerek, bu kişilere insani değil mekanik sıfatlar yüklenerek, insanlıktan çıkarma, böylece savaşı daha olanaklı, ölümleri kolaylaştırıcı bir yol tutturulmaya çalışılmakta. Bu alanlarda bulunup da ablukaya dair direnemeyen insanların bu alanlar dışına çıkması sağlanarak, bu canlıların insanlığa terfi etmesi sağlanarak, alanda kalanların insanlıktan çıkarılması çabaları desteklenmekte gibidir. Abluka içine dönük sınırlandırılmış operasyonlardansa alanı sürekli top atışına tutarak veya ağır silahlarla bombalayarak, iş makinalarını alana sürerek, o alanda canlı olmadığı, cansız nesneler, yapılar olduğu fikri oluşturulmaya çalışılmaktadır. Abluka içine bu yönelim şekli abluka dışına yönelimi de belirleyici karakterdedir. Çemberin dışında ve yakın periferinde yer alan insanlara abluka içine nasıl müdahale edildiğine dair zengin veri sunulmakta, hatta yer yer bazı saldırılar bu çemberin dışındaki insanlara ders olabilmesi için olduğundan abartılı hale getirilmektedir. Yine siyasetçilerin medya demeçleriyle bu abartılmış tavır sürdürülmekte, böylece bir otorite dayatılmakta, susmaları teşvik edilerek, insani özellikleri zayıflatılmaya çalışılmaktadır. Çemberin dışındaki geniş alana ise içeride hastalıklı, anormal, uygunsuz ve güvensiz bir yapı olduğu, bu yapıyı dışarıdakilerin güvenliği ve sıhhati için yok etmek gerektiği mesajı verilerek, kendi yaşamlarına dair tüm karar yetkisini otoriteye devretmeleri ve insani özelliklerinin baskılanması amaçlanmakta, teşvik edilmektedir. Bu yönüyle hem abluka içine hem de dışına dayatılan otoritenin kabul görmesi ve içselleştirilmesi amaçlanmaktadır. Bu nedenle otoriteyi dayatan yapıya karşı olmasa bile savaşa dair söz söylenmesi, otoritenin reddi olarak görülmekte ve bu red edenler olarak değerlendirilen kişi veya grupların etrafına yeni ablukalar örülmeye çalışılmakta, karantina mantığı işletilmektedir. Bu yönüyle otoriter için karşı çıkış bir virüs olarak görülmekte ve yayılabileceği varsayılmakta, yayılmaması için alınan önlem olarak abluka olumlanmaktadır. Abluka içi ile dışında gelişen ölümler sayısal farklılık içerse de özünde iki yöne dayatılan aynı otoritedir. İkinci bir fark ise çember dışındakiler rehabilite edilebilir olarak görülürken, çember içindekilerin tedavi edilemez olarak görülmesidir. Buradan yola çıkarak, sokağa çıkma yasağının olduğu yerler için abluka değerlendirmesi mümkün iken, dışındaki yerlerde olan soluksuz bırakıcı baskılar için karantina doğru bir tanımlama olacaktır. Ayrıca karantinayı uygulanabilir kıldığı için, otoriter açısından abluka ilk adım veya öncül veya ilk-el olarak gözükecektir. İşte bu nedenle kentlerdeki direniş Kürt isyanının bir parçası halinde olmasına rağmen son Kürt isyanının finali olarak değerlendirilemeyeceği gibi bu direnişlerin bastırılması Kürt isyanının bastırılması olarak değerlendirilemez. Bu durum Kürtlük sınırlarının dışına çıkan, otorite dayatmasına karşı isyan olarak görülebilir ve bu isyanın Kürt isyanını aşması ve onu da içerecek şekilde büyümesi potansiyeli vardır. Ablukanın Kürt illeri için seçilmesi, bu isyanı Kürt isyanına daraltmanın ve potansiyelini kullanmasını engellemenin de bir yolu olarak görülebilir. İşte abluka otoritenin tek elde toplanması, otoritenin tekelleştirilmesi amacını güden faşizme meyillenen otoriteye karşı gelişmekte olan isyanı bastırmak için kullanılan temel araçlardan biri haline gelmiştir. Ablukanın dağıtılması, isyanın potansiyeline ulaşmasını sağlayabileceği için, Kürt illerinde yürüyen direniş enternasyonal bir karakterdedir. Ancak bu alanlar dışındaki sadece Kürtlerin isyana katılması enternasyonal karakteri zedeleme potansiyeli taşımaktadır. Savaşa karşı duruş geliştiren sağlıkçılar ve takip eden suça ortak olmayan akademisyen tavrı, ablukaların dağılması için fırsatlar içermektedir. Ancak bunların da etraflarına örülen karantinaları analiz etmesi ve bu karantinaları geçersiz kılacak açılımlara ihtiyaç vardır.

“Kanunsuzluklarla devam eden bir süreç var”

Barış İçin Edebiyatçılar’dan Mehmet Said Aydın: İmza kampanyalarıyla ilgili zamanında epey fena söz etmişliğim var. Demokratik düzende bir şeyleri değiştirme kudretine sahip olabilir belki imza atmak, kanaat oluşturmak gibi detaylar ama mevcut düzende, uzun zamandır mevcut olan düzende yani, pek bir şeyleri değiştirmeye kudretinin olduğunu düşünmüyordum. Halen de düşünmüyorum. Ama cumhurbaşkanının hedef göstermesiyle beraber hem hadisenin rengi değişti, hem de akademisyenlere destek vermek şart oldu. Biz de edebiyatçılar olarak, suçlandıkları yerden destek verdik. Fakat ama eğer demeden, 800 küsur imza toplandı edebiyatçılar tarafından. Memleketin mühim kalemlerinin tamamı imza attı denebilir.

Ülkede artan savaş diye olgu var mı, emin değilim. Halihazırda olan, asimetrik, düşük yoğunluklu bir savaştır. Hendek denilen, “qozik” denilen, “gayrinizami harp” denilen ve bu toprakların pek de yabancısı olmadığı bin bir türlü kanunsuzlukla devam eden bir süreç var. Kimse kanı, ölümü övecek değil. Ama savaş adına, savaşan adına konuşmak da benim kârım değil. İlk günden beri haddim hududum “dövüşen konuşur” çizgisindedir.

“Yan yana durmaktan başka şansımız yok”

Barış İçin Sinemacılar’dan Zeynep Ünal: 40 yaşındayım ve ‘bundan daha kötüsü olamaz’ dediğim pek çok olay sonrası, ondan kötüsü olan pek çok olaya tanık oldum.

Bir kadın, çocuğunun cenazesi kokmasın diye buzdolabında saklıyor. Bir anne çocuklarıyla kahvaltı ederken başına havan topu isabet ediyor, oracıkta ölüyor. Ölen insanların cenazeleri sokak ortasından alınamıyor. Şimdi haberler geliyor, insanlar yaralanıyor, müdahale edilemediği için kan kaybından ölüyor. Bütün bunlar reva mıdır? Bütün bir ülke kan kaybından ölürken akademisyenlerin sessiz kalması nasıl beklenebilir? Sessiz kalmadığı için akademisyenlerin başına gelenler reva mıdır? Sinema sektöründeyim ama aynı zamanda bir Üniversitede çalışıyorum. Birlikte çalıştığım, bildiriyi imzalayan akademisyen arkadaşlarımla vedalaştım geçen gün. Ne olur ne olmaz, belki görüşemeyiz diye.

Geçtiğimiz ilkbahar filmler sansürlendi. Festivaller yapılamadı. Bu süreç hala devam ediyor, filmler sansürlenmeye devam ediyor. Vücut bütünlüğümüz, ifade özgürlüğümüz tehdit altında. ‘Oluk oluk kan akıtacağız’ cümlesinin tercümesi bu yaşadıklarımız. Cizre’de, Sur’da, Silopi’de yaşananların kendisinden uzak olduğunu sananlar tatlı bir rüya içindeler aslında. Orada yaşanan savaş, insanların yaşam hakkını elinden aldığı kadar yaşarken ihtiyaç duyduğu iki ana damarı kesmeye çalışıyor; sanat ve bilim. Yaşanan süreci değerlendiremiyorum yani. Nasıl değerlendireyim, beni çoktan aşıyor.

Her ne sebeple olsun, eğer özgürlüklerin yanındaysak birbirimizi kollamamız, yan yana durmamız gerektiğini, bir de Antalya Film Festivali’nde konuşması sansürlenen Nadir Sarıbacak gibi ‘bizi muhabbet kurtaracak’ diye düşünüyorum. Yan yana durmaktan başka şansımız yok.

“Hakikati aramaya devam etmek…”

Barış İçin Müzisyenler’den Selim Kırılmaz: Devletin tüm imkanlarıyla günah keçisi icat ve imha etmeye seferber olduğu korkunç bir dönemden geçiyoruz. Türkiye ve dünya siyasi tarihi buna benzer örneklerle dolu. Yüreklerde açılan yaraların kalıcı etkileri olacaktır fakat bu günler de geçecektir elbet. Yarın tekrar birbirimizin yüzüne bakacağımızı unutmadan umudu yeşertmeye devam etmek zorundayız. Akademisyenlerin, müzisyenlerin vs. grupların böyle bir zamanda dayanışmadan taraf olmaları, barış ve adaletin sesini yükseltmeleri çok kıymetli olmakla beraber konunun ifade özgürlüğü sınırları içerisinde tartışılmasını sakıncalı buluyorum. Her gün yaşlı çocuk demeden insanların “meşru” bir biçimde öldürülebildiği, korkunç şeyler yaşatıldığı bir yerde yaşıyor olmayı öyle veya böyle bir biçimde içimize sindirebildiğimiz her an istemeden de olsa ortalığa akıbeti belirsiz zehirli tohumlar saçılmasına vesile oluyoruz. Bizleri taraf tutmaya hapseden, sağduyudan alıkoyan bu fırtına karşısında bir biçimde tutunmaya, konuşmaya, hakikati aramaya, dayanışmaya, ses çıkarmaya, tebessümü büyütmeye devam etmekten başka şansımız yok. İyiye, güzele tutkun olanlar başka türlüsünü de bilmez zaten.

“Savaş girdabından çıkmak için birlikte mücadele”

Kaos GL Derneği’nden Yıldız Tar: Yıllardır “LGBTİ’lere Yönelik İlan Edilmemiş Savaşa Son” diyerek barış mücadelesinin parçası olmaya çalışan Kaos GL Derneği olarak, içinden geçtiğimiz savaş ve çatışma ortamının durmasını isteyen akademisyenlere dönük nefret kampanyalarına karşı bir kez daha barış ve müzakere masasına dönülmesi çağrımızı yineledik. Bu çağrımız müzakere sürecine güvendiğimizden değil, müzakerelerin başlaması dışında bir seçeneğin olmamasındandı. Ölümlerin durmasının yolu adil bir barışa giden yolu el birliğiyle örmekten geçiyor. Devletler ve onların lütuflarıyla değil; halkların mücadelesiyle örülecek bir barış, sağlam ve kalıcı olacaktır. Yaşamı ve barışı savunmak hepimizin sorumluluğu. Bu savaş ve şiddet sarmalı hepimizi içine çeken bir girdap yaratıyor. Bu sarmaldan çıkmak ise birlikte mücadeleden geçiyor.

LGBTİ’lere yönelik ilan edilmemiş savaşın son bulması için toplumsal barış mücadelesi verirken yinelediğimiz bir söz var: Toplumsal barış tanınma ve eşitlikle olur. Toplumsal barış hepimiz için hava kadar su kadar hayati önem taşıyor. Bu barışa giden yol ise eşitlik ve tanınmadan geçiyor. LGBTİ toplumu için istediğimiz tanınma ve eşitliği kuşatma altındaki Kürt halkı için de toplumun ezilen, ötekileştirilen bütün kesimleri için de talep etmeye devam etmek gerekiyor.

Muş-Tatvan yolunda devlete inanmaya, “eşkıyaların da kötü donatımlı askerlerin de” kanamasına müsaade etmeye niyetimiz yok!