Yaşam / Gezi/Mekan

Lubunyanın seyir defteri: Çay, yayla, dere, Rize

31 Mayıs 2016

Trabzon’dan aldınız başınızı Of’tan ileri gidiyorsunuz ve yavaştan yavaştan bodur çay bitkilerini görmeye başladınız. Sakin olun korkulacak bir şey yok. Ya da var bilmiyorum ama Rize’ye gelmişsiniz bunu biliyorum. Rize dediğimiz yer Trabzon’un arka bahçesinden hallice bir yer desek yalan olmaz (Ben Evliya Çelebi’nin yalancısıyım).

Rizeliler Trabzonlulara göre biraz daha para canlı insanlar benim kanaatimde. Turizm, kazanç sağlama çabalarını arttırmış bu insanların. Alabildiğine karışık şehir merkezinde fazla alıktırmadan yürüseniz iyi edersiniz. ‘Ne diye karı gibi kırıtıyon lan!?’ diyen saygıdeğer Rizelilerden birisi arkadaşımın suratına Osmanlı yadigarı olduğu iddia edilen tokatı indirmişti herkesin ortasında.

Kolileri but demek isterdim ama değil. Uzun boy takıntısı olanlara bir kötü haber daha: 1.80 olan lubunyaya tanık olmuşluğum yoktur bu zamana kadar. Genelde yer sıkıntısı olmaz ama gizlilik esaslarından dolayı yüzlerini görmeden yanlarına gidecek kadar cesur olmanızı isterler. Kolideyken madi değillerdir korkmayın, hatta beklenmedik derecede uysallar bile diyebilirim.

Gördüğünüz çay bitkilerine alışın gideceğiniz her yerde olacaklar çünkü. Şehir merkezindeki insanlar bile evlerinin önünde minicik de olsa bir çay bitkisi istiyor bu şehirde nedenini inanın bilmiyorum. Şehre girdiniz arabadan sıkıldınız, lubunya aplikasyonlarından da bir koli ayarladınız date yapacaksınız ya da koli öncesi çayı içeceksiniz diyelim. Şehir merkezindeki botanik bahçeye gitmenizi tavsiye ederim. Çaykur’un işlettiği ziraat botanik bahçesi kuytu köşelerinin olması yönünden köfte alıkmaya imkan tanıyan bir mekan. Ben denedim cidden müsait hatta gün ışığından uzak saatler ise lapış alıkmak da mümkün. Her neyse gidilecek yaylalar kaleler göller falan bir sürü güzellik varken koliyle oyalanmayın bence. Koli her yerde bulunur ama Rize’nin doğası her yerde çıkmaz karşınıza.

Yaylalardan başlamak istiyorum anlatmaya ama bitiremeyeceğim diye korkuyorum. Fırtına vadisinin sağından uzayıp giden yol sizi öyle bir yere götürecek ki “Allahım dönmeyip buraya mı yerleşsek” diyebilirsiniz ama siz yine de böyle çılgınlıklar yapmadan edepli edepli gezin, sonra geri dönün. Fırtına vadisinin kenarından giderken göreceğiniz taş köprülerin bazılarının ilk yapım yılı 15. yüzyıl. Bazılarının ise altından sarkan avizelere şaşırmayın lütfen burası da Trabzon gibi fazla sorgulanmaması gereken yerlerden çünkü.

Rafting yapmak isterseniz mayıs-temmuz ayları arasında illaki orada olmalısınız çünkü yayların eriyen buzları fırtına deresini coşturuyor (suya düşenin Karadeniz’e akmadan kurtulamayacağı da rivayetler arasında ama siz yine de korkmayın). Fırtına vadisine yol aldınız Çamlıhemşin’e doğru geldiniz diyelim. Soğuktan üşüdüyseniz yerel halkın işlettiği butik otellerin birinde çay içip içinizi ısıtabilirsiniz. Gereksiz şive taklitlerine çok kızdıklarını belirtip ‘uiy’ sesini ya da ‘da’ sesini olup olmadık yerlere koymanızı önermem.

Çamlıhemşin’de soluklandıktan sonra yaylacıların onları rahat bırakmanız için sizi Ayder yaylası diye kandırdıkları yere çıkabilirsiniz. Ayder her ne kadar Uzungöl gibi turizm maksadıyla biraz tahrip edilmiş olsa da vadinin karşında buzların altından gürül gürül akan şelale manzarasıyla insanı büyülüyor. (yanınızda kazak ya da mont götürmezseniz üşümeniz garanti). Ayder yaylasına gelen turistlerin gereksiz şivelerinden sıkılıp ortada bi yere asılan pankarttaki uyarıları dikkate alın çünkü yaylanın sakinleri artık cidden bezmiş durumda.

Birden başlayan horondan korkmayın ve usulca kenardan izleyin. Hareketleri anladığınızda ise beklemeden horona girin kimse anasının karnında öğrenmiyor bu oyunu bu yüzden hiç çekinmeyin. Zaten üşümenize iyi gelecektir bundan emin olun. Ayder’deki eğlence ve aşırı temiz havaya maruz kaldıktan sonra Zil kaleye doğru gidebilirsiniz. 13. yüzyılda yapılmış kale ormanın içinde kaybolmuş gibi dursa da tüm ormana hakim olduğunu kaleye çıktıktan sonra fark edeceksiniz. Kalenin uzaktan havada asılıymış gibi durması cidden güzel bir görüntü. Ama kaleye yazlık kıyafetler ve ayakkabılarla giderseniz yarı ıslak toprak, dikenler ve ısırganlar dahil olmak üzere pek çok şeyden şikayet edebilirsiniz. İhtiyatlı gitmekte fayda var yani annem. Zil kaleyi gezebildiğinizi varsayıp sizi göndereceğim bir diğer yer de Palovit şelalesi. 15 metreden akan şelale cidden harika bir ferahlık yayıyor etrafına. Kolinizle ya da partnerinizle gittiğinizi varsayarsak outdoor fanteziniz için ideal bir yer denemeden dönmeyin bence. Palovit’ten gerisin geri Rize merkeze dönerken kestiyseniz kolinin yorgunluğu ve temiz havanın verdiği açlıkla birlikte Fırtına deresi kenarlarına dizilmiş olan kırmızı alabalık çiftliklerinde beslenebilirsiniz. Yok ben veganım, vejeteryanım diyorsanız da laz böreği, kara lahana dolması, muhlama gibi yöresel lezzetlerin tadının damağınızda kalmasına izin verebilirsiniz.

Trabzon’dan Rize’ye girerken karşınıza İkizdere’nin yönünü gösteren bir tabela çıkacak. Trekking, zirve tırmanışı ve yamaç paraşütü sevdalısıysanız ve dünyanın en önemli 200 vadisinden birisi olan İkizdere vadisini görmek istiyorsanız durmayın sapın o yola.  Balıyla meşhur olmuş Anzer yaylası yolun kırk dakika falan ilerisinde sizi bekliyor olacak. Heidi özentisi pozlar vermek için birebir bir yer olduğunu belirmekte fayda var. Çimenlerin sardığı taş köprülere uzanıp altınızdan akan derelerin sesiyle dinlenebilirsiniz.  Trabzon insanından hiçbir farkı yoktur Rize insanının. O yüzden Trabzon hakkında yaptığım uyarılara burada yer vermem gerekiyor. Ama çoğu bölgesinin yıl içinde sürekli turist çekmesi buradaki insanları daha güler yüzlü olmaya zorlamıştır. Başlarda sabreder gibi oluyorlar ama sonra o malum Karadenizli damarları atıyor. Yeşili seven ekolojist arkadaşların Ayder yaylasında biraz hüsrana uğrayacağını düşünsem de diğer rotalarda yüzlerine asrı saadetten tablolar asacağına eminim.

Son dönemde halkın tepesini attıran yeşil yol muhabbeti ve ciğerlerimizi dağlayan HES projeleriyle Rize’nin o insana inat yeşil kalan ormanlarını, nazlanarak akan derelerini heder etmeye başlamalarına şaşırmadık pek tabi ki. Yavaş yavaş bu şehirde de doğanın yerini asfalt ve betonlar almaya başladı. Siz iyisi fazla bekletmeden bir gidin. Haydi iyi gezmeler.