İnsan Hakları / Aile

Benim oğlum

Cuma, 26 Şubat 2016

Gündüzü bomboş bir sayfa gibi yırtan gri gözlerini gördüğümde donup kaldım. Bir kaç saniye sabit ona bakmış olmalıyım ki o da bana dönüp baktı. Şaşkın, sevimli bir bakıştı bu. Soru soracağımı sanmış olmalı ki iyice yaklaştı. Minik fiyonk dudakları hafifçe büzüştü, iki tane gümüşten kol düğmesini andıran derin gamzeleri belirdi yanaklarında, kaşları kahverengi serçeler gibi havalandı. Yüzü solgundu. Bekledi. Bir şey söylemeliydim ya da sormalı. Ama aklıma hiçbir şey gelmedi. Felç olmuş gibi hareketsiz kaldım bir süre karşısında. Sonra güçlükle kelimeler açık bir yarayı andıran dudaklarımdan usul usul aktı. Çantamda okumakta olduğum Don Kişot kitabının eski bir baskısını sordum. Hemen bakacağını söyleyip yanımdan hızla uzaklaştı. Taze deodorant kokusu enseme, boynuma, saçlarıma usulca dokunup geçti.

Burada daha önce onu hiç görmemiştim. Yeni başlamış olmalı. Bir süre kitap raflarının arasında öylesine dolandım. Birkaç kitabı elime alıp karıştırdım. Hatta eskilerden birini alıp, sayfalarını kokladım. Nedense severim eski kitap kokusunu. Okunmuş, yaşanmış, yıllanmış, zamanının, sahibinin, okuyanın anılarını, duygularını taşıyan bir ağırlığı ve yakıcılığı vardır bu kitapların. Bir çizik, küçük bir not, bir yırtık, bir karalama, kıvrık bir sayfa o kitabın hafızasına, içine işler, kelimelerin arasına usulca karışır ve bambaşka anlamlar yükler kitaba. Elini değdirdiğin anda sana da nüfus eder. Sende kaybolursun eski sarı sayfaların içinde. Bu yüzden sahafları severim. Burası tam bir sahaf olmasa da yeni ve eskilerin güzel bir harmanını sunar. En azından bana. Bu küçük kitapçıda saatlerce kitapların arasında bir köşede kendimi unutabiliyorum,  yaşadıklarımı, yalnızlığımı, acımı, yasımı, son birkaç ayı hafızamdan geçici bir süre silebiliyorum. Sonra, sonrası yine aynı, aynı kabus, aynı pişmanlık, aynı acı. Kimseye ilişmiyorum, kimseyle konuşmuyorum. Konuşamıyorum. Kelimeler ağzımda düğümleniyor. Sanki alfabeyi yeni sökenler gibiyim, hece hece çıkıyor ağzımdan her şey.

Kaçamak çocuğa bakındım, göz ucuyla rafların arasında onu arandım. Ama yoktu. Yaz dönemi geçici çalışmaya gelen öğrencilerden biriydi belli ki. Kaç yaşındaydı acaba? Senden büyük müydü? O kadar benziyordu ki. Sarı kıvırcık saçları, tek tük fışkıran sakalları, koyu kahve kaşları, henüz öpülmemiş, açmamış bir goncayı andıran masumluğunu kaybetmemiş kalın, etli pembe dudakları tıpkı sen. Evet sen. Eğer aylar önce seni apartmanın önündeki kaldırımda taş gibi paramparça uzanmış görmesem, koyu, kıpkırmızı kanın parmaklarıma, beyaz eteğime, pembe tüylü ev terliklerime bağıra çağıra bulaşmış olmasa sen diyebilirdim. Gri kurşuni denizleri andıran donuk gözlerin kocaman açık bana bakıyor ama beni görmüyor olmasa, morgda beyazdan açık mora doğru buz gibi uyuyan çıplak gövdene dokunmamış olsam, kendi ellerimle toprağa bırakmamış olsam uzun ince dağınık bedenini bu gencin sen olduğunu söyleyebilirdim. Ama değilsin. Seni andıran bir şey var hareketlerinde içimi acıtan bir aynılık, bir incelik, tuhaf bir benzerlik. Yine de sen değil. Olamaz da. Bazen geri döndüğünü düşlerim. Bir sabah karşımda belireceksin derim kendi kendime. Olmaz ya. Uyanıp gelmişsin yanıma, ellerin elimde eskisi gibi bakıyorsun yüzüme. Saçmalıyorum değil mi? Geceler geçmek bilmiyor. Senin yokluğunla yanıp kavruluyorum çokça. Uyku gözlerime toplu iğneler gibi batıyor. Uyuyamıyorum, tuhaf sesler, tıkırtılar duyuyorum evin içinde. Bütün ev ben yatmaya gider gitmez arkamdan ayaklanıyor. Benim yokluğumu gözlüyor bütün eşyalar. Her şey yerinden oynuyor. Gölgeler duvardan duvara koşuyor, fısıltılar oradan oraya çarpıyor, inlemeler yerden yere vuruyor kendini. Kapılar, pencereler suspus olmuş gözleri pörtlek dışarıyı gözetliyor. Koltuklar, sehpalar, masalar, dolaplar, halılar, her şey yer değiştiriyor, tıkır tıkır dolanıyorlar odalardan odalara. Gözlerimi açana kadar böyle devam ediyor. Görmesem de biliyorum, sonra hepsi gerisin geri sanki hiçbir şey olmamış gibi yerine koşturuyor. Sanki biraz önce gezinen onlar değilmiş gibi. Sonra senin kokun geliyor, sanki biraz önce evin içinde yürüyen senmişsin gibi. Hayır. Biliyorum hepsi düş, hepsi sanrı. Bu aralar hep aynı şey oluyor, seni görüyorum ara ara. Bir köşe başında, bir pencerede ya da bir otobüsün camında, en kötüsü de balkonlarda. Sana sesleniyorum duymuyor, görmüyorsun, ‘Oğlum’ diyorum, bir sis çöküyor aramıza kalın bir perde gibi geriliyor. Öylece uzaklaşıp kayboluyor, gidiyorsun.

Arkamı döndüğümde birden yüz yüze geldik, irkildim. Gayri ihtiyari sıçramış olmalıyım ki o da tedirgin oldu. Mahcup mahcup o çok tanıdık gelen kabahat işlemiş o yaştaki bütün gençlere özgü çocuk bakışıyla baktı bana. Tıpkı senin gibi bir şeyler söylemek için dudaklarını büktü, bir süre sustu. Sonra biraz geri çekildi ''Yok maalesef, Yapı kredi baskısı var'' dedi üzgün olduğunu her haliyle belirtircesine. ''Peki, teşekkür ederim'' dedim. ''Yordum seni''. ''Olur mu öyle şey'' dedi. O kadar nazikti ki, kırılıp dağılacak diye korktum karşımda. Başka bir arzum var mıymış? Yoktu. ''Yok'' dedim. Sesi o kadar tanıdıktı ki birazdan ''Anne'' diyecek ve sarılıp öpecek sandım beni. Gülümseyip rafların arasında yitti.

''Benim oğlum ona benziyordu. Benim oğlum güzel olan her şeye benziyordu, benim oğlum annesinin en kıymetlisiydi. Benim oğlum bir karıncayı bile incitmezdi ama kendini paramparça incitti. Benim oğlum biricik annesine kıyamazdı ama beni derin kara kuyulara diri diri gömdü. Benim oğlum gençliğinin baharında yaşayacak bir dolu duygu, okuyacak bir sürü kitap, seyredecek yüzlerce film, gidilip görülecek bir sürü şehir, yürünecek kilometrelerce yol, tanışacak, konuşup kaynaşacak, dost olacak, sevgili olacak binlerce kız varken o gidip hiç olmayacak birini sevdi.’

_Nasıl yaptın? Bunu annene nasıl yaptın söyle? Utanmadın mı hiç? Annem ne der diye düşünmedin mi? Sen oku, adam ol, evlen, çoluk çocuğa karış diye her şeyi yaptım. Kendimi paraladım. Ama olmadı. Olmamış demek. Seni yetiştirememişim. Becerememişim. Bütün suç benim. Neyi yanlış yaptım ben? Nerede hata ettim? Aklımı oynatacağım. Ben seni böyle yetiştirmedim. Bu sen değilsin. Olamazsın. Benim oğlum sen değilsin. Onu geri ver bana. Oğlumu geri ver.

_Anne...

_Sus, anne deme bana, ağzına alma. Ben senin annen değilim artık. Anne deme bana. Keşke seni hiç doğurmasaydım. Senin gibi bir oğlum yok benim. Hiç olmadı. Yok. Yoksun. Sen git o ne idüğü belirsiz adamla...

_Anne...

_Sus dedim sana. ‘Anne’ deme bana. Sen benim katilimsin. Anne katili. Beni öldürdün sen. Anneni diri diri gömdün sen. Ya bir duyan olsa, bir gören? Nasıl bakarım milletin yüzüne? Ne derim dayına, anneannene? Öleyim ben, o zaman istediğin gibi yaşarsın. Öleyim ben, öleyim iyi mi? Kurtul benden.

_Anne...

_Nasıl yaparsın bunu bana? Nasıl? Sen git bir kıza değil de adamın birine. Kaç yaş büyük senden? Aklım almıyor. Neden diyorum? Niye sen? Niye benim oğlum? Benim oğlum bir… Ağzım dilim varmıyor söylemeye. Delireceğim. Allah’ım el eleydin onunla. Gözlerimle gördüm. ‘Hayır’ dedim.’ Benim oğlum yapmaz, benim oğlum değil o’. Olamazsın, ‘Değilim de bana, yalan de, yanlış görmüşsün de, de hadi bir şey de. Ben değilim anne de. Annesinin bir tanesi, oğlum benim ne olur bir şey söyle. Ne olur yavrum benim. Susma. Ben değilim de. Ne olur kurban olurum ben öyle değilim de. Annem.’

Bir daha ''Anne'' demedin bana. O gün son defa döküldü dudaklarından. Diyemedin. Dinlemedim seni, yüzüne bakmadım. Keşke ağzım dilim kopsaydı da öyle şeyler demeseydim sana. Şimdi düşününce… Ne yaptım ben diyorum. Niye? Neden tutmadım çenemi, neden susmadım? Sen benim bu hayatta tutunduğum tek dalımdın. Tek varlık. Ben ne yaptım?

Kitapçıdan çıktım. Tam karşısındaki kaldırıma yürüdüm ve yere oturdum. İçerideki o çocuğu seyrettim bir süre. Yüzüne, ellerine, yürüyüşüne baktım. Yaşasaydın onun yaşında olacaktın. Bu aralar kimi görsem sen sanıyorum. Kimi kez genç bir oğlanda senden bir kıpırtı, bir mimik, kimi kez ince, sarışın bir kızda seni andıran bir bakış görüyorum. Bir gülüş, bir dokunuş, bir yalnızlık, bir yanlışlık belki de. Kimi görsem sen sanıyorum. Kime baksam senin yüzünden bir gölge düşüyor yüzlerine.  En çok ellerini özlüyorum. Ellerime dolanan uzun ellerini. En kötüsü de ne biliyor musun? Resimler, evin dört bir yanına dağılmış mayın gibi her baktığımda büyük bir gürültü ile patlayan resimlerin. Gülen, her şeyden habersiz, mutlu, huzurlu bakmaya kıyamadığım resimlerdeki sen. O zaman senin yüzüne bakamıyorum. Dokunamıyorum resimlere. İçim tel tel dağılıyor baktıkça. Kokunu özlüyorum bir de. Giydiğin tişörtleri, atletleri, gömlekleri yıkamadım hiç. Yıkayamadım. Hepsine ayrı ayrı sarılıyorum. Bazen içim yanıyor birini alıp giyiyorum, yaşıma başıma bakmadan, utanmadan evin içinde dolaşıyorum öyle deli deli üzerimde senin tişörtün. Aklımı kaybetmekten korkuyorum. Bilmiyorum belki de kaybettim. Delirdim. Senin yokluğun delirtti beni. Her şey yerli yerinde. Hiçbir şeye ellemedim odanda. Aynı değişmedi ne kitaplarının, ne giysilerinin yeri. Bir kalemini bile kaldırmadım masanın üstünden. Nasıl bıraktıysan öyle duruyor her şey, yastığın, yorganın, çarşafın, çorapların, terliklerin, diş fırçan, tarağın. Son okuduğun kitap hala açık duruyor mesela. Defalarca okudum. Okudum. Diğerlerini de, ne varsa kitaplığında birer birer okudum. Anlamaya çalışıyorum seni, çözmeye. Yine de aklım almıyor. Niye diyorum kendi kendime. Niye? Niye? Sonra tutamıyorum kendimi başlıyorum bozuk plaklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Gözlerim seni aranıyor evin her köşesinde. Nefesini, gölgeni, sesini didikliyorum duvarlarda, eşyalarda, dolaplarda, çekmecelerde. Sana tutunmaya, seni hatırlamaya çabalıyorum. Herkes başka bir eve taşınmamı istiyor. Senin eşyalarını başkalarına vermemi, seni rahat bırakmamı, senden uzaklaşmamı salık veriyor. ‘Hayır’ diyorum. Yapamam. ‘O benim oğlum’. Kimse bilmiyor neden canına kıydığını. Neden kendini balkondan aşağı bıraktığını. Söyleyemedim kimseye. Benim yüzümden diyemedim. Benim çocuğum şey diyemedim. Ben öldürdüm oğlumu diyemedim. Yapamadım. Mezara kendi ellerimle koydum diyemedim.

Öğlen olmak üzere şimdi, güneş tepede sapsarı, kavruk günebakanlar gibi parlıyor. Çocuk biraz önce dükkandan çıktı. Giderken selam verdi gülümseyerek. Bende gülümsemeye çalıştım zoraki. Aylar sonra yüzüme yakışmayan bir gerginlikle dudaklarım gevşedi, yanaklarım kasıldı. Becerebildim mi bilemedim. Ben de onun arkasından kalktım. Her zaman yaptığım gibi senin gittiğin kafelere yöneldim yine. Sensiz gidiyorum oralara, kahve içiyorum, camdan dışarıyı seyrediyorum saatlerce, yürüdüğün yolları yürüyorum ara sıra. Seni düşünüyorum. Kimdi benim oğlum, nasıl biriydi, nasıl bir insandı diyorum. Yani anlayacağın cevabını bilmediğim sorular soruyorum kendime.

Bugün cumartesi. İstiklal’ de olurdun bu saatlerde. Dolanırdın sokaklarda. Ayaklarım beni oraya götürdü yine. Caddede büyük bir kalabalık var. Ortalık mahşer yeri gibi olmuş. Yüzlerce, binlerce insan yürüyor Taksim’ de, ellerinde pankartlar, rengarenk bayraklar, yüzlerinde makyajlar, gülücükler, neşeli, mutlu, gülen insanlar. Anneler, babalar, çocuklar, kızlar, erkekler, senin gibi olan erkekler, erkek gibi kızlar, kız gibi erkekler. Benim hasta dediğim, başımı çevirip bakamadığım çocuklar. Başka bir dünyanın çocukları, bu toprakların üvey evlatları hepsi. Öyle güzeller ki. Sen de onların arasında olabilirdin belki de. Şu gülerek geçen kitapçıda çalışan çocuk değil mi? Çok benziyor. O sanki. Kim bilir! Önümden sıra sıra geçiyorlar. Birden uzaktan bir kadınla göz göze geliyorum. Öyle tuhaf ve şaşkın bakmış olmalıyım ki bana doğru yaklaştı. Benim yaşlarımdaydı, yüzünü, tişörtünü rengarenk boyamıştı, sanki üzerine bir kova gökkuşağı dökülmüştü. Elinde pankart vardı. Sanki yüzümden okudu yasımı, kederimi, acımı ya da ne bileyim işte, senin şey olduğunu, yani öyle olduğunu, sanki alnımda yazıyordu da o fark etti. Gülümsedi elini uzattı. Elini tuttum. İçim bir tuhaf oldu. Ben de gülümsemek için zorladım kendimi. Kulağıma yaklaştı. ‘Hadi tutma kendini’ dedi. Şaşkın şaşkın baktım rengarenk yüzüne. ‘Hadi’ dedi yine. Işıl ışıldı gözleri. El eleydik şimdi. Ellerim gökkuşağına bulandı. Birden kendimi o kalabalığın içinde yürürken buldum. Elimde pankart, avazım çıktığı kadar bağırıyordum. ‘Benim oğlum eşcinsel! Benim oğlum eşcinsel!’