Gökkuşağı Forumu

Ji dûri ve li te difikirim / Uzaktan seni düşünür, düşünürüm

Perşembe, 26 Mayıs 2016

aylardır yazdığım dünya kadar şey var bulduğum her kağıda. hepsi farklı bir "ben"in elinden çıkma, hepsi başka bir ruh halim. düşünüyorum kendimi tanımlamam gerekse nasıl tanımlarım? nasıl anlatabilirim insanlara beni? kimim? ne istiyorum? neler veriyorum? ben zor günler yaşıyorum. nasıl zor günler açıklamak gerekirse anlatmaya halimin kalmadığı kadar. aslında önemli olan yaşadığımın "zor günler" olması değil, sonu umutsuzca biten her şey de yaşadığım; o görmek istemediğim kötü yanlarımı görüşüm, kendimi fark edişim, kullandığım savunma mekanizmalarının nasıl çöktüğünü, nasıl da ilkel nasıl da yardıma muhtaç nasıl da birine ihtiyaç duyduğumu anlayışım. bir dahaki sefere böyle olmaz diye geçiştirip bir daha ki onlarca sefer de değişemediğimi üzülerek fark edişim. sanki zorla bir araya getirilmiş puzzledan bir çerçeveymişçesine, üstüme oturmayan bir hayatı yaşamak zorunda oluşum. kendin olmana müsaade etmedikleri bir dünyaya ne kadar dayanırdın? seni hor gördükleri, aşağıladıkları, sen hastasın dedikleri. sadece kendin olarak, kendini sevdiğin şekilde var olmaya ihtiyacın varken herkes sana karşı dursa? ne kadar dayanırdın bu işkenceye? "cehennem başkalarıdır" diyor sartre ve ben ısrarla ne kadar haklı olduğunu düşünüyorum. yaşanmamış daha doğrusu yaşanamamış bir hayat nasıl olur? hayal bile edemiyorum. kim eder ki? ben bu hayatı heba ettim. mümkünse ya geri saralım ya da baştan başlayalım. bu olmadı çünkü. hiç olmadı hem de hiç. benden onların istediği şekilde "adam" olmadı, olmaz, olmuyor. sırf bu yüzden ömrümden bir hayat çaldılar. daha doğmadan sahip olduğum etnik kimliğimle yargılanmaktan nefret ediyorum. tercihini yapamadığım yönelimimle yargılanmaktan nefret ediyorum. insan var; insanı olduğu gibi kabul eden. insan var; insanı ırkına, dinine, diline, cinsiyetine, yönelimine göre sınıflandıran. sınıflandırmadan ileri gidip ötekileştiren var. ve bu insandan her yerde var. okulda, işte, mahallede, metronun aktarma istasyonunda, arka sokaktaki parkta. daha da acısı ailenin içinde var. sırf bir bakışıyla sırf bir sözüyle dahi kötü hissettiren. kimseden farkım olmamasına rağmen farklı hissettiren. tüm insanlardan, en yakınımdan bile korkutan. bana kim olduğumu hatırlatan, görmek istemediğim şeyi yüzüme vuran. çok fazla acı var. acıdan zevk alan çok var. acıyla dalga geçmeyi kendine amaç edinen, yaraya iyice tuz basan var. ben korkmadan yaşayabilme şansım varsa onu istiyorum. insanların hayatımı bir malmış gibi başkasının hayatına monte etmeye çalışmamasını istiyorum. ben yaşama hakkımı istiyorum.

yabancı ülkede yol gösterecek bir rehber gibi gördüm seni hep. "yardım et bana" demek geldi içimden. yardım et ki doğru hayatı bulayım. bir yandan yolumu bulmaya çalıştım, bir yandan da yolumu büsbütün kaybettirecek hayal kırıklarını tek tek ben kurdum. kafamın içinde bir dünya vardı, gerçek dışı bir dünya. senin beni sevdiğin ve koruduğun bir dünya. orada hep yanımda olduğun. hayatın en kötü huyu bizi baştan çıkarması sanırım. sana çok istediğin şeyleri gösteriyor ve sonra onları bir anda elinden alıyor. bu çok acımasızca değil mi? ben senden sonra kendime çok kızdım, hep kendimi suçladım. sonra kızgınlığımı sana yönelttim biraz. anlayışsızlıkla suçladım seni, nefret ettim senden. sinirlendim, üzüldüm ama çok da özledim. her şarkıda, her yazıda, her şiirde, her romanda, her düşüncede, her sigarada, her anda seni aradım ve sonraları o yokluğuna kızdığımı anladım.  

düşün mesela; yalnız kaldığın her an ağlıyorsun. kafanda onlarca düşünce dolaşıyor ama sen sürekli yalan söylüyorsun. "ben mutluyum'u oynamak" zorunda kalıyorsun. dışa vuramıyorsun hissettiklerini. yerini sadece senin bildiğin bir deftere bütün isyanlarını yazabiliyorsun. bir süre sonra "neden bu kısır döngünün içinde kayboluyorum?" diyorsun. ama içinden diyebiliyorsun sadece. çünkü bunlar senin canını yakan gerçekler. yıllar boyu reddettiğin, o gereksiz deftere tıkılmış gerçekler. 

düşün mesela; belki de gözlerin bu zamana kadar hiç kalp ağrısıyla yaşlarını dökmemişlerdi. belki de için baba tokadından sonra ilk defa bu kadar acımıştı. belki ağzın hiç olmadığı kadar çok laf yapıyor. ama kimse seni dinlemiyor, kimse yüzüne bakmıyor, kimse seninle ilgilenmiyor kimse seninle uğraşmak istemiyor.

çok şey istiyorum değil mi? kendime bile güvenemezken birisi beni çekip kurtarır umuduyla bulduğum eli tutmak, sonra o elin beni uçuruma itmesi. bende biliyorum kurduğum hayaller yaşadığım hayata uymuyor ama onsuz hiç olmuyor. gerçekleşmesi söz konusu olmayan bir şeyi bekleyen insanın psikolojisini biliyor musun? hiç gelmeyecek birisini beklemek? hayal kuruyorsun ve hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini biliyorsun. sen bunları fark edemeyecek kadar akılsız olsan bile senden daha yanlış derecede olanlar çıkıp bunu mutlaka günde bir kaç kere yüzüne vuruyorlar. ama sen halen vazgeçmiyorsun. halen bu yaşadığına yanlış anlamlar yüklüyorsun. o hiç gelmeyecek birisi ana başlığı altında, aslında içten içe gelmesini istediğin kişinin siluetini çiziyorsun. bu "anormal" halinle "normal" birini seviyorsun. haddin olmayana el uzatıyorsun. hiç utanmadan ve çekinmeden, şu yaşadığın sefil hayata rağmen yapıyorsun bunu. ve elinde siyah boyayla yaklaşıp, allarını morlarını karartanlarla birlikte bir kez daha yıkılıyorsun. ve hiç akıllanmadan devam ediyorsun buna. peki ya hiç gelmeyecek birini özlemek nasıl? daha ne kadar dayanabileceğini bilmeden; şu haline, kendine hiç acımadan yapılan. hiç yaşanamayacak günleri özlemek, insanın kendi kafasında kurduklarını özleyebilecek kadar kendini kaybetmesi?  sevilmenin hele senin tarafından sevilmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu biliyorum ve o sevgine asla sahip olamayacağımı da biliyorum.

bununla yaşamanın, bunun ne kadar korkutucu olduğunu anlatmaya bile başlayamam. çoktan kaybettiğim bir oyunu oynamaya zorlanıyorum, aylardır hayatım böyle. belki de bütün hayatım boyunca böyleydi ama seni kaybettikten sonra anladım. sanırım birinin gittikten sonra yarattığı boşluktan daha kötü bir şey var; kendinde olduğunu fark ettiğin boşluk. sen benim hayatımın tümünü öyle bir kaplıyordun ki sular çekildikten sonraki bir sahil gibi, orada olduğunu hiç bilmediğim şeylerle karşılaştım. hayatın böyle dönüm noktalarını fark etmek, hem de gerçekleşirken ona tanık olmak berbat bir şey. tüm hayatının ellerinden kayıp gittiğini görmek ve çaresizce izlemek. 

bir şehir bu kadar mı derin olabilir? bir şehre bir ömrü vermek neden bu kadar çok istenir? bir sabah istanbul da uyanma fikri bile beni heyecanlandırmaya yeterken; anladım ki güzel olan bir şehri, bir anı, bir sevgiyi, bir ömrü paylaşabilmekmiş. orada bir insan var halen ve ben onda nasıl bir yabancı olduğumu biliyorum artık. bir şeyden böylesine emin olmanın, canı bu kadar yakabileceğini tahmin etmezdim. ben seninle her şeye rağmen mutluydum. o allah'ın belası galata'nın merdivenlerinde yerin dibine girerken bile mutluydum yanında. senelerce bir kelimesiyle, izmir'de her konuştuğumda, diyarbakır'da uzaktan görünce kalbimin yerinden çıkacak gibi atmasına sebep olan insanın yanındaydım. yüzüme baktın ve en ufak bir tepki vermedin. neler yaşadım kendi kendime. seninle geçirdiğim hayatımın en hatırlanası ve en anlatılmayacak günlerini en kötü cümlelerle kısa bir özete çevirdin. hayır her şeyin suçlusu ben değilim. ben böyle olsun istemedim. bana bencil olduğumu haykıran, benden nefret ettiğini haykıran; ben böyle olsun istemedim. bir saniye olsun beni dinlemeden içimde parçaladıklarını bilseydin belki de o beddualarının çok daha fazlası bir acı içinde olduğumu anlardın. bir parça anlaşılmak istedim. sense boşa geçen ömrümde kocaman ve en güzel bir devri kapadın. hayat çok kötü. dediğin gibi "benim gibiler" için her zaman daha kötü olacak. o bankta ağladım ağladım ağladım yine bıkmadan yaptığım gibi en çok senden medet umarak ve en çok senin tarafından istenmediğim için. en çok seni severek ağladım. gözlerimden hem geçmişim hem geleceğim aktı gitti. 

ve bir istanbul öylece bitti.