Yaşam

GLTB Hareketi İçin Kullanılmamış Araçlar: Queer, Simulakrum, Mim

Pazartesi, 27 Mart 2006

“Queer politika hem kendini hem de diğ?erlerini sürekli biçimde kurup yıkacaktır. Özneler artık “bir”den çok oldukları için, bir grup içinde GLTB kimlikleri dış?ında kimlikler de yer bulacaktır.” Özgür Özakın’ın kaleminden.

Son zamanlarda Türkiye’deki GLTB örgütlenmelerinde sık sık adı geçen queer (kaçık/ibne) kuramını felsefeye ait bir perspektife oturtmadan kavramanın, tartış?manın ve uygulamanın kuramın karş?ıtı sonuçlara yol açabileceğ?ini düş?ünüyorum. Peki queer nedir? Eğ?er queer üzerine konuş?acaksak, yalnızca gey, lezbiyen, travesti, biseksüel veya transeksüel gibi kimliklerden değ?il, kaçınılmaz olarak “kimlik” kavramından söz edeceğ?iz demektir.

Kimlik, bir varlığ?a değ?iş?meyecek bir öz sunmak ve “ben kimim, nereden gelip nereye gidiyorum” gibi sorular içinde kaybolmasını önlemek, kısacası dünya üzerindeki varlığ?ımızı anlamlandırıp onaylamak için üretilmiş? bir kavramdır. Bu kavramı anlamak için Platon’un dünyayı özler dünyası ve görünüş?ler dünyası olmak üzere ikiye ayıran düş?üncesine bakmamız kaçınılmaz görünüyor. Özler dünyası yaş?adığ?ımız dünyadan ayrı tahayyül edilen, ulaş?ılması mümkün olmayan aş?kınsal (transandantal) bir dünyadır. Her birimiz dünyaya gelmeden önce bu özler dünyasına tanıklık etmiş?, fakat görünüş?ler dünyasındaki maddi varoluş?umuzun baş?lamasıyla bu hafızadan mahrum bırakılmış?ızdır. Özler dünyasıyla akrabalık bağ?ı bulunan varlıklar, bu unutulmuş? bilgilerin anlık geri çağ?ırılması sonucu, düş?üncemizde onları güzel-çirkin veya doğ?ru-yanlış? olarak nitelememize yol açan etkiler uyandırırlar. Model olarak adlandırılan bu varlıklar, örneğ?in güzel bir masa, özler dünyasındaki mükemmel bir varlığ?ın, yani ideal masanın, dünyadaki iyi bir temsilidir. Platon, böylesi varlıkların korunmasını ve çoğ?altılmasını savunmaktaydı; bu sayede dünya, özleriyle barış?ık iyi ve güzel masalarla, politikacılarla, erkeklerle dolacak ve yeryüzünde özler dünyasının mükemmel bir yansıması kurulacaktı. Kısacası Platonik dünya, modeller ve bunların kopyalarının hüküm süreceğ?i, temsiliyet (representation) mantığ?ına dayalı büyük bir kopyaydı. Bu tahayyülle, öznenin, yani bireyin, varoluş?uyla ilgili sorularına topyekün bir yanıt bulunmuş?tu. Öznenin yapması gereken tek ş?ey ideal varlıklara yakın olarak önüne konan dünyevi modelleri iyi biçimde kopyalamaktı. Tavsiye kabaca ş?öyleydi: “Kendinden vazgeçip bir modeli kopyala ki kendin olabilesin, kendini bilebilesin.” Öykünmeye, taklide dayanan bu mantık doğ?al olarak kopyalama iş?levi için tek bir model öngörmekteydi ve bu yapıda hiyerarş?i kaçınılmazdı; modeller bu hiyerarş?inin en üst seviyesini iş?gal ederlerken, diğ?er varlıklar da bu modelleri kopyalama baş?arılarına göre sıraya sokulacaklardı. Böylesi bir düş?ünce, dünyanın durağ?an bir imgeye dönüş?türülmesi yoluyla, Anlamın ve Gerçeğ?in teke indirgenmesini, sabitlenmesini amaçlamaktadır. Ebedi bir döngü içinde “Aynı”, tekrar ve tekrar geri dönecekti. ğ°yi kopyalar ve kötü kopyalar sorun teş?kil etmiyorlardı, çünkü bunları hiyerarş?iye oturtmak bir dikkat meselesiydi; ancak, Plato kopyaların yanında sık sık simulakrum olarak adlandırdığ?ı, kaçınılması, saptandığ?ı yerde yok edilmesi gereken bir varlık çeş?idinden de bahsetmekteydi. Bu düş?manlığ?ın arkasındaki neden neydi?

Bir simulakrum en az iki modeli harmanlamakta ve böylece öykündüğ?ü modellerin özlerine saygısızlık etmekte, onlara baş?kaldırmaktadır. Varlık bilgisi açık ve sabit değ?ildir, ve onu bir modele göre değ?erlendirerek iyi ve kötü kopya olarak sınıflandırmak imkansızdır. Bu yüzden simulakrumun varlığ?ı tüm sisteme yönelik bir tehdit haline dönüş?mektedir. Bu tehdit tam da Platon’un birincil amacı olan, “haline geliş?”i (becoming) “olmak” (being) içinde hapsederek, ebediyen aynı biçimde tekrarlanıp duracak, Amlamı ve Gerçeğ?i sabit kılınmış? dünya yaratma projesinedir. Simulakrum, iyi kopyalar gibi hep “kendi haline geliş?” değ?il, hep bir “öteki haline geliş?” ortaya koyar; ve böylece tekrarlananın Aynı değ?il, hep farklı olan olacağ?ını gösteriverir. Simulakrum, hayvan haline geliş?, deli haline geliş?, ölüm haline geliş?tir; kısacası “bir”e indirgenemeyecek, hep “iki”nin arasında varolacak hükmedilemez bir uçurum barındırır. Bu uçurum, yani düş?ünce dış?ı kalan boş?luk yüzünden simulakrum, varlığ?ının bilgisinin sorgulanmasına direnir; çünkü değ?iş?mez Özler/Modeller üzerinden tasarlanmış? varlıkbilimi ancak hapsedilmiş? durağ?an bir varlık için mümkündür.

Batı Düş?ünce’sinin temellerini oluş?turan Platonik dünya görüş?ü, dinlerin de katkısıyla, hala tüm araçlarıyla birlikte hüküm sürmektedir. Hümanizmin kendini bilen, egemenliğ?ine sahip, istikrarlı ve tutarlı öznesi her ne kadar psikanalitik kuram (öznenin basitçe bilinç/niyet aracılığ?ıyla tanımlanamayacağ?ını gösteren bilinç dış?ı kavramının geliş?tirilmesi) ile sarsılmış? gibi görünse de, halen abidevi bir yapı olarak önümüzde durmaktadır. Modern dünyanın üzerine inş?a edildiğ?i bu özne, kendinden önce kurgulanmış? Anlamı ve Gerçeğ?i sabitleyen bir dünya resminin tam merkezinde hareketsiz oturmaktadır. Özne kendini kurmak ve bilmek için önünde bulduğ?u bu nesnelerle özdeş?leş?me içine girer, ve bu özdeş?leş?meyi sürdürdüğ?ü sürece özneliğ?ini korur. Bu aynacı mantığ?ı Lacan’cı psikanaliz aracılığ?ıyla anlatmak daha açıklayıcı olacaktır. Lacan’ın öznesi doğ?umundan önce Gerçek (Real) olarak adlandırdığ?ı, kendi de dahil olmak üzere her ş?eyin tek bir bütün olarak hissedildiğ?i bir ortamı deneyimlemektedir. İnsan yavrusu doğ?umuyla beraber bir travma yaş?asa da halen kendisini tam anlamıyla diğ?erlerinden ayrı hissedemez, yani henüz bir özne değ?ildir. Özneleş?ebilmesi ancak yaş?ayacağ?ı bir ayna evresi aracılığ?ıyla gerçekleş?mektedir. Bebek aynada kendisini görür ve bedeninin “bütünlüğ?ünün” aynadaki yansımasıyla büyülenir. Bu hayati görüntü, yani kendiyle kendi olmayanı ayıran, bütünlüğ?e sahip bu statik yansıma onun öznelliğ?ini kurabilmesi için bir protez görevi görür. Ayna evresi metafordan baş?ka bir ş?ey değ?ildir. Özne kendini ancak dış?sal bir imge aracılığ?ıyla bilmeye baş?lar, ve bu deneyim yaş?amı boyunca tekrar edecek bir yapı kurar. Artık kendini diğ?erlerinin gözünden görecek, ve “dış?” dünyadaki nesnelerle özdeş?leş?meye girecektir. Dünya artık öznelliğ?in kurulması için bir nesnelerden oluş?an bir araçtır sadece. Öznenin görevi ömrü boyunca dış?ındaki bu imgeye oturmaya çalış?maktır; kısacası özne kendilik hissini elinden alan bir imgeye hapsolmuş?tur. Artık önündeki modelin kopyasından baş?ka bir ş?ey değ?ildir. Özne Gerçek’ten sonsuza dek kopmuş?tur, ve özne tam da bu kopuş?, bu eksiklik yüzünden ortaya çıkmaktadır. Özne nereye bakarsa baksın hep bu eksikliğ?i giderecek parçanın peş?indedir. Dolayısıyla psikanalizin öznesi, dünyaya kendi eksikliğ?inin gözlüklerinden bakar. Her baktığ?ı ş?ey, kendi yüzü haline dönüş?ür. “Kendi haline geliş?”i bitmeyecek bir kısır döngüdür; önce ş?eyleri kendileş?tirir ve bu kendileş?tirdiğ?i ş?eylerde yine kendini arar. Çevresinde gördüğ?ü her ş?ey tek bir yüzün, yani öznenin yüzünün bir yansımasıdır. Bu yüzden Özne yüz-leş?tiremediğ?i görüntüleri kendine tehdit olarak kabul edecektir. Bu yüz-leş?tirme süreci toplum tarafından önceden tayin edilmiş? aş?kınsal tek bir Yüzün efendiliğ?inde tekrarlanıp durur. Beyaz/Batılı/Erkek’in yüzüdür bu Yüz. Yüzler aracılığ?ıyla kendini bulma arzusu, her halükarda tatminsizlikle sonuçlanacak, öznenin eksikliğ?i her defasında yüzüne vurulacak, modern özne felç geçirmiş?çesine hep olduğ?u noktada çakılı kalacaktır. Aslında bu nokta öznenin varlığ?ının değ?il, öznenin eksikliğ?inin merkezde olduğ?u bir vakum deliğ?idir. Platon’un ve Lacan’cı psikanalizin ortak noktası, ikisinin de ulaş?ılamayacak bir bütünden bahsetmeleridir. Bu bütüncül model, atın alnına tutturulmuş? havuç misali, varlığ?ı hakkında söz vererek öznenin kopyalamasını ve bu sayede “kendi haline geliş?”ini sürdürmesini sağ?layacak, fakat bir türlü gerçekleş?meyecektir. Varlığ?ı bir yüze oturtma/özdeş?leş?tirme çabasının, yani “haline geliş?”i “olmak” kapanına hapsetme iş?leminin kaçınılmaz baş?arısızlığ?ı, yüzde tiklerin oluş?masına neden olacaktır. Tiklerden kurtulmak için kopyalama iş?lemi devam edecek, fakat öznelliğ?in kısır döngüsü yüzünden bu çaba her zaman baş?arısız olacaktır.
[ pagebreak ]
Peki ama Platon’un ve Lacan’ın bu karamsar kısır döngüsünden çıkış? var mı? Tike olumlayıcı bir açıdan bakmak mümkün mü? Bu noktada 20. yüzyılın bir diğ?er kuramsal yönelimine bakmamız gerekmektedir. Nietzsche gelecek hakkında umut beslemenin tek yolunun Platonizm’i tersyüz etmekten geçtiğ?ini söylemektedir. Bir yüzün arkasında bir öz yatmadığ?ını savunur Nietzsche, arkasında yatan sadece yeni bir yüz ve onun arkasındaki yeni yüzlerdir. Eğ?er özün varlığ?ını kabul etmezseniz, anlam ve gerçeğ?in teke indirgenmesinden de bahsedilemez. Dolayısıyla Nietzsche’ci düş?ünce Platon’un totaliter, tekilci dünya görüş?üne zıt, çoğ?ulcu bir dünya tahayyülüdür. Evet ebedi bir tekrar vardır, ama bu tekrar geriye dönenin hep farklı olacağ?ı, dairesel değ?il, spiral bir tekrardır. Peki bu ne anlama gelmektedir? Nietzsche’nin takipçisi düş?ünürlerden Derrida, model olmadan bir üretimin yapılamayacağ?ını kabul eder. Ancak buradaki model ve kopya arasındaki iliş?ki Platon ve Lacan’ınkinden farklıdır. Derrida aş?kınsal, bütüncül ve statik bir model kabul etmez; model ancak kopyalayanın kafasında hayali olarak kurulmaktadır ve ancak kopyalama iş?lemi sayesinde varolabilmektedir. Kopyanın yola çıktığ?ı hayali model tüm masaların referansları sayesinde oluş?muş? bir bütünlük, baş?langıcı olmayan bir baş?langıçtır. Dolayısıyla Platon’un özler dünyasında gibi veya Lacan’ın aynasında olduğ?u gibi model kopyadan önce gelmez, ancak kopyalama iş?lemi aracılığ?ıyla kopyayla eş?zamanlı varolur. Derrida taklit mekanizmasına alternatif olarak mim’i öne sürer. Mim hayalindeki modeli çoğ?altır; bunu yaparken belirsiz bir modele referans verir. Mimi seyrederken önemli olan model değ?ildir, mimin kendini nasıl var ettiğ?idir. Burada modelin öncüllüğ?ünden bahsedilemez, kopya ve model bu haline geliş? içinde beraberce evrilirler. Mim, bir ş?eyi mim ettiğ?i sürece, model ise mim edildiğ?i sürece kendilerini var edebilirler. Kısacası, mim aynı anda hem üreten, hem üretilen hem de üretimdir. Hiçbir kopyalama varoluş?la ilgili sonul bir noktaya gelemez, çünkü olasılıklar sonsuzdur. Bu süreçte daima eksik ve fazla olacak bir artı değ?er bulunmaktadır; bu da mim eyleminin gerçekleş?tiğ?i zaman ve mekana özgü, yani bağ?lama özgülüğ?ünden kaynaklanmaktadır. Bağ?lam olmadan anlam ve hakikat üretilemez, ancak bu anlam ve hakikat ancak bir sonraki an yıkılmak üzere üretilebilir. Artık ebediyen tekrar edecek bir döngüden bahsedilemez. Her kopyalama bir “haline geliş?” olarak, “oluş?”lardan fazlasıdır. Mim, bir yılana dönüş?ebilir, ardından bir cerraha, sonra ölüme, sonra bir hastane binasına. Bu eylemden sonra ne yılan yılandır, ne ölüm ölümdür, ne de mim mimdir; süreç içinde ister istemez yılanın yılanlıktan, ölümün ölümlükten, mimin mimlikten kaçan tarafları da ortaya çıkar. Çünkü varlık Platon’un tahayyülündeki gibi sınırlı, tek bir öz barındırmaz; her varlık, hayali bir modelle karş?ılaş?tırıldığ?ında, temsiliyetten veya adlandırılmaktan kaçan eksik veya fazla bir “artık” taş?ıyacaktır. Bu artık, yani tik kaçınılmaz biçimde hala orada olacaktır, ama kopyalama eyleminin baş?arısızlığ?ını göstermek üzere değ?il, mimin mimliğ?ini devam ettirmesinin olumlayıcı bir motivasyonu olarak. Bu kaçınılmaz artık/kaçak, her varlığ?ın hep bir “haline geliş?” içinde bulunmaktalığ?ından kaynaklanmaktadır. Yani aslında “bir” yoktur, “bir”in içinde her zaman en az “iki” vardır. Kopyalama tam da bu yüzden hep farklı gerçekleş?ecek, ve kopya arkasından gelecek kopyalama için bir model haline dönüş?ecektir. Böyle bir bakış? açısı, farklı olanlar arasındaki aynılığ?ı değ?il benzerler arasındaki farklılığ?ı ön plana çıkarmayı, bunun da ötesinde, bir varlığ?ın hiçbir zaman ona varlık bilgisini bahş?eden “kendisi”yle özdeş? olamayacağ?ını, kendinden kaçan öğ?eler barındıracağ?ını göstermektedir. Artık normal de yoktur, anormal de. “Kadınlık” da yoktur “Erkeklik” de. Bunlar yalnızca özneye aidiyet bahş?edecek kurgusal modellerdir ve sadece çoğ?altıldıkları sürece varolabilirler. Queer/simulacrum bu modelleri alır, mim eder; Kadın veya Erkek olmaya çalış?maz, tam da tersine bu modellerin durağ?anlıklarıyla, hayatın dış?ındalıklarıyla dalga geçer, kendi değ?iş?irken onları da değ?iş?tirir. Bu yüzden ibne hep sevilmeyen, hep dış?lanandır. Çünkü Platonik dünya görüş?ünü çoğ?altan sağ?duyunun karş?ısındadır rahatsız ve tehdit edici varlığ?ıyla. Simulakrum (yani queer) yapının temellerindeki çürüklüğ?ü gözler önüne serer; aslında modellerin olmadığ?ını, model olsun, kopya olsun tüm varlıkların simulakrum olduğ?unu gösteriverir. Bu yüzden sağ?duyu -yani insanları kaosun anlam ve hakikat üretmeye izin vermeyen sınırsızlığ?ından koruyan, hep aynının tekrar edeceğ?ini varsayan ve doğ?ruluğ?u kabul edildiğ?i sürece kanıtlanan reçeteler bütünü- queer’in varlığ?ını her zaman kendisine karş?ı bir tehdit olarak görecektir. Çünkü kadınlık ve erkeklik modellerinin sarsıldığ?ı bir ortamda kadınların ve erkeklerin kaçınılmaz olarak kendilerini sorgulamaları gerekecektir. Çünkü eğ?er böyle bir bakış? sunarsanız her erkeğ?in bedeninde “erkeklik”ten eksik veya fazla bir artık/kaçak görmek mümkündür. Ne kadar ararsanız arayın bir “Kadın Yüzü”, ya da “Erkek Yüzü” bulamazsınız. Çünkü “bir erkek” hiçbir zaman “Erkekliğ?i” temsil edemeyecektir; çünkü bu “Erkeklik” kurgusaldır ve farklı bağ?lamlardaki üretimlerin referanslarıyla durmadan yıkılacak ve yeniden tanımlanacaktır. Bu yüzden bir drag-queen bedeniyle Erkeklik ve Kadınlığ?ın kurgusallığ?ını gösterdiğ?i anda aslında tüm kimliklerin kırılganlığ?ını da gösteriverir ve bedeni aracılığ?ıyla garanti altında oldukları düş?ünülen kimlikler tarafından sağ?lanan aidiyetleri tümden tehdit altına sokar. Drag-queen bu tehditkar tavrını ancak kendini sürekli yıkarak ve yeniden kurarak devam ettirebilir, çünkü eyleminden sonra ne kendisi ne de mim ettiğ?i “Erkeklik” ve “Kadınlık” artık aynı değ?ildir. Bu “Öteki haline gelme” eylemleri “Kadınlık” ve “Erkeklik” gibi ikilik (binary) yaratan kavramları tümden yıkmaya yönelik çalış?maz; her yeni eylemde bunlar aş?ınacak, baş?ka bir biçimde yeniden kurulacaktır. Yaratılan her yüz yaratıldığ?ı an tik sahibi olacak, ve bu tikler üretimin devamlılığ?ını garantileyen eylemler olarak kucaklanacaktır.

Yukarıdaki tartış?mayı derginin bağ?lamına taş?ıyacak olursak, Türkiye’deki GLTB özgürleş?me hareketini yürüten grupların önünde ciddi bir seçim durmaktadır: kimlik tabanlı politika mı, yoksa statik ve bütüncül kimlik karş?ıtı Queer politikalar mı izlenmeli? Bir strateji mi belirlemeli, yoksa bağ?lama uygun taktiklerle mi mücadele verilmeli? Bu soruları gereksiz bulmak, “kuramla uğ?raş?maktansa eylem yaparım” demek, sağ?duyunun rehberliğ?inde reçeteler üretmek, de kaçınılmaz olarak hep sağ?duyuya meyil eden bir seçimdir. Önümüzdeki seçenekler kabaca 2 genel modelin etrafında toparlanabilir: gey, lezbiyen, transseksüel veya biseksüel kimliklerinin etrafında bir politika savunmak veya Queer’liğ?i savunmak. Kimlik politikası, GLTB kimliklerini önce tanımlanıp sonra da meş?rulaş?tırılmalarını, yani diğ?er kimliklerle eş?it olarak muamele görmelerini, talep eden bütüncül bir stratejiye dayalı bir politikadır. Bu politikanın tehlikesi kimlikler meş?rulaş?tırılırken, bireylerin bu kimlik cenderesinin ş?iddetine maruz kalmalarında, yani hep bir gey/lezbiyen/transeksüel/biseksüel haline geliş?” ile sınırlandırılmalarında yatmaktadır. Bir gey aş?kınsal bir Gey modelini temsil etmektedir, ve böylelikle iyi gey-kötü gey ayırt edilebilmektedir. “Basın toplantısında veya röportajda hangimiz bizi en iyi ş?ekilde temsil edebilir” gibi tartış?malar bu politikanın doğ?al sonucudur. Buradaki varsayım tamamlanmış? Gey kimliğ?inin bir yerlerde Yüz’leş?miş? olduğ?u üzerinedir. Bir gey, varmış? gibi davranılan bu Gey Yüz’üne oturabildiğ?i ölçüde onaylanma görecek ve kendine ait bilgiye kavuş?abilecektir. “İyi gey”lerin çoğ?altılması, kendilerini önceden tanımlanmış? kimlikler aracılığ?ıyla var edip, bilmeleri, kısacası Gey’i temsil etmeleri bu makro politikanın stratejisidir. Toplumsal meş?ruiyet, yani GLTB kimliklerinin bir öz taş?ıdıklarının kabulü, ancak bu yüzlerin sayısındaki artış?la sağ?lanacaktır. Böyle bir politikanın sonucu olarak toplumsal arenada ş?ikayetçi olduğ?umuz yargılar ve seçimler ufak bir farkla gruplar içine taş?ınmakta, üzerinde pek de fazla tartış?ılmayan bir ş?iddete yol açmakta, ve gelecekte meş?ruiyetin sağ?lanmasıyla birlikte tamamen topluma entegre olabilecek sağ?duyu yanlısı bir topluluk oluş?maktadır. Bu politikaya alternatif olarak Queer politika karş?ımızda durmaktadır. Ne yazık ki bu mikro politikanın reçetesi yoktur; söylenebilecek kapsamlı tek ş?ey bu politikanın bağ?lamdan bağ?ımsız bir stratejiyle değ?il, bağ?lama uygun taktiklerle, ilerlemesi gerektiğ?idir. Queer politika hem kendini hem de diğ?erlerini sürekli biçimde kurup yıkacaktır. Özneler artık “bir”den çok oldukları için, bir grup içinde GLTB kimlikleri dış?ında kimlikler de yer bulacaktır. Her birey, grup için elzem bir “haline geliş?” potansiyelini de beraberinde getirdiğ?i için çok değ?erlidir. Böyle bir grubun, varolan totaliter yapıya vereceğ?i en iyi yanıt “haline geliş?”lerin sınırsızlığ?ına izin veren bir ortam sağ?lamaya ve bu ortamı geniş?letmeye çalış?mak olacaktır. Toplumsal arenadaki temsiliyet mevcut yapıyı daha da güçlendiren GLTB kimliklerinin temsiliyeti üzerinden değ?il, kimliklerin kurgusallığ?ını, çoğ?ulluğ?unu ve değ?iş?kenliğ?ini garantileyen mimliğ?in ve aktörlüğ?ün ön plana çıkarıldığ?ı eylemler üzerinden yeniden düş?ünülebilir.