İnsan Hakları / Çalışma Hayatı

Eşcinsel bir kadının gözünden iş hayatı: Çalışmaya çalışmak

Cuma, 24 Haziran 2016
Haber: Kaos GL

Kudra, Lezbiyen Biseksüel Feministler'e eşcinsel bir kadın olarak heteroseksist çarkların dişleri arasında çalışmayı yazdı: “Gariptim ya da değildim ama kendimi tuhaf hissediyordum. Kadınlar vardı… Erkekler vardı… Bense bir türlü şekil verilemeyen ara boy saç gibiydim.”

Görsel betimleme: Kapısı dışarıya açık olan bir odada, sandalyede boynu eğik bir melek oturuyor. Onun başında iki tane şaklaban var. Ellerinde maske olan şaklabanlardan biri meleğe bir şeyler söylüyor. Bir kedi kapının girişinde dikiliyor.

Biraz baştan almalı… Ben üniversite için küçük bir şehirden İstanbul’a gelen öğrencilerdendim. Üniversite eğitimim süresince ailemden ayrı ve zaten İstanbul gibi bir yerde yaşamanın getirdiği özgürlük ve alışkanlıklardan sonra, okul bittiğinde ailemin yanına döndüğümde çok zorlandım. Henüz ne yapacağımı bilmiyordum, ama zaten bana ne yapmak istediğimi soran da yoktu. Çünkü onlara göre olması gereken oluyordu, “sağlam” bir devlet işi kovalamalıydım ya da ticaretle uğraşmalıydım. Ayrıca beraber yaşamalıydık, yani et tırnaktan ayrılmazdı.

Kariyerimle bizzat babam ilgileniyordu. Öte yandan evin kızı olma mevzusu vardı ki; bu departmanı da annem yönetiyordu. Evin kızına düşen görevler, yakışık alan ya da almayan davranışlar, komşular, akrabalar derken dönüşüm muhteşem (!) olmuştu gerçekten. Tahmin etmesi o kadar zor değil, muhtemelen işim yoluna girdikten sonra “münasip” biriyle evlenip onlara torunlar veren bir kadın olmamı isteyecekler, bu kez de evlilik konusunda beni darlayacaklardı. Anladım ki hem aileme hayallerini verip, hem de kendim olamayacaktım. Fazla dayanamadım. İstanbul’a dönmek istiyordum…

Tabi bu isteğimi katiyen onaylamadılar. Her gün tartışıyorduk. Kendimi açıklayamıyordum, sıkışmış hissediyordum, bu nedenle de sürekli ağlıyordum. Sonunda yarım yamalak bir izin çıktı. Gitmeme müsaade etmeleri beni destekleyecekleri anlamına gelmiyordu, belki daha ziyade hayatın ne olduğunu kendi gözlerimle görmemi istemişler, bir gün mutlaka geri döneceğimi düşünmüşlerdi. Ama benim dönmeye niyetim yoktu. Otobüse bindiğim anı, hislerimi hâlâ çok net hatırlıyorum. Sanki onca zaman ağlayan, uykusuz kalan ben değildim. Tüm yorgunluğum ve ümitsizliğim kaybolmuştu. İlk kez güneşe çıkan ineklerin neşesi bendeydi.

Ne yaptığımı biliyor olmayı çok isterdim ama bilmiyordum, planlı bir kariyerim filan olsun isterdim ama ailemden kaçmaktan pek düşünme fırsatım olmuyordu, hemen iş bulmalıydım. Nerede çalışacağımın pek önemi yoktu, iş bulduğum için belki bir süre herkes susar, ben de kendi sesimi duyabilirdim…

İlk iş yerimi tarif etmek için küçük bir örnek vereyim: Şirketin bir marşı vardı. Ne zaman büyük bir toplantı olsa “imparator” lakaplı şirket sahibinin karşısına dizilip o çirkin marş çalınır, bizden de eşlik etmemiz istenirdi. Öyle coşku olurdu ki, sanki şirket sahibi marşı en neşeli, en güzel söyleyeni kalabalık arasından seçecek, onu daha çok sevecekti. Sanırım şimdi böyle bir ortamda, arkalarda dudaklarını istemsiz oynatan o eşcinsel kadından bahsedebilirim size…

Gariptim ya da değildim ama kendimi tuhaf hissediyordum. Kadınlar vardı… Erkekler vardı… Bense bir türlü şekil verilemeyen ara boy saç gibiydim. Sanki kimsenin kıyafeti buruşmuyor, saçları bozulmuyor, ama benim üzerime günün daha ilk saatlerinde bir pespayelik geliyordu. Bu kadınlara ya da erkeklere benzemiyordum, daha da kötüsü bunu biliyorlardı. Aralarına karışamıyordum.

Çok geçmeden anladım ki bir kadının hayatındaki “erkek”, insanlarla arkadaş olabilmenin ve bir plazada nefes alabilmenin, o self-servis yemek sırasına birlikte gülümseyerek girebilmenin yegâne anahtarlarından biriymiş. Şimdi evli misinizdir, nişanlı mısınızdır, sözlü müsünüzdür, erkek arkadaşınız mı vardır, yoksa siz nesinizdir... Hiç olmazsa unutamadığınız bir erkek olmalı ki gizem yaratmadan onlarla huzur içinde yaşayabilesiniz.

O elzem kişi yoksa, bu sefer de bazı erkek arkadaşlarınızın sizi uzaktan gözüne kestirmesi mümkündür. Her şeyi anlatabilmeyi çok istersiniz ama ne yapacaksınız, belki nezaketi bozmaz, saçma bir gülümsemeyle bu kişileri başınızdan savmaya çalışırsınız.

Madem böyleydi, işte ben de kendi dokunulmazlığım ve refahım için bir hikâye uyduruvermiştim. En yakın gey arkadaşım benim erkek arkadaşımdı, maalesef şimdilik ayrı şehirlerde yaşamak zorundaydık, ama tabii ki evlenecektik bir gün. Evet tabi zordu, ama birbirimizi seviyorduk, zaten her ay İstanbul’a geliyordu, böylece pek de ayrı kalmıyorduk.

Aslında ben iyi bir senaryo yazdığımı düşünüyordum ama bir kadın iş arkadaşım katiyen yemiyordu bu yalanı. Hep muhabbeti lezbiyenlere getiriyor, olmadık yerlerde beni berbat şakalarıyla sıkıştırıyordu. Kedinin fareyle oynadığı gibi benimle oynayıp eğleniyor, bense köşeye sıkışmış hissediyordum. Lezbiyen olduğum anlaşılacak ve bu nedenle işimden olacağım diye çok korkuyordum. Bu tam bir felaket olurdu, çünkü işimden olmamla birlikte de “İstanbul macerasından” vazgeçmemi bekleyen ailemin yanına dönmek zorunda kalabilirdim.

Pek çok iş yerimde gördüğüm şu ki aslında herkesin hayatı gün gibi açık olabiliyordu. Kaynanasından haz etmeyenler, muhtelif erkek kadın çatışmaları, “uygunsuz” ilişkiler, balayı ve bekaret dertleri günleri dolduruyordu. Herkes sesli sesli kendini ifade ediyor, kimse kimseyi yadırgamıyordu. Bense saklanıyordum.

Saklanmak çoğu zaman pek de kötü bir fikir olmayabilir. Bir iş yerinde yakınlaştığım heteroseksüel bir kadın vardı. Bana güvenmiş, bende kaldığı bir gece evli bir adamı sevdiğini, onunla ilişki yaşadığını utana sıkıla anlatmıştı. Ben de bu yakınlıktan güç alarak kendimin gerçekte ne olduğunu anlatmak gibi bir gaflete düşecektim ki, iş arkadaşım asla tepki vermese de, o gece sonrasında benden kendini bir güzel çekecekti. Görünen o ki kendini pek ahlaklı bulmasa da ona göre kadınları sevmek daha da ahlaksız bir şeydi. Artık öğlen yemeklerine birlikte çıkmıyorduk, eski muhabbetimiz kalmamıştı.

Öte yandan kapitalist sömürünün her türlü saçmalığına maruz kalıyordum elbette. Bir ara “sağlam” bir işim olsun düşüncesiyle “dev” şirketlerden biriyle görüşmeye başladım. Aylar sürecek görüşmelerimize bir zeka testiyle başlayacaktık. Yıllar yılı matematik dersi almamış biri olarak aniden önüme getirilen testte çuvalladım, onlar da o kadar aptal olamayacağımı düşündüler ki bir yanlışlık olmuşcasına beni yeniden sınava aldılar. Hatta ikinci testimde bana daha çok soru yapabileyim diye su bile getirdiler. Yöneticilerle yapacağım görüşme için gittiğimde ise, plazanın kapısından içeri girer girmez danışmada başlayıp, asansörle görüşeceğim kişilerin yanına ulaşana kadar kaç kişinin beni aşağıdan yukarıya süzdüğünü bilmiyorum. Bu insanlar neyi değerlendiriyordu?

Aylar süren görüşmelerin sonucunda, iki adayı (biri bendim) bir otelde bir hafta yarıştırıp izleyeceklerdi ve buna göre kimin işe kabul edileceğine karar vereceklerdi ki, benim bu yazıya sığdıramayacağım pek çok saçmalığa ve üzerine de cinsiyetçi ve heteronormatif davranışlara maruz kalınca midem iyice bulandı.

O otele gidip, diğer “başarılı” adayla yarışmadım. Sonrasında bu dev firma aynı pozisyon için birkaç kez doğrudan iş teklifinde bulundu. Sağlayacakları imkânlar çok daha iyi olsa da ben gitmedim, gidemedim. Çünkü kısa bir ayrılık dışında uzun yıllardır birlikte çalıştığım açık görüşlü, homofobik olmayan yöneticimle tanışmıştım. Adı sanı bilinmeyen şirketimde işe başlama öyküm de böyle gelişti.

İnsan aynı iş yerinde yıllarca kalır mı? Bilmiyorum, ben kaldım. Bunu eleştiren pek çok kişi oldu. Beni daha iyi noktalarda (!) görmek isteyen bir grup sevenime, başta aileme uzun yıllar anlatamadığım çok şey oldu.

Pek kimsenin desteklemediği bu iş yerimde ayrımcılığa uğramadan çalışabiliyorum ve kendimle ilgili asla yalan söylemek zorunda kalmıyorum. Plazalarda çalışan pek çok insanın iş kıyafetlerini giymekten hoşlanmayabileceğini tahmin ediyorum. Ama kendisini o kadar da kadın gibi hissetmeyen birine etek ya da topuklu ayakkabı giymesinin salık verilmesi ya da bizzat kadın arkadaşları tarafından neden makyaj yapmadığının sorgulanması, bu konularda şakalar yapılması çok zorlayıcı olabiliyor. Şu anki iş yerimde giyimime, saçıma kimse karışmıyor. Bunu hep büyük bir şans olarak gördüm, çünkü insanın kendisini ifade edebilmesi, dış görünümüyle yargılanmaması ve yalnızca yaptığı işler üzerinden değerlendirilmesi bana göre en fiyakalı kariyerlerden, kabarık banka hesaplarından daha değerli.

İş hayatına atılalı 10 yıl oldu. Önceleri ailemden destek isteyemediğim, sıkıntılarımı paylaşamadığım için çok içerliyordum. Çünkü sorunlarımda bana destek vermelerini istersem, hayatıma da karışacaklarını biliyordum. Ailemin sevgiyle ve beni korumak adına istemeden de olsa yoluma koyduğu taşlar bir yana; herkesin özgürce var olabildiği, kendini layık bulduğu, sesini yükselttiği tüm kamusal alanlarda heteronormatif algının dışında kalan biri olarak sıkışmadan yaşayabildiğim, üretebildiğim, haklarımın teslim edildiği bir dünyada olsaydım mutlaka pek çok şey bambaşka olabilirdi, hayatım çok daha kolaylaşabilirdi.

Yine de tüm bu olumsuz ve dezavantajlı koşulların beni daha güçlü kıldığını ve olgunlaştırdığını düşünüyorum ve eskisi gibi üzülmüyorum. Başlarda ön plandaki işlere başvurup, nasıl yavaş yavaş insanlardan uzaklaştığımı, bilgisayar arkası işlere yöneldiğimi anlayabiliyorum. Deneyimlerim, zamanla korkularımdan sıyrılmamı ve geçmişte beni duraksatan, geri çekilmeme neden olan noktaları, düğümlerimi daha net görebilmemi sağladı. Şimdilerde ise o düğümlerden kurtulmak için yeni adımlar atabilmek beni çok sevindiriyor.

Çoğunluğun parlak ışıkları, yüksek sesleri sevdiği aşikar. Ama bu yazı gündüzleri görünmeyen, geceleri parlayan zarif ateş böceklerine yazıldı ve bir şarkıyla bitmekte…

“Sen, arkadaşım / Korkacak hiçbir şeyin yok arkadaşım /

Korkacak hiçbir şeyin yok arkadaşım / Aşk dışında…

Aç timsahlar aydınlıkta dans ediyor/

Peki gecenin karanlığında neler oluyor?”

Lezbiyen Biseksüel Feministler'in internet sitesine buradan ulaşabilirsiniz.