Yaşam / Ekoloji

Yemeğimiz çöptendir, sömürüsüzdür, buyurun!

Pazartesi, 4 Temmuz 2016

Bombalara Karşı Sofralar İzmir’den Hazal: En zoru insanları bu ülkede savaş olduğuna ikna etmek. İkna diyorum, çünkü savaşın çoğunlukla dışarda, uzakta bir yerde olduğu gösteriliyor insanlara.

İzmir veya İstanbul’da, sokakta masalar, yemek dağıtan insanlar ve yanında da “Bombalara Karşı Sofralar” yazan bir bez kumaşı göreniniz oldu mu, bilmiyorum. Karşılıksız besin dağıtılması çeşitli amaçlarla memleketin kültürlerinde zaten mevcut. Ama memleketimizdeki bir takım insanlar bakın “Batı’dan” ne getirmiş: Düzenli olarak gerçekleştirilen bir yemek toplama - pişirme - dağıtma etkinliği ile yoldan geçenlere veya kendilerine ulaşıp, toplama veya pişirme kısmına katılarak temas kurabildikleri herkese israf kültürü ile kapitalizm arasındaki; kapitalizm ile savaşlar arasındaki; insanların sömürüsü ile hayvanların sömürüsü arasındaki bağlantıyı ifade ediyorlar. Hele ki ‘konuşma’ konusunda problemli olduğumu düşündüğüm kendim için düşündüğümde, İzmir’deki Bombalara Karşı Sofralar’a katıldığımda bu ifade ediş konusunda zorlanacağımı, zor bir iş olduğunu düşünüyorum doğrusu. Galiba bana yöneltilen bazı sorular karşısında ‘ben sizin bu sorunuzu not alayım, daha sonra buna cevaben bir deneme yazısı yazmayı deneyerek size yazılı olarak cevabımı getirsem olur mu?’ dediğim anlar olacak görünüşe bakılırsa. Elbette, Sofralar’daki arkadaşlarımın da bu anlamda zorlandığı anlar oluyormuş ama henüz 5 sofra gerçekleşmiş ve 17 Temmuz’da 6.’sı gerçekleşecek olan İzmir’de deneyimler de süreğen bir şekilde çoğaldıkça bunun dili, düzenli olarak bu etkinliklere katılan insanlarda oturacak, günlük konuşma diliyle bu meseleleri konuşabilmek konusunda daha ‘dokunabilen’ politik bir dil ve toplumsal eylem örneklerinden birinin buradan çıkacağını, içinde bulunduğumuz günlerde gittikçe daha ‘sinmiş’ durumdayken memleketin batısı, özellikle gündem karşısında daha derin düşünme ve hareket için enerji konusunda da ilham verici olacağını tahmin ediyorum. Konvansiyonel siyasi sokak çalışmalarından çok daha ilham verici olacağını düşünüyorum.

Ve “Bombalara Karşı Sofralar İzmir”den çeşitli arkadaşlarla bir araya gelip, ön muhabbeti yaptıktan sonra, bu ekip adına soruları cevaplamayı üstlenen Hazal’a bırakalım sözü.

“Bombalara Karşı Sofralar” kimlerin başının altından çıkmış bir güzel fikirdir? Ve Bombalara Karşı Sofralar etkinliklerinin içeriğini, aşamalarını hiç bilmeyenlere anlatabilir miyiz?

Bombalara Karşı Sofralar (BKS) ilk olarak 1980’de Amerika Birleşik Devletleri’nde Boston’daki Seabrook Nükleer Santrali’ni durdurma eylemlerinde bedava yemek dağıtarak başlayan bir hareket. Fakat şöyle eğlenceli bir hikaye anlatılıyor: Gruptan bir kişinin bu eylemler sırasında tutuklanmasıyla ekip arkadaşlarını kurtarmak için para toplama kampanyasına başlıyorlar, tabii ki yeterli parayı toplayamıyorlar ve bir gün üzerinde “Okulların ihtiyaçları olan tüm parayı alabildiği ve hava kuvvetlerinin bir bombardıman uçağı almak için kurabiye satmak zorunda kaldığı bir gün güzel olmaz mıydı” yazan bir poster görüyorlar. Ardından bölgede eski asker üniformaları satan bir yere gidip buradan kıyafetler alıyorlar. Kıyafetleri giyip, satacakları kurabiyelerin önüne de posteri koyuyorlar. Sonra gelen insanlara bu kurabiyeleri satarak bir bombardıman uçağı alacaklarını anlatıyorlar. Böylece pek çok insanın dikkatini çekiyorlar. Beklenenden farklı olarak yeterince para toplayamamışlar. Fakat birçok insana ulaşabilmişler.

Hareket, Amerika’nın ardından pek çok Amerikan eyaletine, ardından Avrupa’ya yayılmış. İstanbul’da ise 2013 yılı sonunda Tepebaşı’nda sofra etkinliklerine başlanıyor. İTÜ işgalinde, Gezi’de sofra açtıklarını biliyoruz.

Günü belirledikten sonra etkinliklerden her birinin organizasyonu basitçe şöyle gelişiyor: Bir gün önce pazara gidip pazardan kalan yiyecekler içinden diri ve kullanılabilir olanları toplamak, diğer gün ise sofradan önce bir araya gelip sebzeleri doğramak, pişirmek. Ardından sofranın açılacağı yere gidip yemeği paylaşmak.

“Frigan” (freegan) kavramına da değinmemizi istiyorum. Bu etkinliğin hazırlık ve sokağa çıkış aşamaları frigan deneyimler içeriyor. Bu kavramı kısaca tanımlayıp, Bombalara Karşı Sofralar’da nasıl frigan deneyimler yaşandığını anlatabilir miyiz?

Ekonomik anlamda kapitalist, neo-liberal sistemin para üzerinden sürdüğünü biliyoruz ama öte yanda üretilen tüketim kültürü de bir israf kültürü yaratmakta. Biz yiyeceğimizi pazardan, marketten bedavaya buluyoruz, bir karşılık ödemiyoruz, karşılığında bir şey yapmıyoruz. Yani friganız. Böylece hem küresel para ve emek döngüsüne katılmamış oluyoruz hem de pazarlarda, marketlerde pek çok şey satılmadığı, yere düştüğü, raf ömrü geçtiği vb. için atılan yiyeceklerin israfına engel oluyoruz. Bence frigan yaşam sadece yiyecek, eşya toplamakla vs sınırlı kalmamalı, gündelik yaşam deneyimlerimizi, örneğin mahalle ilişkilerimizi de değiştirmeli. Diyelim mercimek çorbası yapmak istiyoruz, apartmanımızdaki her daireden bir çay bardağı mercimek almak da frigan bir deneyim, üstelik bizi etrafımızdaki insanlardan yalıtmaya ve yalnızlaştırmaya çalışan bu sistemde ilişkileri yeniden kurmak için de bir yol. Eskiler bunu yapardı, hepimiz annemizin, anneannemizin vs komşudan tuz, şeker, limon, soğan istediğine tanık olmuşuzdur.  Diğer yandan bugün tarımın da toprakların kullanılmaz hale getirildiği, birçok hayvanın katledildiği bir endüstri olduğunu biliyoruz. Büyük şehirlerdeki olanaklardan en önemlisinin de bu tarz bir tarımın sürekliliğine destek olmamak olduğunu düşünüyorum. Çok fazla yiyecek üstünde durdum, ama frigan yaşam yalnızca yiyecekle sınırlı değil, genel olarak tüketime ve israfa karşı bir yaşam biçimi demek. Devlet tarafından vergilendirilmiş bir ulaşım sistemini kullanmamak, eskiyen eşyalarımızı atmak yerine tamir etmek, birbirimizle değişmek, çöpe atılmış şeylerden kullanımımız için bir şeyler üretmek gibi pek çok şey buna eklenebilir. Örneğin İzmir’de bir kez elektronik kart aracılığı ile ücret ödendikten sonra, takip eden 90 dakikalık süreç içindeki tüm ulaşım aracı kullanımları ücretsiz (aktarma) ve toplu ulaşım araçlarından inenlerden rica ederek bedava şehir içi seyahat yapabiliriz. Kısacası eğer toplu taşıma kullanmak istiyorsak bunu para harcamadan yapma olanağımız var örneğin.

İzmir’de 5.’sini yaptınız bu sofraların. İstanbul’da da düzenli olarak yapılıyor. İzmir’deki Sofralar’ın 2’si Alsancak - Kıbrıs Şehitleri caddesinde, 3’ü ise savaş mağdurlarının yoğunlukla yaşadığı Basmane - Dönertaş Meydanı’nda yapıldı. Henüz daha iki yerde de ikişer-üçer kez yapıldı ve aynı yerlerde düzenli süreğen etkinlikler ilerledikçe deneyimler daha çok oturacaktır ama şu ana kadar bu Sofralar’ın yapıldığı ve içinde yoğunlukla yaşayan insanların hayata dair kaygılarının bambaşka olduğu bu iki noktadaki deneyimler arasında ne gibi farklar gözlemlediniz? Yani örneğin reaksiyonlar, kendinizi ifade edişleriniz, yaşadıklarınız ve dahası açısından...

(Gülerek) Alsancak 1 saat, Basmane 5 dakika. Yani yemeği Basmane Kapılar’daki açık mutfakta yapıyoruz ve Sofra Alsancak’ta açılacaksa ulaşımımız sorun oluyor. Ama esas olarak iki yerde esas farklı olan; insanlarla girdiğimiz ilişki biçimleri. Alsancak’ta görece “tuzu kuru” insanlar oluyor ve genelde bizi yemek satan bir grup öğrenci sanıyorlar. Satmadığımızı, niçin paylaştığımızı anlattığımızda da tam olarak anlayamadıklarını hissediyorum. Mesela bir keresinde şöyle bir durum yaşadım: Yiyecekleri karşılıksız edindiğimizi ve ücretsiz bir mutfakta pişirdiğimizi anlattığım biri bana “Ben insanlarla sefalette eşit olmak istemiyorum, her gün pirzolamı yemek istiyorum” demişti. Ona durumu nerden nasıl anlatacağımı şaşırmıştım. Yani zaten “sefalet” dediğimiz şeyin sebebi “zenginlik”ken, sömürüyken ve bu kişi açıkça zenginliği ve sömürüyü isterken yaptığımızın neden anlamlı olduğunu ona anlatmakta cidden zorlanmıştım. Fakat genel olarak Alsancak’ta pek fazla konuşmak için Sofra’ya gelen olmuyor, çoğunlukla yemeklerin bitmesi için uzun süre bekliyoruz. Öte yandan Basmane’de ise doğrudan yemeğe geliyorlar. İlk gittiğimizde bizi yemek dağıtan imanlı gençler zannetmişlerdi. Biraz soğuklardı ama ikinci gidişimizde bize daha sıcak ve yakın davrandılar. Derdimizin sadaka dağıtmak olmadığını da anlamışlardı. Meydan’da yaşayan pek çok insan olduğundan zamanla daha uzun konuşmalar yapacağımızı ve daha yakın ilişki kurabileceğimizi düşünüyorum. Fakat genel bir yorum yapacak olursam Basmane konumu ve orada yaşayanlar bakımından savaşı daha net ve doğrudan yaşayan bir yer olduğundan orada birlikte yemek yediğimiz insanların bizi daha iyi anladıklarını düşünüyorum.

“Bombalara Karşı Sofralar” başlığına dair iki soru soracağım şimdi, önce ilkini soruyorum: Bu başlığın açıklamasını, alt metnini anlatabilir misiniz?

Kısacası ardında duran esas fikir savaş ve kapitalist sistem arasındaki ilişkiyi vurgulamak. Birkaç örnek verecek olursam: Bugün tüm ülkelerde vergilerin çoğu askeri harcamalara ayrılmakta, fakat birçok insan en temel ihtiyaçlarını karşılamak için ya uzun saatler çalışmakta ya da doğrudan aç kalmaktalar. Ayrıca yemek en kolay ulaşılabilir şey olması gerekirken hem yüksek vergi uygulamaları hem de devletin tarım politikları sebebiyle adeta bir lüks, ayrıcalık haline gelmekte. Konu daha fazla açılabilir elbette fakat üzerine biraz düşünmenin yeteceğini düşünüyorum.

Sokaktan geçen insan uzaktan sizin sofranızı ve pankartınızı görüyor. Ve saniyeler içerisinde izlenim oluşuyor. “Bombalara Karşı Sofralar” ise görür görmez ne olduğu anlaşılamayabilecek, üzerinde biraz düşünmeyi gerektiren, derin bir başlık. Bu sebeple yanınıza ‘şimdi siz yemek dağıtıyorsunuz gördüğüm kadarıyla, iyi de bombalar ile ilgisi neymiş bunun?’ diye yanaşanlara nasıl açıklıyorsunuz? Zorlandığınız oluyor mu? Ne gibi sorularla karşılaşıyorsunuz?

Bence en zoru insanları bu ülkede savaş olduğuna ikna etmek. İkna diyorum, çünkü savaşın çoğunlukla dışarda, uzakta bir yerde olduğu gösteriliyor insanlara. Fakat savaş sadece silahlı güçlerin birbiriyle çatışmasından ibaret değil. Savaş mahallini terk etmek ya da savaş mahallinde olmamak savaşta olmadığımız anlamına gelmez demeye çalışıyorum genelde. Yaratılan bir diğer algı da savaşı devletlerin bitirebileceği, savaştan kaçıp gelen insanlara yalnızca devletin ya da uluslararası kuruluşların “yardım” edebileceği. Oysa savaşa karşı dayanışmak için aracı kurumlara ihtiyacımız yok, diyoruz. Diğer zor olan konu da yemeği sadaka olarak dağıtmadığımızı, hatta genel anlamda da dağıtmadığımızı anlatmakta. Bu da yine yaratılan kültürden ileri geliyor. İnsanlar zannediyorlar ki ancak birileri onlara gelip yemek verirse yemek yiyebilirler. Bizse onlara yemeği nasıl yaptığımızı, yiyeceklere nerden ulaştığımızı anlatarak ve onlarla yemeğimizi paylaşarak bir yandan bu kültürü de dönüştürmeye çalışıyoruz.

Bombalara Karşı Sofralar neden vegan bir etkinliktir?

Sömürü yalnızca insanların sömürülmesi demek değildir, aynı şekilde şiddet ve tahakküm de yalnızca insanların maruz kaldığı şeyler değildir. Biz bugün insan-olmayan hayvanların, toprağın, bitkilerin,  genel olarak tüm doğanın sömürüldüğü, şiddete uğradığı ve tahakkküm altına alındığı/alınmaya çalışıldığı bir sistemde yaşıyoruz. Dolayısıyla sofrada et tüketmek de başta küresel et endüstrisi olmakla birlikte kapitalizme, ama onun da ötesinde insan olmayan hayvanları birer meta olarak gören insan-merkezci dünya görüşüne katılmak, destek olmak, onları sürdürmek demektir. Tarım politikalarının tarımı da nasıl bir insan-olmayan hayvanların katliamı haline getirdiğini billiyorum fakat vegan beslenmenin sömürüye ve sömürüyü normalleştiren dünya-görüşüne karşı çıkmak için önemli bir adım olduğunu  düşünüyorum. Şehirde, özellikle de büyük şehirlerde alternatif tarım yapma olanağımız yok açıkçası, ama bir şekilde hayatımızı sürdürmek için beslenmemiz de gerekiyor. Bu sebeple katliama ve sömürüye en az şekilde ortak olarak, yani freegan ve vegan beslenmeye çağırıyoruz herkesi.

Sofranın sokaktaki etkinliği sırasında yan etkinlikler olarak örneğin İstanbul’da forumlar da düzenlendiğini biliyorum. İzmir’deki bir etkinlikte müzik dinletisi de olmuştu. “Enstrümanını kap gel” duyurusu ile. Yan etkinlikler olarak neler yaptınız şu ana kadar? Başka neler yapılabilir, diye düşünceleriniz var mı bundan sonraki sofralarda?

Vicdani Red Haftası’nda yaptığımız bir etkinlikti o. Sofradan bir gün önce de bir fotoğraf sergisi açmıştık. Ama polis sergi açılmasına izin vermedi ve toplamamızı istedi. Toplamayınca da sergiyi hazırlayanları gözaltına aldı. Bir başka sofrada da Ege Üniversite’sinde katledilen 13 köpeğin davası için broşür bastırıp yemeklerin yanında dağıtmıştık. Davaya katılım için çağrıda bulunmuştuk. Sofranın kendisi zaten halihazırda pek çok şeye bir “söz” söylemek gibi geliyor bana ama bunun yanında çeşitli atölyeler düzenlemek gibi Sofra haricinde bir araya gelebileceğimiz alanlar da yaratma derdindeyiz.

Bombalara Karşı Sofralar eylem grubu, ulaşabildiği her insana hangi konularda ilham vermeyi ister bu eylemliliklerle? Nasıl bakış açıları kazandırmayı? Harekete geçirip, neler yaptırmayı? Elbette bu soruya sayısız cevap çıkabilir ama ‘en basitinden şunları şunları bi’ düşündürtmek isteriz’ gibisinden akla ilk gelen temel örneklerle cevap makul bir kısalığa çekilebilir.

Ben sofra açmanın bir gruba ait olduğunu düşünmüyorum, bunu herkes kendi mahallesinde yapabilir. Örneğin İzmir’in her semtinde haftanın bir günü en az bir büyük pazar var ve buralarda insanlar bir araya gelip frigan ve vegan yemekler pişirebilirler ve paylaşabilirler. Bu yiyecek toplama, pişirme ve ardından yeme süresince nasıl ilişkilenecekleri, neler konuşacakları, bu konuşmalardan başka ne tür etkinlikler vs. üretecekleri ise tamamen onlara kalmış. Yani Sofra bir imkân olarak her şeye açık aslında. Ama en basit şekliyle, yani sadece sofraya bakan birine, bir karşılık ödemeden, sömürüyü en aza indirerek sağlıklı ve vegan/vejeteryan beslenilebileceğini gösterebiliyoruz.

Sofralar’ın İzmir grubu olarak, düzenli bir şekilde gerçekleştirdiğiniz bu sofraların periyodu ne kadar zamanda bir şeklinde? Altıncısı ne zaman, nerede? Altıncısı için insanlara çağrınız veya Bombalara Karşı Sofralar eylemleri için genel olarak çağrılarınız/duyurularınız nedir burayı okuyacak olanlara?

Sayımız az olduğundan Sofra’yı iki haftada bir açma kararı verdik. Elimizden geldiğince de bu düzeni tutturmaya çalışıyoruz şimdilik. Sayımız arttıkça daha sık sofra açar mıyız şu an bilemiyorum. Bu biraz istek ve çabayla alakalı bir şey. 6.’sını ise 17 Temmuz 2016 Pazar günü Alsancak - Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde açacağız. O soframızı da her zaman olduğu gibi o zamanki gündemle ilgili olarak bir temaya atfedeceğiz.

Son olarak eklemek istedikleriniz?

Dünyada bir milyardan fazla insanın aç olduğunu, bunun yanı sıra dünyanın yarısında açık açık savaşların ve katliamların yaşandığını hepimiz biliyoruz, yani hepimiz tanığız. Bu sebepten de neo-liberal sisteme, onun yarattığı tüketim ve israf kültürüne, savaşa, katliamlara ses çıkarmak, bunlara karşı bir şeyler yapmak ve yeni yaşam biçimleri geliştirmek, yeni bir kültür yaratmak zorundayız. Derdimiz, Bombalara karşı Sofralar’a daha fazla gönüllü toplamak değil, sadece yeni imkânların olduğunu daha fazla insana gösterebilmek. Röportajın için teşekkür ederim.