Kadın

Bir feminist lezbiyenin savaş zamanlarından notları

Pazartesi, 6 Haziran 2016
Haber: Kaos GL

Belgrad’da erkek şiddetinden hayatta kalan kadınları destekleyen sivil toplum kuruluşu Autonomous Women’s Centre’da feminist bir danışman olan Lepa Mladjenovic’in "Bir feminist lezbiyenin savaş zamanlarından notları" isimli makalesi Lezbiyen Biseksüel Feministler çevirisiyle Türkçe'de:

Fotoğraf: 22 Kasım Ankara Kadın Mitingi, 2014

Özet: Savaş zamanlarında bir lezbiyen olmak içselleştirilmiş homofobik korkuları arttırır, açılma süreci daha zor bir hal alır ve birçok korku su yüzüne çıkar. Yazar bu makaleyi Hırvatistan ve Bosna-Hersek’te başlayıp 1991’den 1996’ya kadar süren eski Yugoslavya’daki savaş sırasındaki ikilemlerini ve sorularını dile getirmek için yazdı. Makale savaş sırasında Sırbistan, Belgrad’da yaşayan bir feminist lezbiyen tarafından sorulan bazı soruları ortaya atıyor. Eski Yugoslavya’daki savaş bir lezbiyen tarafından deneyimlenen korkularla nasıl ilişkiliydi? Savaş, lezbiyen dayanışmasını nasıl yarattı ve bu, izole bölgelerdeki lezbiyenlere ne ifade ediyordu?

Giriş

Bu makale şu ana kadar yazmak için en çok zamanımı almış olan makale. Bazı meselelere parmak basmak için bu zamana kadar hiç bütün hayatımı ince ince açıp, canlı bir akışkan gibi dışarı akmasına izin verip, meseleleri kâğıda yazıp hala akışı hissetmeye devam etmemiştim. Savaşta ben kimdim? Savaş sırasında eski Yugoslavya’da yaşıyordum, doğduğum yerde değil ama komşu bölgede ve bir lezbiyen olarak yaşıyordum. Bunlar hakkında yazmak ve iletişim kurmak istemiştim, ama başlayabilmek için bile gereken cesareti toplamak yıllarımı aldı. Yazmaya başladığımda İngilizce yazıyordum. Belki de bu bana kendim hakkında düşünmem için gereken mesafeyi sağladığı içindi. Belki de İngilizce yazmaya karar verdiğimde hayali bir uluslararası feminist lezbiyen komüniteyi okuyucum olmaya çağırmış oldum ve bu bana güvende hissettirdi. Yazmak istemek, kendimi ve etrafımdaki dünyayı anlamayı istemek demekti. Bu kendi homofobim üzerine kafa yormak, seçilebilir korku, suçluluk, adalet, arzu katmanları yaratmak ve bunların hepsini anlamak istemek demekti.

Orjinali: The European Journal of Women’s Studies. 2001, Sage Publications, (London, Thousand Oaks and New Delhi).Vol. 8(3) 381-391.

Bu makaleyi tekrardan okuduğumda gördüm ki şimdi olsa farklı bir şekilde yazardım. Yıl 2001 ve ben değiştim. Savaş zamanları benim lezbiyen varoluşumun siyasi durumla ilişkisinin anlamını kavramamı zorlaştırdı ve çıkmaza soktu. Bu süreci atlatınca, farkettim ki bu iki mesele ilişkili değil. Lezbiyen varoluş ve savaş iki farklı mesele, tıpkı heteroseksüel varoluş ile savaşın iki farklı mesele olması gibi. Benim içimde birbirine bağlanan şeyler, heteroseksüel bir dünyada bir lezbiyen olmaya, Sırp bir rejimde Arnavut olmaya, engelsiz bir dünyada engelli olmaya dair benim kendi korkularımdı – bunlar terkedilme, yalnızlaşma, damgalanma ve suçlu hissettirilmeye dair korkulardı. Bu makale bu sürecin ne kadar zor olduğunu gösteriyor, tam da bu yüzden yayımlamaya karar verdim.

Bir noktada benim şahsi ilgimin iki tane boyutunu belirledim: bir, barış hareketindeki lezbiyenler, ve diğeri, savaşla ilgili olarak lezbiyenler. Savaş sırasında bazılarımız, genelde her Ağustos’ta Novi Sad, Voyvoda’da yapılan Women in Black’in uluslararası toplantılarında şahane lezbiyen tartışmaları organize ettik. Barış hareketinin içinde her zaman lezbiyenler vardı ve burada her zaman bize dair bir sessizlik vardı. Şunu farkettik ki barış hareketinin içindeki lezbiyenler olarak bu durumla ilgili ilk olarak kendimiz bir şey yapmalıydık.

Bu açılma sürecinde Ingrid Foeken, Sylvia Borren ve Anja Muelenbelt gibi bize savaş meseleleriyle profesyonel olarak çalışmamız için destek vermek amacıyla Belgrad’a gelen birkaç lezbiyen feminist vardı. Üçü de Hollanda’dandılar, kendilerini açık olarak hem lezbiyen hem de biseksüel olarak tanımlıyorlardı. Bunun için kendilerine teşekkür ederiz. En azınan bir kaç rol modelimiz olması bizim için önemliydi, çünkü savaş yılları süresince durum tam tersiydi. Lezbiyen ve kadın gruplarından bizler yabancı ülkelerdeki lezbiyenleri açılmaları için destekliyorduk. Bazıları savaş hakkında hissettikleri suçluluk duygusunun dürtüsüyle geldiler, ve bu yüzden bizlerin karşısında kadın seven kadınlar olarak kendilerinden bahsetmek konusunda huzursuz hissettiler.

Savaş bölgelerinde bir sürü lezbiyen olduğunu biliyorum, ve bir çoğunun bu bölgeleri ölüm kalım meselesinden dolayı terkettiğini de biliyorum. Bu makaleyi savaş bölgelerinde sıkışıp kalmış, orada kalarak ailelerini ve komşularına destek olmayı seçmiş, ve bunun gibi makaleleri okuma imkanı olmayan ya da lezbiyen hayatlarına ilham veren herhangi başka bir şey olamayan bütün kadın seven kadınlara ithaf etmek istiyorum. Ayrıca bu makaleyi kadınların kırsal grubu Motrat Qiriazi’nin kurucusu, bütün savaş süresince Kosova’da genç kızlarla çalışmış ve asla kendi lezbiyenliğini reddetmemiş dyke-kızkardeş, feminist lezbiyen Igballe Rogova’ya adıyorum.

Son olarak, bu makale o tarihte yayımlamamış olsam da 1997 de yazıldı. Ve Kosova’daki etnik soykırımdan ve Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin NATO tarafından bombalanmasından önceydi. Dolayısıyla bu olaylardan bahsetmedim. Fakat bu sırada lezbiyen camiasında bu üç olay da yaşandı.

Öncelikle, 2000 Eylül’ü ve Ekim’inde Belgrad’da Miloseviç rejimini düşürmekte birçok lezbiyen aktif rol oynadı. Son ayların yürüyüş ve eylemlerinde birçok gey ve lezbiyen de vardı.

İkinci olarak, Miloseviç in düşüşünden hemen sonra, Labris grubu Voyvoda’da İkinci Lezbiyen Haftası’nı organize etti. Bu tarihi etkinlik farklı bölgelerden 60 lezbiyeni bir araya getirdi ve 6 gün boyunca teorik tartışmalardan, deneyim alışverişine, spordan dramaya 20 den fazla atölye yapıldı. En önemli başarı, Hırvatistan, Slovenya, Makedonya ve Sırbistan’daki lezbiyenler arasında kurulan bağlantıydı. Lezbiyen Haftasındaki hava birçok fikir ve yeni projeye hayat verdi. Bu çok önemli bir andı ve o zamandan itibaren Belgrad’daki lezbiyenler bu grubu tescilleyip, sadece lezbiyenler için olan bir mekân kiralamaya karar verdiler.

Bu da bizi üçüncü habere getiriyor: Şubat 2001’de, lezbiyen grup Labris tarihte ilk defa kendi mekânını kiraladı! Yani, artık Belgrad’da bir Labris Centre var ve çok yakın bir zamanda Lesbian Line[1]’ı açacağız. Aynı zamanda medyada lezbiyenler ve eşcinsel partnerliğe dair tartışmalar yürütüyoruz, ve şehirdeki yeni gey insiyatifleriyle işbirliği yapıyoruz. Bazılarımız belki de ancak şimdi, savaş zamanlarında, Bosna-Hersek’ten, San Salvador’dan, Belarus’tan, Filistin’den, Kashmir’den, Sierra Leone’den lezbiyen kız kardeşlerimizden bir söz beklerken nasıl hissettiğimizi anlatmaya hazır…

1997

Savaş her türlü insan hakları meselesi için alanları daraltıyor. 1991 ‘de Hırvatistan’daki savaş başladığından beri, Belgrad’ın sokaklarında, benim yaşadığım yerde, katil ve tecavüzcüye dönüşmüş adamlar yürüyor. Otobüse biniyorsun, bir kafeye ya da dükkâna gidiyorsun ve gördüğün yüzlerden bazıları bu savaş suçluları, ama hangilerinin olduğunu bilmiyorsun. Şiddet arttı ve gerçeklik çok daha erkekleşti. Şehirde takılmak bazıları için değişti, kitapçıların vitrinlerinde sadece Sırpça başlıklar var, tiyatrolar da aynı şekilde. Sınırın diğer tarafındaki suçlara dair kayıtsızlık havası inanılmaz boğucu. Komşumuz olan bölgelerde ne olduğunun artık ne değeri ne de önemi var: Sarayevo, Zagreb, Osijek, Prizren… Belgrad’daki birçok vatandaş milliyetçiliğin mantığına katılmış halde: Öteki’ni gömmek. Bu şehirlerde ne olduğunu kafaya takmamaları gerekiyor artık. Şehirde yürümek eskisi kadar keyifli değil. Kendilerine dair kızgınlık mı acıma mı hissedeceğini bilmediğin üniformalı adamlar ya da çürüğe çıkarılmış erkekler. Kadınlar ve lezbiyenler ortada yoklar çünkü sokaktaki herhangi olası bir kişi bile bir problem. Dünyada yeni bir şey yok. Fakat savaş zamanı kamusal temsiliyetinin olmaması ile ilgili duyguların çok da yoğunlaşıyor.

Eski Yugoslavya’da savaş 1991 yazında başladı, lezbiyenler için zaten tam olarak hiç olmamış olan sosyal alan neredeyse imkânsız hale geldi. Yaşadığım bölgede kadınları seven kadınların birçoğu hala lezbiyen arzuları hakkında tek bir kelime söyleyememe safhasındalar. Lezbiyen kimliklerini dillendirmelerine izin verecek ya da kadınları sevmenin politik anlamını görmelerini sağlayacak sosyal koşullar mevcut değil. Birçok lezbiyen basitçe aşklarının tadını çıkarmak için kendilerine izin vermiyorlar. Doğrusu, oldukları kişi hakkında suçluluk duyuyorlar. Birçoğu kendine zarar veriyor- hap ya da alkol kullanımı, depresyon, tecrit olma ile- maske takmaya ve kendilerinden nefret etmeye devam ediyorlar.

Hala, bir lezbiyen grup var Labris, 1995 te kuruldu Ve de bir gey ve lezbiyen grup, Arkadija, bu da savaş başlamadan sadece bir yıl önce kuruldu. Kendilerine ait bir mekânları olmadan, gruplardan lezbiyenler buluştu, organize oldu, yazılar yayımladı ve konuştular.

Şimdi de Sırbistan’da yaşayan, yani hükümeti kendi topraklarında yaşayan insanlara karşı savaş başlatmaktan ve savaş boyunca devam eden milliyetçi politikalardan sorumlu bir devletin içinde yaşayan bir feminist lezbiyen olarak karşı karşıya kaldığım birkaç meseleden bahsetmek istiyorum.

Ayrımcılık hiyerarşisi

Savaş hayatta kalmak için gereken şeylere dair bir hiyerarşi kurar. Yaşıyor olma hakkı ve hayatta kalma hakkı tek öncelik haline geldi. Bu savaştaki ülkeler ve de savaş alanları içindeki bölgeler için bir gerçek: Kimliklerden bahsetmek için bir alan yok. İnsanın yemek ve korunağa ihtiyacı var. Savaş güvensizliği doğurur. Özel evlerinde, maskelerinin ardında, isimlerinin ardında saklanan lezbiyenler; farklı bir kurumsallaşmış nefret ritüeli olarak savaş, dolabın dışındaki canavar gibi, suçluluk duygularını arttırmak ve bununla midesini tıka basa doldurmak için bekliyor. Lezbiyenlerin çok fazla bir seçeneği yok. Bazıları milliyetçi çarka katılıyorlar, bazıları dahil olmayı reddediyorlar veya apolitikleşiyorlar ya da eğer yapabilirlerse ülkeyi terk ediyorlar. Sadece birkaç feminist lezbiyen o da eğer anca eğer az da olsa bir güvenlik hissediyorlarsa, savaş zamanı lezbiyen, feminist ve anti-faşist olarak açılmanın karmaşıklığını anlamak için kalıyor.

Benim durumumda, Sırpça bir ismim var ve savaşı Sırp rejimi sürdürüyor. Eğer milliyetçilik kurumsallaşmışsa, eğer şiddet ‘iletişim kurmanın’ legal mekanizması ise, eğer ‘farklılık’ düşman olarak görülüyorsa, eğer ‘homoseksüeller ve masonlar casus ve sistemi tehdit eden unsurlar’ ise, bir lezbiyen bu rejimin kurumlarından lezbiyen haklarına dair nasıl bir destek umabilir? Bu argümanı hem Sırp medyasında hem de Doğu Avrupa boyunca, Afrika ve Asya da duyduk.

Bunlara rağmen, Hırvatistan, Bosna ve Hersek’teki savaş bazı insanları bu devletlerde ve Sırbistan’da ilk defa insan hakları grupları kurmaya itti. Barış hareketi, kadın hareketi ve insan hakları örgütleri, savaştan kurtulan insanların acil ihtiyaçlarını karşılamanın yanında, gelecekteki sivil toplumun da çekirdeğini oluşturdular. Feministler insan hakları hareketinin cinsiyetçilikten homofobiye bütün ayrımcılık çeşitlerine karşı çalışma yürütmesini ve insan haklarının birbirinden ayrılamazlığı ilkesine saygılı olunacağını ve bu şekilde bütün insan haklarının eşit olarak kabul edileceğini ummuşlardı. Fakat savaşın ilk yıllarında durum hiç de böyle değildi. Şehirlerimizde oluşturulan insan hakları grupları milliyetçiliği yıkmak ve mülteci haklarını desteklemek için çok çalıştılar, faka diğer toplumsal grupların hakları ile hiç ilgilenmediler. Dolayısıyla biz de savaşın ihtiyaçlara dair bir hiyerarşi kurmaya sevk ettiğini, katillerin rejimi şiddet hiyerarşisi kurarken, insan hakları örgütlerinin de bu yeni teröre insan haklarına dair bir hiyerarşi kurarak cevap verdiğinin ayırdına varma noktasına geldik. Çok az sivil toplum örgütü (STK) insan hakları için çalışıyorlar, bunlar da her saniye gerçekleştirilen sayısız insan hakları ihlali arasından seçim yapıyorlar.

Zorla milliyetine göre tanımlandığı ve diğer kimliklerinin sorgu sual edilmediği bu imkânsız sosyal bağlamda, Belgrad’daki lezbiyen grup Labris homofobik hareketlere maruz kalıyordu. 1994’te grup toplantılarını yaptığı mekândan iddiaya göre ‘ uygunsuz projeler’ yapması nedeniyle atıldı; 1995’te çeşitli lezbiyen aktivistler ‘siz lezbiyenler, sokağımı kirletiyorsunuz, defolun gidin’ diye bağıran genç faşistlerce sokakta dövüldüler. 1996’da, polis ‘Avrupa’daki Lezbiyen Hareketinin Hukuki Boyutları’ adındaki bir dersi, ‘seks partisi ve edepsiz aktiviteler yapılıyor’ suçlamasıyla bastı. Bunlara rağmen, grup düzenli olarak toplanmaya devam etti, bültenler ve birçok makale yayımladı, televizyon ve gazetelere röportaj verdi, bir anket yaptı ve lezbiyen varoluşunu tartışmak için birçok atölye düzenledi.

Savaşa lezbiyenlerin tepkisi

Bazı lezbiyenler ‘açılmadan’ kalmaya devam etti, çünkü ‘bu bizim savaşımız değil’ di. Tıpkı doğdukları ülkeleri çok uzun zaman önce unutmuş olan Romanlar gibi, bazı lezbiyenler de kedilerine ait bir devlet olduğunu hissetmiyorlar. Eğer lezbiyenliklerini saklamaya zorlanıyorlarsa, eğer sosyal ifadeleri yanlışsa, eğer kamusal alanda lezbiyen yönlerini göstermelerine izin verilmiyorsa, neden savaşı kimin kazandığıyla ilgilensindiler ki? Kendilerini savaş tasvirinin içerisinde görmüyorlardı. Lezbiyenlerin en iyi bildiği şeyi yapıyorlardı ve sessiz kalıyorlardı.

Diğerleri toplumsal bir kimliğe dahil hissedebilmek için milliyetçiliğin içinde yer aldılar. Lezbiyenlerin milliyetçi çarkın içine girmesi özgün bir durum. Çünkü lezbiyenler, milliyetçi olmalarından önce, zaten kadınları seven kadınlara has olan sessizlik, suçluluk, ve kendilerine duydukları nefretle yaşıyorlardı. Bu yüzden, kendisini yücelten, ve Ötekine nefreti reva gören bir gruba dahil olmak onlara ihtiyaçları olan kimlik desteğini sağladı. Milliyetçi kurumsallaşmış nefret, bir çok lezbiyenin etnik ‘biz’ e katılmalarını sağladı. Böylece hayatta kalabileceklerdi, ait olabileceklerdi, bir daha gerçekten kim olduklarına dair bir şey söylemeleri gerekmeyecekti, varolduklarını hissedebileceklerdi. Bu her ne kadar sahte bir isim almak demek olsa da…Bu şekilde kadınları seven bir çok kadın, heteroseksüel bir şekilde milliyetçi oldu. Savaştan önce milliyetçi olmayan bir çok kadın ve erkek de toplumsal olarak kabul görmek için aynı milliyetçiliğe ve dini ritüellere katılma sürecine katıldı. Bu yanlış gerçeklikte kadınları seven birçok kadın yaşıyor, Sırbistan’da ve Hırvatistan’da, Kosova’da Rwanda’da, Kurdistan’da. Bazıları erkeklerin ölüm mangalarına katıldı. Her ne kadar nasıl da yalnız kaldıklarını bilsek de.

Feministlerin sorumluluğu

Feminist politika birçok kadını savaş suçlarına dair ilk haberlerle gelen ümitsizlik ve acıdan çekip çıkardı. 1992’de Belgrad (Sırbistan) ve Zagreb (Hırvatistan) ‘daki feministler savaştan kurtulan kadınları desteklemek ve kadınları savaşa karşı örgütlemek amacıyla gruplar oluşturmaya başladılar. Kendilerini lezbiyen olarak tanımlayan çok az feminist, eğer bu grupların içindeyseler, ya da bu inisiyatiflerin bir parçası oldukları zaman güvendeydi. Bu grupların içindeki lezbiyenler de barış için ve savaştan kurtulan kadınlarla birlikte çalışmaya karar verdi. Lezbiyen hakları arka planda kaldı. İnsan hakları STKları ve ve feminist STKlar arasındaki fark feministlerin örgütün amacı ne olursa olsun farklılık etiğinde ısrarcı olmalarıydı. Bu şekilde Zagreb’de 1991’den 1996’ya kadar, Kadın Savaş Mağdurları Merkezi, sonra B.a.B.e Kadınların İnsan Hakları Grubu, Kadın Çalışmaları Merkezi[2] ve Women’s Infoteka fırsat buldukça lezbiyen meselelerini destekledi. Bu sırada Belgrad’da Savaşa Karşı Siyah Giyen Kadınlar, Cinsel Şiddete Karşı Özerk Kadın Merkezi, Acil Yardım Hattı ve Kadın Araştırmaları Merkezi[3] her zaman içlerindeki lezbiyenleri, hem kişisel hem de kurumsal olarak destekledi. Bu şu demekti, savaş süresince Belgrad’daki kadın barış grubu olan Savaşa Karşı Siyah Giyen Kadınlar’ın her uluslararası toplantısında lezbiyenler hakkında bir atölye oluyordu. Lezbiyen arzuya ve siyasete alan açmak en azından bazı feminist barış aktivistleri için önemli bir konuydu.

Ayrı gerçeklikler

Buraya kadar olan kısımda lezbiyen ve feministlere dair bir kaç noktanın altını çizdim- politik olarak sorumlu olan bir feminist lezbiyen için savaş onu parçalara ayıran bir durumdur. Ve her açık lezbiyen savaşla farklı şekillerde baş eder. Ben benim yaşadığım bölünmeye dair bir kaç kişisel düşünce ve imge paylaşabilirim.

Bizin lezbiyen grubumuz içinde savaş hakkında konuşmak zordu. Bazı lezbiyenler burasının savaş meselesinin bulaştırılmaması gereken bir yer olduğunu düşünüyorlardı. En azından lezbiyen grubun içinde arzu meselesini konuşmak istiyorlardı. Totaliter devlete gelince, lezbiyen olmak ya da pasifist olmak yasaktı. Çünkü Miloseviç rejiminin buyurduğuna göre homoseksüel olmak hükümete karşı olmak demekti, ve ayrıca Sırbistan savaşta değildi. Eğer bir dükkandaki kasiyere faturayı Savaş-Karşıtı Merkez’e kesmesini istersem, bana garip bir korkuyla bakardı, hatta eğer faturayı lezbiyen grup Labris’e kesmesini isteseydim daha büyük bir dehşetle bakardı. O zamanlar barış hareketi içinde, tartışma konusu olan sadece savaş ve milliyetçilik idi- feminizm ve lezbiyenizmden uzak durulurdu. Belgrad’da ilk feminist grup Kadın ve Çocuk Şiddet Mağdurları İçin Acil Yardım Hattı’ydı ve 20 ya da biraz daha fazla kişiydik. 1991’de savaşın başında herşey bizi birbirimizden ayırdı: milliyetçilik, lezbiyenizm, pasifizm. Ben parçalara ayrılmış, bölünmüş hissettim: farklı farklı her bir bağlamda yüzümün sadece tek bir tarafını gösterebiliyordum, diğer her şey ya istenmez ya da tehlikeliydi. Sadece kendi evimde kendime inanabiliyorum. Ne kadar şanslıydım ki kendime ait bir odam vardı.

Ama yine bu aynı odada çelişkilerin içinde aklımı kaçırdığım zamanları hatırlıyorum. Bazen sevişirken, cepheden gelen son haberleri veren transistörlü radyo açık olurdu. Dinlenebilecek tek haber, Prag’dan, Londra’dan ya da Paris’ten yapılan yayınlardı. Ben yatakta olurdum ve bilemezdim: kalkmalı ve sevgilimi bırakmalı mıydım, ya da radyoyu kapatıp hazza devam mı etmeliydim? Öldürülen ve işkence edilenlere ne olduğunu bilmek ölüleri onurlandırmanın tek yolu mudur? Böyle bir anda lezbiyen sevişme uygunsuz mudur? Ve neden? Sonra, Sarajeva’daki tanımadığım bir kadına dayanışma mektubu yazardım, bilirsiniz hergün ablukanın ve yağan kurşunların altındadır bu kadın, ve bu kadının eğer bir gün lezbiyen bir kadınla yüz yüze gelirse utanç içinde kalıp kalmayacağını düşünürdüm. Bazı insani yardımların lezbiyenlerden geldiğini söylemek neden her zaman bu kadar zordu? Bazıları bunun çok da önemli olmadığını söyledi- belki, ama kime göre, kimin için önemsiz?

Yıllarca bu şekilde gitti, parçalara ayrılmış kimlikler, arzular, istekler… Ne yapabileceğimi anlamaya çalıştım. Şöyle bir yazı hatırlıyorum, off our backs [4] ten, 1980lerden, ABD den bir lezbiyen yazar çalışmak için bir yıllığına Nikaragua’ya gitmişti ve geri geldiğinde şöyle demişti, ‘ Hayır, Nikaragua’da lezbiyenizmim üzerine konuşamadım, çünkü orada bir savaş var, ve oradakilerin farklı öncelikleri var’. Bu cümle aklımda binlerce kez döndü durdu; katılıyor muyum, katılmıyor muyum, ve buna dair şimdi ne diyebilirim? Ne zaman ‘Hayır bu doğru değil’ diye düşünsem, hemen sonra belki de doğrudur diye düşünürdüm; insanların öncelikle yaşamlarını sürdürebilmeleri gerekir derdim. ‘Evet, doğru’ diye başlayınca da bunun içselleştirilmiş homofobi olup olmadığını merak ederdim. Sonra 1995 yılında bir gece, Dorcol’da, Belgrad’ın eski kısmında, benim evimden bir kaç sokak ötede bir Labris eylemimiz vardı.

Dördümüz bir lezbiyen grafitisi yaparken üç adam bizi durdurdu. Gelip bize saldırdılar, tamamen lezbiyen olduğumuz için. İkisi hokey sopalarıyla arkamızda, biri de benim önümde durdu. Beni izledi, ben de onu izledim, ve şunu düşündüm ‘ Bu savaş isteyen bir surat. Bu öldüren bir surat. Bu surat son yıllarda öyle bir üretilmiş ki, arkasında nefret silahları var.’ Bu adamı daha önce hiç görmemiştim. Beni duvara doğru itti, gözlüklerimi kırdı ve şöyle bağırdı, Seni pis lezbiyen, seni bu kapıdan içeri atıp öldürebilirim, ve kimse farkına bile varmaz. Çektir git!! Ona sen de kimsin diye sorunca, şöyle bağırdı, ‘ Sakın o pis laflarını saçma etrafa. Senin yerin camii.’ Lezbiyenler heteroseksüel erkek sokağını kirletiyordu, tıpkı Müslümanların heteroseksüel Sırp sokağını kirlettiği gibi. Gey erkekler parklarında taciz ediliyor, Romanlara dalaşılıyordu, kadınlar sonsuza kadar kocalarının ilk mağdurlarıydılar.

Kendime gelebilmem birkaç günümü aldı. Bu olaydan sonra, savaşın bütün farklılıklara yöneltilen bir nefret olduğu kanıtlanmıştı, Belgrad’daki Müslümanlara, Romanlara, Arnavutlara, lezbiyenlere- bir zamanlar bu Yahudiler ve Komünistlerdi. Ve savaşa karşı çıkmak demek, bütün toplumsal farklılıkları bütünüyle destekleme mantığını ortaya koymak demekti. Savaşın ve faşizm yanlısı ideolojinin amacı sadece farklı milletten insanları ayırmak değil, insanların kendi kimliklerinin de birbirinden ayrılması demekti. Bizi daha iyi, daha kolay kontrol edebilmelerinin yolu buydu. Kontrol etmek için iki tane grup olması gerekiyor: ‘Biz’ ve ‘Onlar’, bu şekilde toplumsal varoluşumuzun tamamı bir tekliğe indirgenir.

Olan şey tam anlamıyla buydu. Bütün savaş süresince, kökten bölünmüştüm, ve sonlara doğru, Dorcol’daki şu olaydan sonra, katil adamın bahsettiği o caminin tam köşesinde, kendimi bir bütün olarak tekrardan yaratmak için gereken son adımları attım. Savaş zamanında lezbiyen olma ısrarımdan dolayı suçluluk hissediyor muyum? Belgradlı bir vatandaş olarak, şeytanlığın üretildiği ana merkez olan bu yerde suçluluk hissediyor muyum? Bu duygular ne işlev görüyor ?

Dorcol’daki homofobik olaydan sonra, bazılarımız Hırvatistan, Bosna ve Sırbistandaki ‘Zamir’ isimli savaş-karşıtı e-mail konferansına bu saldırıyla ilgili bir yazı yazdık. Lezbiyenler olarak birçok destek aldık, hatta gelen ilk mesajlardan biri hayatım boyunca hiç tanışmadığım bir adamdan geldi. Sarajevo’daki dairesinde, sniperlardan saklanarak, sürekli, günde 100 defa bilgisayarıyla bağlanmaya çalışıyordu. Bana şöyle yazdı ‘Sarajevo’dan biz, size desteklerimizi gönderiyoruz, kendinize dikkat edin, onun gibi adamların çok tehlikeli olduğunu biliyoruz’.

1995’in sonunda Bosna’daki savaş sona eriyordu, birbirinden farklı nefret ve dayanışma eylemleri benim kafamda birbirine bağlanmıştı. Bunca yıl boyunca savaştan sağ kalan kadınlarla çalıştığım için, çalıştığım merkeze gelen kadın mültecilerin nefret hikayeleriyle dolup taşmıştım. Genelde defolmalarını söyleyen biri tarafından, evlerinden yaka paça atılan kadınların hikayeleri. Sadece Sırp ya da Müslüman, Hırvat ya da Arnavut isimlerine sahip oldukları için. Kocalarından 10, 20 yıl boyunca erkek şiddeti gören kadınların hikayeleriyle dolmuştum. Toplama kampı görüntüleri hala aklımda canlılığını koruyordu. Düşündüm ki, erkek şiddetinin milliyetçilik ve homofobiyi, ev içi şiddet, ensest ve silahlı çatışmayı nasıl da birbirine bağladığını gösteren baştan sona bir çizgi çizgi çizebiliyordum. Bu şiddet görüntüleri bedenimin ve kafamın içinde o kadar uzun zamandır kaynıyordu ki, bir noktada Bosnadaki savaşın altında yatan mantıkla lezbiyen ve gey erkeklere karşı fobilerin altında yatan mantığın aynı olduğu benim için su götürmez hale geldi. Hayır tabii ki, tam olarak aynı değiller, her nefretin kendine has bir şekli var, fakat altlarında ortak olarak yatan patriyarkal prensip, yani Ötekine duyulan nefret var. Sadece kadın olduğu için, sadece Roman olduğu için. Yavaş yavaş farklı faşist dehşetleri ve benim üzerimden geçişlerini bağlantılandırıp birleştirmeye başlıyordum. Şu ana kadar sadece faşizm teorisinin anlattıkları değil, kendi bedenimin de açıkça anlattığı gibi, bana saldıran adamın yüzü savaştaki başka bir katilin, aile içindeki bir katilin, eşini dövenin, tecavüzcünün, lezbiyen düşmanı birinin yüzü olabilir. Ve bu yüz her zaman erkek değildir ve kesinlikle sebebi biyolojik değildir.

Lezbiyen dayanışması

Eveti eski Yugoslavya’daki savaş süresince her zaman lezbiyenler dayanışmalarıyla mevcuttu. Öncelikle, savaş boyunca, lezbiyenlerin destekleri sürekli adreslerimize ulaştı: mektuplar, paketler, hediyeler, kahve, çikolata, tatlı sözler. Bazen hiç görmemiş olduğumuz ve belki de hiç göremeyeceğimiz lezbiyenlerden, bazen de tanıdığımız kadınlardan gelen destekler. Fransa, İspanya, İtalya ve ABD deki lezbiyenlerden Belgrad, Zagreb ve Ljubljana’daki lezbiyenlere gönderilen kitaplar, dergiler, gazeteler vardı. Destek mektupları vardı. Bunlar bize lezbiyen varoluşumuzu hatırlatmak için yeterliydi.

Sonra, başka ülkelerden bir çok lezbiyen, kadın gruplarına destek yolladı, her ne kadar bu desteklerinin lezbiyen desteği olduğunu hiç bir zaman belirtmemiş olsalar da. Bizim kadın merkezlerimize gelip gönüllü oldular, sefaletimize şahitlik ettiler, çalışmalarımızı ve bilgimizi genişlettiler. Henüz neden lezbiyenlerin diğer kadınlardan daha fazla oranda uluslararası gönüllülük yaptığı üzerine çalışmaya başlamamıştık. Fakat bizim bölgedeki durum kesinlikle böyleydi.

Tanya Renne ilk gelenlerden biriydi. Yıl 1992’ydi, soykırım ile ilgili haberlerin patladığı yıllar- bunun ne anlama geldiğini bile bilmiyorduk. O aylarda Belgrad’da korku yayılıyordu, insanlar sınırların kapatılacağını söylüyordu. Kimsenin dışarı çıkamayacağını. Haberler ölümlerle doluydu, hatırlıyorum, kış mevsimiydi, iki arkadaş, iki lezbiyen bir yatağın içinde yanyana uzanıyorduk, sınırları kapatmaları durumunda ne yapmamız gerektiğini konuşuyorduk. O günlerde gün içinde erkek şiddeti ve savaştan hayatta kalan kadınlarla çalışıyordum, akşamları suçlarla ilgili haberleri dinliyor, geceleri de Joan Nestle ve lezbiyen karikatür ve dergileri okuyordum. Joan Nestle ve bazı lezbiyen dergileri lezbiyen hazzına dair gerçekler hakkında yazıyordu, ve bu çok çok uzak, uzak bir imkan ve gerçeklik gibi göründü. Sonra o gece, o yatakta Tanya ile beraber şunları düşündük. Buradan nasıl kaçabiliriz? Diğer tarafa kaçak olarak nasıl geçebiliriz? Ne yapmalıyım? Ne yapmalıyız? Daha sonra sınırı geçmeye dair duyduğumuz bütün hikayeleri hatırlamaya başlardık- savaş zamanında değişen bir şey yoktu. Bir zamanlar Roman bir kadının bana nasıl İtalya’dan buraya ‘yeşil pasaport’ ile geldiğini sormuş olduğumu hatırladım, ve bunun ne anlama geldiğini sormuştum. Demişti ki, ‘Ha, ormanın içinden geçerek, kardeşim!’ Bütün zekice kaçış hikayelerini hatırlamaya çalışmıştık. Bu korkunun üstesinden gelebilmek için bir lezbiyen terörist fantezisi uydurmalıydık. Ve yaptık da. Tanyanun ABD pasaportu vardı ve herhangi başka bir yerde yaşamakta özgürdü, ama o Doğu Avrupa’daki kızkardeşlik üzerine bir kitap yazmaya karar verdi, ve bizi desteklemeye geldi. Savaşın ilk üç yılı boyunca Belgrad, Zagreb (Hırvatistan) ve Ljubljana(Slovenya)’daydı. Onun gibi lezbiyenler savaş zamanlarındaki hayatı daha az korku dolu ve daha fazla lezbiyen hale getirdi.

Aynı odada geçen başka bir hikâye daha var. Arkadaşım Ria Convents, feminist lezbiyen bir avukat, kadınlar için bir sürü şey doldurduğu arabasıyla Belçika’dan buraya kadar gelirdi. 1995’te bir gün Sarayevo’daki kadınlara göndermek için paketleri hazırlıyorduk. Ria’yla beraber eşyaları düzenlemek için saatler harcadık- bu kutu 7.katta yaşayan kadına gidecek, elektrik ve ısıtması yok, biyolog ve yaşlı hasta bir babası var… Bu kutu oyuncu bir kadına gidecek, genç bir kızı ve kocası var… Bu daha yaşlı bir kadına gidiyor, tek başına yaşıyor ve bir sürü komşusu var… Hangi kutuya ne koymalıyız? Kutu kimin için? Komşular kim? Mahallesindeki sniperlar nerede? Bodrumunun içi ne kadar soğuk? Onun gibi bir kadın nasıl bir şeyle şaşırtılmak ister? Bezelyeleri, kurutulmuş sebzeleri, en iyi kuruyemişleri, pahalı çikolataları, ünlü markalı sigaraları, kahveyi; dikkatlice, bütün aklımızı kullanarak, birbirimizi sevdiğimiz lezbiyen yıllarımız boyunca edindiğimiz birbirimize özen göstermek için gereken bütün sabrımızı kullanarak, kutuların içine yerleştirdik.

Diğer bazı lezbiyenler paralarını verdiler, ağır bavullar taşıdılar, bazıları nasıl gidiyor diye sormak için arayıp sordular, mektuplar ve lezbiyen şakalarıyla dolu – ‘göz kulak olunacak dykelar’- kartlar yolladılar, bazıları aktivitelerimiz hakkında yazdı, bazıları bizlere farklı farklı maharetler öğretmeye geldi, terapi gibi, travmaya dair çalışmak gibi, bilgisayarla çalışmak, mail atmak, önergeler yazmak gibi. Bazıları kamyon sürdü. Evet, bazı lezbiyenler İngiltere’den buraya kadar içi mülteci kadın ve çocuklar için yiyecek ve kıyafetle yüklü kocaman kamyonlar sürdüler. Bütün o yıllar boyunca… Tanya Renne, Juditka Hatfaludi, Ria Convents, Ingrid Foeken, Laurence Hovde, Rachel Wareham, Julia Penelope, Liza Coven, Shian Jones, Ippy, Therez Bloechlinger, Béatrice Breitschmid ve Judith Falusi, Charlotte Bunch, Cris Corrin, Rosa Logar, Masha Gessen, Antonia Burrows, Kathryn Turnipseed, Murph-Martha Ehman ,Joanne, Stefanie, Monique, Nicolle, Jessica Hauff, Rebecca Johnson, Rebecca Casanova, Rina Nissim, Julie Mertus, Haya Shalom, Maite Irazabal, Marta Brancas, Gaby, Nelly, Shelly, Anderson, Fran Peavy, Tova Green, Sarah Hartley, Julia , Dagmar Schultz, Anna Pramstrahler, Antonia Ciavarella….

Bana sorsanız, buradaki her bir ismin ardındaki savaş ve lezbiyen hikâyelerini ayrı ayrı anlatabilirim. Mesela Laurence Hovde gibi, buraya 1994’de bir barış toplantısı için geldi ve evi New York’a hiçbir zaman dönmedi. Onun gibi lezbiyenler, burada bahsettiğim ve isimlerini unutmuş olduklarım gibi, bizim lezbiyen olarak hayatta kalışımız için olmazsa olmazlardı ve bize hep Audre Lorde’un yıllar önce söylediği şu sözü hatırlattılar, lezbiyenler olarak açılmalıyız, tıpkı ‘yaz toprağının yağmura muhtaç olması gibi’.

Autonomous Women’s Center, Belgrade

Lepa Mladjenovic, Belgrad’daki Autonomous Women’s Centre’da feminist bir danışmandır. Bu erkek şiddetinden hayatta kalan kadınları destekleyen bir STK ‘dır. Bu merkezdeki günlük çalışmasının dışında, son on yıldır başka gruplarda aktif olarak çalışmaktadır: Women in Black Against War- 1991’de Miloseviç rejimine, savaşa, militarizme ve kadına karşı şiddete karşı kurulan bir kadın barış grubu; Labris – 1995’te kurulan, lezbiyenleri içselleştirilmiş homofobiyi aşmalarına kişisel olarak destek olmak amacıyla ve aynı zamanda toplumdaki homofobiyi yok etmek için kurulmuş lezbiyen hakları grubu; Queer Studies, Belgrad’daki gey, lezbiyen ve heteroseksüel nüfusu içindeki gey ve lezbiyen varoluşlarını çalışmak amacındaki bağımsız proje; Women’s Studies, kadınlar için sivil ve çok yönlü eğitim veren bir merkez; ve Şiddet Gören Kadınlar İçin Acil Yardım Hattı, 1990’da kurulan erkek şiddetinden hayatta kalan kadınlara destek veren gönüllü bir feminist grup. Adres: Autonomous Women’s Centre, Zenski Centar, Tirsova 5a, Belgrade, serbia. [email: awcasv@eunet. yu]

[1] Lezbiyen Yardım Hattı

[2] Centre for Women War Victims, B.a.B.e Women’s Human Rights Group, the Women’s Studies Centre

[3] Women in Black Against War, Autonomous Women’s Centre Against Sexual Violence, SOS Hotline ve Centre for Women’s Studies.

[4] off our backs 1970’ten 2002’e kadar kadınlar tarafından, kadınlar için ve kadınlar hakkında yayımlanan bir haber dergisiydi.Hala kar amacı gütmeyen, kararların konsensusla alındığı kolektif bir şekilde yürütülen bir kuruluş. 

Çeviren: Sumru Tümer

Lezbiyen Biseksüel Feministler'in internet sitesine buradan ulaşabilirsiniz.