İnsan Hakları / Sosyal Hizmet

“Biz trans kadınlara hiçbir şey doğuştan verilmedi, her şey için savaştık”

Çarşamba, 3 Ağustos 2016

Seyhan Arman; 1980 Adana doğumlu. Oyunculuğa 1994 yılında tiyatro ile başladı.. Engin Alkan’ın yönettiği Islah Evi, Küskün Müzikal ve Huysuz isimli oyunlarda reji ekibinde çalıştı ve oyunculuk workshoplarına katıldı. But Kısa Film Yarışması ve Kadrajımda Pozitif Öyküler Kısa Film Yarışması’nda jüri üyeliği yaptı. Birçok sokak performansında ve excessinmoderation çağdaş dans performansında çalıştı. Çeşitli tiyatro dergileri ve web sitelerine yazılar yazıyor.

Merve Gezen’in yazıp yönettiği ve başrolünü, Seyhan Arman’ın oynadığı kısa film “Nerdesin Aşkım?”, Ocak ayında Boston’da Atlas Ödülleri Uluslararası Film Festivali’nde İnsan Hakları ödülü aldı ve 8-9 Nisan 2016 tarihlerinde düzenlenen Kanada Uluslararası Film Festivali’nde Yabancı Film kategorisinde yarıştı. Dünyanın dört bir tarafından katılan filmler arasında yer alan “Nerdesin Aşkım? ( Where are you, my love?) kısa filmi jüriden tam not alarak, 2016 Mükemmellik Ödülü’nün sahibi oldu.

Teslimiyet filmi ile 22. Ankara Uluslararası Film Festivali Seçici Kurul Oyunculuk Özel Ödülü alan oyuncu, oyunculuğun yanı sıra Mc-Queen Matmazel Coco karakterini canlandırıyor.

Arman bütün bunların yanı sıra insan hakları aktivisti ve sosyal dayanışma, yardımlaşma kampanyalarında yer alıyor. Arman’ı Trans Misafirhanesi ile dayanışma gecesinde, sokakta kalanlara çorba dağıtımı organizasyonunda veya 23 Nisan için çocuklara hediye alırken görmek mümkün. Arman’la bu kampanyaları, neler yaptığını, sosyal hizmetin boş bıraktığı alanları transların nasıl doldurduğunu konuştuk.

Trans kadınlar özellikle son dönemlerde dayanışma kampanyaları yapmaya başladı. Bu süreç nasıl başladı?

Bu kampanyalar bizim zaten yıllardır yaptığımız şeylerdi ama bu kadar görünür değildi. Trans kadınlar da aktivizm anlamında belki bu kadar görünür değildi. Trans kadınlar LGBTİ hareketinin en örgütlü kesimlerinden. Trans kadınlar bu kadar örgütlü olmasaydı LGBTİ hareketi bu noktada olamazdı. Örgütlülük sadece otellerde toplantı yapmak değil. Eskiden beri bir arkadaşımızın başına bir iş geldiğinde çok hızlı toplanıp müdahale ediyorduk. Biz örgütlenmeyi biraz kavganın içinde öğrendik. Son süreçte sadece biraz daha görünür olduk. Sonuçta yıllardır kendi cenazesini kendisi kaldıran bir topluluğuz.

Pembe Hayat’ın kendini var etmesi ve ortaya koymasından sonra özellikle LGBTİ aktivisti camia içinde kendimizi kabullendirdik. Biz bir yandan birçok dernekten de dışlandık. “Seyhan da bu kostümü giymesin”, “Harbiye’de çarka çıkanlar yürüyüşe gelmesin” gibi laflar da duyduk zamanında. Orada da kendimizi çoğu zaman kavga ve bazen tehditle var ettik.

Son dönemdeki yardımlaşma kampanyalarına dönersek; yardımları göstermemek gerekir normalde ama göstermeyince de kimse neler yaşandığını bilmiyor. Trans Misafirhanesi ile yardımlaşma ve dayanışma zirveye çıktı. Bir röportajda misafirhanenin parası olmadığını okuduğumda hemen kendi çevreme döndüm. Sanatçı arkadaşlarımdan, hocalarımdan misafirhanenin bir kısım kirasını topladım. O dönem ‘rencide olunmasın’ diye gizli kapaklı yaptım. Sadece kimin parasının nereye gittiğini o insanlara gösterdim.

Dayanışmak için yapılan Trans Gey Fashion Show’da da sunuculuk yaptın değil mi?

Trans Gey Fashion Show yapılacağı zaman bana sunuculuk teklif ettiler. Aslında ben bu tarz LGBTİ organizasyonlarını biraz amatör buluyorum. Yani daha iyisini yapabiliriz. Dünyadaki eğlence sektörünü elimizde tutuyoruz. Organizasyon sektörünü biz yönetiyoruz. Akıl ve emek isteyen her işi yapıyoruz ama kendi işlerimizi yapamıyoruz. Galiba orayı önemsemiyoruz. Biraz bu anaokul gösterisinden çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. Buradaydık biraz ama bir tık aştık. Tiyatro, yarışma veya her neyse en iyisini yapmak zorundayız. Seyircinin beklentisini karşılamak zorundayız. Trans Gey Fashion Show tam bunun bir örneği. İlk teklif geldiğinde ne yalan söyleyeyim kabul etmek istemedim. Üç beş yıldır hazırladığım, marka çalışması yaptığım Matmazel Coco olarak çağırdılar ve emin olamadım. Son bir hafta kala okey verdim. Boşa düştüm vaktim kaldı. Gittik konuşmaya. Programın detaylarını bayağı tartıştık. Genelde LGBTİ organizasyonlarında benle çalışanlar ilk başta benden nefret ediyorlar. En sonunda anlaşıyoruz. Öykü Ay ile didiştik, o da güvendi sağ olsun ve sonunda yaptık. Sonuçta beklenilenin çok üstünde, çok farklı bir iş yaptık. İnsanlar ortamdan etkilendi ki elbiseler bu tarz organizasyonlara göre yüksek rakamlara satıldı. İnandık birbirimize ve karşılığını aldık. Ondan sonra da insanlar ‘Biz de yapabiliriz’ demeye başladı. Bir sürü etkinlik oldu. Olmaya da devam edecek.

Bir yandan bu geceler Amerikan Devrim Kızları gecesi gibi geliyor bana. Nereden çıktı bu fikir?

Konsept anlamında benim bir dahlim yok. Bütün trans kadınlar model olduğumuz ve 24 yaşında olduğumuz için… (Gülüyor) Ayol bir ben 36 yaşındayım. Bir bakıyorum benden iki jenerasyon önceki kızlar 24 yaşında… Neyse, hepimizin bu modellik tribi olduğundan konsept biraz oradan çıkmıştır diye düşünüyorum. Biz bir sürü şeyi kazanmadık. En acı ve en eğlenceli olan yanımız kadınlığı, güzelliği, modelliği, insanlığı doğuştan kazanmamış olmamız. Biz bütün bunlar için savaş verdik. Paramız vardı yine de bir evde oturamıyorduk. Bunun için savaş verdik. Sevgili yapmak için savaş verdik. Modelsek de modelliğimiz için savaş verdik. Bence çok duygusal bir yerden çıkıyor bu konseptler. Biz cenazede bile gülen insanlar olduğumuz için bunu da öyle anlatıyoruz ama çok duygusal… Modelsek, model gecesi yapalım.

“Kendi cenazeni kaldırmak”… Bir yandan güçlendirici bir şey olduğunu söyledin ama kötü yanı da yok mu kendi cenazeni kendin kaldırmak zorunda kalmanın?

Aslında hayat herkes için böyle. Herkes kendi söküğünü kendisi dikiyor. Bizimkisi aykırı geliyor. Var oluşumuz ters geliyor. Bir yandan sürekli şükrediyorum kendi adıma. Kız yaşlanıyorum mu ne? Ama çok sevdiğim bir söz var bir tiyatro oyunundan: Düştüğüm nehri ben seçmedim ama tutunduğum dalı seçtim. Biz translar da biraz böyleyiz. Kendi adıma bana çizilen bir yol vardı ve ben bu yoldan çıktım. İstediğim yola girdim. Bizi güçlü kılan şey kendi cenazemizi kaldırmak. Yaşantımızı çok ajite etmeyi sevmiyorum. Biyolojik bir kadın olup hiç sevmediğim, sevemeyeceğim bir adamla zorla evlendirilip ömür çürütmekten çok daha iyi trans kadın olmak. Öldürülmemiz bile daha iyi geliyor bana saklanmaktan. Kendin olarak ölüyorsun çünkü.

Kendi söküğünü kendin dikmek iyi hoş da mesela bu yardımlaşma ve dayanışma kampanyalarının karşılamaya çalıştığı ihtiyaçları devletin zaten karşılıyor olması gerekmez mi sence?

Bütün bunları yapması gerekir elbette ama bir yandan da devlet kim ki? Biziz. Biz ne yapıyoruz? Bu ülkede yaşayan hepimiz oturuyoruz ve devletin neyi yapmadığını Facebook’ta bizi zaten like’lamış arkadaşlarımıza söylüyoruz. Seni seven insanların içinde laf söylemenin bir faydası yok. Bu devleti bütün karakteriyle, ırkçılığıyla, ayrımcılığıyla biz oluşturuyorsak değiştirmek de bizim elimizde. Hata biraz da bizde ve bunu kabullenmek gerekiyor. Bir yandan da dibine batmadan çıkış yok. Trans kadınlarda da böyle mesela. “Dernekler hiçbir şey yapmıyor” diyen translar var. O dernekler olmasa biz bu dayanışma kampanyalarını nasıl yapacağız? Dernek de yine biziz. Mesela seks işçiliği yapan trans kadınlar kabahatler kanunu ile ilgili ilk ceza kesildiğinde ses çıkarmıyordu, cezalar birikince ses çıkarmaya başladılar. Oysaki dernekler en baştan sürece dahil olmaya ve ceza kesen kurumla savamaya başlamışlardı. Ceza kesmeler derneklerin ve bazı aktivistlerin mücadelesi sonrası bittiğinde; en azından gündüz, bakkalda, manavda vs kesilmediğinde kızlar yeniden kendi kabuğuna çekildi. Bu da doğru değil. Sonra dernekler bir şey yapmıyor. Sen kendin için ne yapıyorsun ki?

Trans Misafirhanesi dışında da farklı sosyal dayanışma kampanyalarında yer aldın. Onlardan da bahseder misin?

Ayşe Tükrükçü’yü az çok tanıyordum. Sokakta karşılaştığımızda bana sokaktaki insanlara 120 TL masrafla çorba dağıttıklarını söyledi. Ben de hemen dahil olmak istedim. Boysan, Zeliş ve Mert için dağıttık. Hâlâ devam ediyor çorba dağıtımı.

Bu tarz yardımlaşma kampanyalarında her şeyi şeffaf yürütmeye çalışıyorum. Bana parasını verenlere ya belge ya da bir video gönderiyorum özelden. Birkaç kez süreçten haberdar ediyorum ve bu bir güven yaratıyor. İyilik çorbayı içen için de, dağıtan için de dağıttıran için de, para veren için de geçerli.

Geçen de Diyarbakır’daki öğrenciler için 23 Nisan hediyesi hazırladık. Ben çocukken biri bana bir kutu hediye verse her dara düştüğümde bu dünyada iyiliğin olduğunu hatırlardım. 45 kutu yaptık ve onları gönderdik. Öte yandan bu tarz kampanyalarla insanlar kendi yaşadıkları travmaları tamir edebiliyor.

Trans Misafirhanesi ve Dilek İnce Giysi Bankası gibi girişimler belli ihtiyaçlardan doğdu. Peki sence şu anda genellersek trans kadınların en büyük ihtiyacı nedir? Şu olsa rahat nefes alırız dediğin bir şey var mı?

En temel ihtiyaç adınla çağrılmak. Meselenin adını koymak. Trans nedir? Eşcinsel nedir? Bunlar arasındaki fark nedir? Önce kendi adını koymak lazım. Temel meselelere dair bizim de kendi içimizde bilinçlenmemiz gerekiyor. Sistem bize kadınsın, erkeksin, eşcinselsin şöyle olmalısın diyor. Sanki “erkekliğini yapamamış” erkekler var: eşcinseller. Onların rezilleri: feminenler. En rezilleri ise: dönmeler. Bu algı bazen bizde de oluyor. Biz de bu toplumun parçasıyız ve bu algıdan kurtulmamız da zaman ve çaba istiyor. Yedi sekiz yıldır trans kapasite geliştirme eğitimi yapmamız gerektiğini söylüyorum. Mesela Teslimiyet filmini çekerken Buse’nin oynadığı karakter beni okşamaya başladığında iğrenç geldi. “Ben bunu nasıl anneme anlatacağım” dedim. Trans kadınların biseksüel olabileceği fikri o zaman yoktu bende. Ama şimdi anneme üç cinsel yönelim var; trans olmak başka bir şey; trans kadınlar da biseksüel, heteroseksüel ve eşcinsel olabilir diye meseleyi anlatabilirim. Bu beni kurtardı. İnsanız, gelişiyoruz ve birbirimizi de geliştirmemiz gerekiyor.  

*Bu söyleşi ilk olarak Kaos GL dergisinin “Sosyal Hizmet” dosya konulu 148. sayısında yayınlanmıştır.