Kadın

“Adaleti sağlayacak olan kadınlardır”

Cuma, 22 Nisan 2016

Kadın cinayetlerinin her geçen gün artarak devam ederken, katillerin yargılama süreçlerinde ceza indirimlerinden yararlanabiliyor olmasını, cinayetlerin önlenmesi için devletin herhangi bir yasal değişikliği tartışmamasını ve cezai yaptırımlar hakkında kadın hakları savunucuları ve feministler Mizgin Tayşan, Filiz Karakuş, Gülşen Ülker ve Aslı Ceren Aslan ile konuştuk ve neler düşündüklerini sorduk.

“Erkek egemen sistem kendisini devlet üzerinden var ediyor"

Aslı Ceren Aslan: Bu tartışmayı erkeklik ve devletin iç içe geçmişliğinden ayrı düşünmemek gerekiyor. Erkek egemen sistemin kendini devlet üzerinden var ettiği; devleti en önemli uygulama alanı olarak gördüğü gerçeği ortadayken kadın cinayetlerinin önlenmesi için yasal bir değişikliği tartışması, cezai yaptırımları artırması devletin kendisine ceza kesmesi anlamına geliyor. Ki bu erkekliği anlamak için Kürdistan’daki abluka ve yasaklarıyla beraber devletin kadın düşmanı politikalarına göz atmak yeterli. Bugün direnişçi kadınların cenazelerini çıplak şekilde teşhir eden, girdiği evlerde prezervatif, kadın iç çamaşırı bırakan, duvarlara cinsiyetçi söylemler kazıyan TC devletinin askerleri, devletin anlayışını birebir ortaya koyuyor. Kadının yaşamın her alanında özneleşmesini engellemeye çalışan devlet, bugün politik kadınlara karşı ayrı bir saldırı hattı seçerek infaz yöntemine gidiyor.

Kadın düşmanlığı noktasında vukuatları böylesi bol olan bir devletin, erkek şiddeti ile katledilen kadınlar için yasal bir değişikliği kendiliğinden tartışması mümkün gözükmüyor. Nitekim erkekler tarafından katledilen kadınların davalarında bunu çok net bir şekilde görüyoruz. “Haksız tahrik indirimleri” , erkeğin “iyi hali” gözetilerek verilen cezalarla(!) katilin değil, katledilenin cezalandırıldığı bir yargı sistemi mevcut. Bugün taciz-tecavüz davalarında kadının giydiği etekten, günün hangi saatinde dışarıda olduğuna kadar pek çok noktayı sorgulayan erkek devletin yargısı, erkeğin değil kadının cezalandırılmasını esas alıyor. Erkeğin cezalandırılmaması, ya da olabildiğince az ceza alması için tüm varlığını ortaya koyan devletin, katledilmemek için direnen kadınları ise “ağır müebbet”lerle yargılıyor. Bunu Çilem’den, Nevin’den biliyoruz.

Acıdır ki erkek adaletin halini yine bir erkek, Özgecan Aslan’ın katili Ahmet Suphi Altındöken’i öldüren Gültekin Alan “Geç gelen adalet tecelli etmiştir” sözleriyle ortaya koydu. Evet, kadınlara adalet bazen hiç tecelli etmiyor; bazense geç de olsa tecelli ediyor. Söz konusu kadın düşmanlığı olduğunda tüm varlığını ortaya koyan devlet, adaletin tecelli etmemesi için elinden geleni yapıyor. Şunu belirtmekte fayda var ki Alan’ın Özgecan’ın katilini öldürmesi ise taşıdığı “namus” algısı, kadınların büyük mücadelelerle elde ettikleri Özgecan’ın katillerine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının altını boşaltması nedeniyle yine kadın düşmanlığı taşıyan bir anlamdadır bizim için. Kadın iradesini hiçe sayan Alan’ın algısı, bugün sözde eleştirdiği erkek devletin algısı ile eşdeğerdedir.

Son olarak kadına yönelik şiddet ve kadın katliamına karşı adaleti sağlayacak olan ne devlet ne de erkeklerdir! Adaleti sağlayacak olanlar kadınlardır!

“Bilinçli bir tercih olan cezasızlık görünmezleşiyor”

Gülşen Ülker: Şiddet ne yazık ki her anlamda ve hayatın her alanında gitgide daha fazla yer kaplıyor. Şiddetin en üst noktası olan cinayet, kadınların yaşam hakkını elinden alıyor. Üstelik cinayet “gerekçelerine” baktığımızda, kadınların kendi hayatlarına sahip çıkmalarının, kendi hayatları için karar almalarının bedelinin canla ödetildiğini görüyoruz.

Kadın katillerine yapılan ceza indirimleri ise, genel bir cezasızlık halini gösteriyor. Cezasızlık, bir suçun gizli onayı anlamına da geliyor aynı zamanda. Mahkemelerin ve üst yargı organlarının, mahkeme etme süreci, çoğunlukla verilen kararlarla örtüşüyor. Tutukluluk hali, deliler, olayların araştırılması hepsi söz konusu cinayetlerde fail’in neredeyse her aşamada en hafif ifadeyle “kollandığını” da gösteriyor. Sonuçta ortaya çıkan kararlar böyle bir süreci takip ediyor.

Sözünü ettiğimiz bu süreç ve ortaya çıkan kararlar ile kadınların öldürülme “nedenleri” olarak öne sürülenler arasındaki bağı görmek, daha doğrusu ortaya çıkarmak sorunuzun yanıtı açısından önem taşıyor bana göre.  Aynı zihniyetin farklı düzlemlerde ortaya çıkmış halleri ile karşı karşıyayız. Mevcut iktidar ve en küçük hücresine kadar egemen olduğu devlet kurumlarının söylem ve kararları, ancak kendi çizdikleri sınırlar dahilinde var olabileceği mesajını veriyor kadınlara ve bütün topluma. Kadın katillerini de haksız görmüyor bu çerçevede ne yazık ki. Mahkemeler de aynı anlayışın devamında veriyor kararlarını. Dolayısıyla bu anlayıştan, cezaları artırmasını talep etmeden önce bu bağlantıyı görmek ve öncelikle var olan yasaların uygulanmasını talep etmek bana daha uygun görünüyor. Çünkü söz konusu olan cezaların az olması değil uygulanmaması.

Cezaların artırılması talebi ve kadına yönelik şiddetle mücadelede, özellikle de kadın cinayetlerinin önlenmesini mümkün kılacak bir yol olarak gündeme gelmesi, aslında bilinçli bir tercih olan cezasızlık halini görünmezleştiriyor. Bu durum aynı zamanda, sorun olanın yasal sınırlılıklar olduğu yanılsamasına yol açma ihtimalini barındırıyor.

Mahkemelerin, çok geniş yorumlarla fail erkeklere uyguladığı ceza indirimlerinde de benzer bir durum var bana göre. Bu tür hukuki düzenlemelerin uygulanacağı durumlar için teknik olarak nasıl bir sınırlama yapılabilir bilemiyorum. Ancak İstanbul Sözleşmesinde, özellikle “namus” gerekçesi ile işlenen cinayetlerde kültür, din, gelenek, göreneğin bu eylemlerin gerekçesi olarak kabul edilmemesini sağlamak üzere hukuki ve diğer tedbirleri alma görevi, devletlere verilmiştir. Bu tedbirleri talep etmek önemli, ancak burada da mevcut cinsiyetçi bakış açısını sürekli gündeme getirmemiz ve her bir indirimi teşhir etmemiz de bir o kadar önem taşıyor. 

“Cezanın ne olacağına odaklanmak suçu bireyselleştirebilir”

Filiz Karakuş: Kadın cinayetlerini önlemek için kadın katillerine verilecek cezaların arttırılmasını öncelik olarak görmüyorum. Kaldı ki cezalar yeterince ağır. Hakaretten tokada; tokattan cinayete erkek şiddetine karşı mücadele suç ceza iklimine sığdırılamaz. Cezaların orantılı olması suç işleyecek kişi üzerindeki caydırıcılık etkisini arttırır. Ancak bu suçun niteliğine göre değişir. Türk bayrağı yakanlara verilen cezanın caydırıcılığı ile erkek şiddetine verilen cezanın caydırıcılığı aynı olamaz. Çünkü bayrağın kutsal olduğu ve saygı gösterilmesi gerektiği toplumsal bir değerdir. Konu erkek şiddeti olduğunda ise toplumsal olan erkek şiddetinin bahaneleridir. Kadınlar evde yemek yapmaya direndiklerinde, sofrada çorbasını içerken tuzluk isteyen adama “git kendin al” dediklerinde, şiddete dayanamayıp boşanmak istediklerinde, istediği gibi giyindiklerinde, arkadaşlarıyla mesajlaşmak istediklerinde… şiddete maruz kalıyorlar. Ne şiddetin öznesi belirsiz, ne de kadınlara karşı şiddete başvuranlar bunu hasta, sapık, eğitimsiz oldukları için yapıyorlar. “erkek şiddeti”, erkek egemen sistemi ayakta tutan başlıca mekanizmalardan biri. Yargı saldırganların, katillerin cezasını erkek şiddetinin hala meşruiyetini koruyan bahaneler üzerinden belirliyor. Bu yüzden, kadınların çalışmak, boşanmak, sinemaya gitmek vs. istediklerinde azarlanmaları, suratlarına tokat atılması ile aynı nedenlerle öldürülmeleri arasında kopmaz bir bağ var. Kadın cinayeti davalarında politikamızı “katillere ağır ceza” üzerinden değil de “katillere erkeklik indirimlerine hayır” üzerinden kurmayı bu bağı açığa çıkarmak açısından önemli buluyorum. TCK’de kadın katillerine biçilmiş cezalar yeterince ağır zaten. Yargılama süreçlerinde önemli sorunlar yaşıyoruz. Yargı-katil ve avukatı işbirliğiyle kadının hayatı didik didik edilip, doğru yanlış tanıklarla, katilin beyanlarıyla adeta kadınlar yargılanıyor. Mahkeme kararlarına yansıyan “tahrik” ve “iyi hal” gerekçeleriyle yapılan “erkeklik indirimleri” olarak adlandırılabileceğimiz cinsiyetçi kararlar ise bizzat yasanın kendisine aykırı. . Kadın hareketinin mücadelesi sonucu bu indirimlerin de eskisi gibi verilmediğine tanık oluyoruz. TCK’de kadın katilleri için biçilen ağırlaştırılmış müebbet ya da müebbet hapis cezaları zaten yeterince ağır cezalardır. Türkiye’de İnsan Hakları Derneği ağırlaştırılmış müebbet cezasının uygulamasının insan haklarına aykırı olduğuna ilişkin tartışmalar yürütüyor. Biz kadın cinayeti davalarında verilecek cezalar için insan hakları sınırlarını zorlayamayız. Bunlardan daha ağır cezalar istemek; idam, linç, koğuş infazı, hadım, kısas gibi bireysel ve toplumsal öç alma mekanizmalarını meşrulaştırma anlamına gelir. Kadın cinayetlerine karşı mücadelede ceza talebini öne çıkarmak ise bizim/kadınların eşitlik, özgürlük taleplerimizi geriye iter, itiyor Ayrıca cezanın ne olacağına odaklanmak suçu bireyselleştirme riski de taşıyor. Oysa kadın cinayetleri politik ve kaynağı erkek egemen sistem olan bir suçtur.

“Kadınların özgürlüğü her zamankinden daha yakın”

Mizgin Tayşan: Yaşadığımız çağda tarihin hiçbir aşamasında olmadığı kadar çok yönlü istismar aracı olarak kullanılan kadın (ilk ve son sömürge) olarak çok zor zamanlardan geçiyor. Çağlar boyunca ideolojik olarak hiçleştirilen kadın günümüzde biyolojik olarak yok ediliyor. Kadının zayıf, ikinci cins olduğu, doğuştan günahkâr olduğu, sürekli baskı ve şiddet ile terbiye edilmesi gerektiği daha pek çok yanlış inanç ve düşünce tüm insanlığın kafasına yerleştirilmiştir. Toplumda bu algıyı yaratanların binlerce soruyla peşine düşüp bu suçu açığa çıkarmaya bunun hesabını sormaya ve bunun yerine ideolojik olarak varlığımızı güçlü yapılandırmaya ekmek, su, aldığımız hava kadar acil ihtiyacımızdır. Kadınlar erkek egemen zihniyetin inşa ettiği köle, teslimiyetçi kadın, efendi-egemen erkek, devlet-iktidar ve bunların tüm silahları karşısında savunması çok zayıf ve örgütsüz hale geldi. Var olan mevcut sistemde kadının geldiği nokta görmezden gelinemez. Kadın cinayetleri gün geçtikçe artıyor ve erkek egemen zihniyeti kadın kırımına hızla devam ediyor. Kadın cinayetlerinin Türkiye’de ne kadar çoğaldığı net ortadadır. Cumhurbaşkanı, eşitlik kadının fıtratında yoktur diyor. Aile bakanı bir kereden bir şey olmaz diyor bunlar aklanamaz, devletin yaptığı şey, açıkça tecavüzü meşru kılmaktır. Zaten devlet yapısal ve tarihsel olarak kadına tecavüz halidir. Kadınların bu tecavüz halinden kurtulması devlet ve ona bağlı hukuk vb. kurumlardan beklenmemelidir. Kadın, alternatif kurumlarını örgütlemeli ve öz savunmasını oluşturmalıdır. Aksi durumda modernite tüm süslü araçlarıyla ve devlet eliyle bu tecavüz halini katmerleştirerek sürdürecektir. Tabi ki mücadele etmek kolay değil ama kadınların özgürlüğü her zamankinden daha yakındır. Ondandır ki erkek işgali pervasızca her alanda saldırmaktadır. Bu saldırı yoğunluğu ve kendilerini devletin tüm kurumları ile zırha büründürmeleri güç değil güçsüzlüğündendir. Son olarak şuan bu güçsüzlük ve pervasızlıkları ile Kürdistan da süren direnişe tarihin gördüğü en çirkin şekilde saldırmaktadır. Direnen kadınların cansız bedenlerini teşhir etmesi de tüm çirkinliklerini ve gerçekliklerini gözler önüne sermektir. Biz kadınlar yılmayacağız ve korkmayacağız tıpkı ‘bu tarihe’ direnen Hypatia lar, Arinler, Ekin Vanlar ve Çilem Doğan lar gibi…