Gökkuşağı Forumu

Darbelenen hayatların küçük hikâyesi

Pazartesi, 15 Ağustos 2016

Büyük ölçek yaşamaya alıştırdılar bizi. Makro politikalar, “üç tanesi şu kadar fiyata”lar, son kullanma tarihli aşklar. Epey de izleyici olmaya razı geldik. Topluca günah keçileri bulmaya, havalı analizler yapmaya.

Küçük hayatlar sessizce aktı o meyanda. Küçük hayatların boğaz yırtan çığlıkları vardı. Kaçımız duydu bilemedim. Bende kalanları yamalı bir örtü gibi birbirine teyellemekten ve önünüze sermekten ötesini de bilemediğim gibi. Umut dünyası işte. İnsansın, kalpten kalbe bir yola muhtaçsın.

Geçtiğimiz hafta İstanbul’da Suriyeli bir mülteci öldürüldü. Hani şu son zamanların gözde aşağılanma unsuru olarak kullanılan mültecilerden biri. Muhammed Wisam Sankari, Suriyeli eşcinsel bir mülteciydi. Bir yıldır yaşadığı ve muhtemel her gün bir şekilde öldüğü İstanbul’da, insan eliyle kurulu cehennem ne demeye gelir, onu tattı. Sadece haberi yapmakla kalmayan, o hayatı, o ölümü sahiplenen Yıldız Tar şöyle anlatıyordu Wisam’a reva görülenleri: “Suriyeli eşcinsel mülteci Muhammed Wisam Sankari, 23 Temmuz gecesi Aksaray’daki evinden çıktı. 25 Temmuz’da İstanbul Yenikapı’da ölü bulundu. Kafası kesilen ve bedeni tanınmaz hale gelen Wisam’ı öldürenler henüz yakalanmadı. Daha önce tehdit edilen, kalabalık bir erkek grubu tarafından kaçırılan, tecavüze uğrayan Wisam hayatı tehlike altında olduğu için mülteci olarak başka bir ülkeye gitmeye çalışıyordu…”

Kimseye bir şey lütfetmiyor burası. Mülteciler dahil çoklarının gidesi var, bu hele bir biline. Hani vatandaşı olarak her gün türlü şekil yalanla aşağılandığımız, muhalifsek, kendimizce, doğrumuzca yaşamaya niyetliysek en çok korkmayı ve buna rağmen devam etmeyi öğrenmek zorunda bırakıldığımız bir ülkedeyiz. Wisam’ın ev arkadaşları Rayan, “Bundan beş ay önce de Fatih civarında bir grup Wisam’ı kaçırdı. Arabayla ormanlık bir yere götürdüler, dövdüler, tecavüz ettiler. Öldüreceklerdi hatta ama Wisam kendini yola atarak canını kurtardı. Şikâyet ettik Emniyet’e ama hiçbir şey çıkmadı” demiş. Artık bu bilgiyle yaşıyoruz. Öğrendiğimiz her şey içten içe bildiklerimizin teyidi aslında. Bu ağırlığa bizde kader diyorlar.

Diğer ev arkadaşı Görkem’i dinleyin: “Sığınmacı ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği’ne (SGDD-ASAM) gittik. Bizi Fatih Emniyet Müdürlüğü’ne yönlendirdiler. Emniyet’e nasıl gideceğimizi, ne diyeceğimizi bile bilmiyorduk ki. Pazar akşamı polis aradı bizi. Rayan’la birlikte Yenikapı’ya gittik. Wisam’ı vahşice kesmişler. Öyle bir vahşilik ki içinde iki bıçak kırılmış. Kafasını kesmişler. Bedeninin üst kısmı tanınmaz haldeydi, iç organları dışarı çıkmıştı. Giydiği pantolondan tanıyabildik arkadaşımızı.”

Can alıcı soruyu da arkadaşı Diya sorsun: “Ben de daha önce 2 kez kaçırılmıştım. Çerkezköy’de bıraktılar beni eve zor döndüm bir seferinde. BM’ye gittim kimliğim için ona bile cevap gelmedi. Suriyeli ya da Türkiyeli fark etmez, eşcinselsen herkesin hedefindesin. Senden seks istiyorlar, istemeyince peşine takılıyorlar. Kimliğim bile yok, kim beni niye korusun?”

Ne güzel ne acı bir şekilde çözmüş düzeni Diya değil mi? Bazı olmaklıklar baştan ölüm fermanın sanki. Ve biz birbirimizi gözümüzden tanırız. Hayvan gibi kokumuzu alırız.

Cesaret, onur ve bazı insanlar

Hani şimdi yine sürek avlarının en gözde olduğu zamanlar ya, demokrasi şölenlerinin ya Allah bismillah’lı, mehter marşlı gümbürtüsüne kurban gidecek birkaç yaşamı buraya teyellemeye devam edesim var. Hırsla, iğneyi sadece kendi parmaklarıma batıra batıra. Çünkü gönlüm ayrı ayrı görülmelerine, bir anda havada patlayan sabun balonu olmalarına razı değil. Onlara reva görülenlere razı değil. Bir de cesaret ve onurlarına dair bir hak teslimi ihtiyacı hissediyorum. 

Bu da Umut’la Ramazan’ın hikâyesi. İsmail Saymaz’ın savcı Ferhat Sarıkaya’nın icraatlarına ilişkin haberinin içinden fışkıran hikâyeleri… Emekli albay babanın oğlu Umut Göktuğ S. ve sevgilisi Ramazan Kalkan birbirine tutuldu. Birbirini göze aldı. Devamını dinleyelim: “Umut Göktuğ’un Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’ndan emekli olan babası Albay S.S. bu gizli aşkı öğrendiğinde, oğluna silah doğrultup ‘Seni öldürürüm!’ dedi. Ramazan’la görüşmesin diye oğlunu evde hapsetti. Ardından Umut Göktuğ’u Amasya’nın Taşova ilçesindeki kardeşi C.S.’nin yanına gönderdi. Umut Göktuğ, üç hafta alıkonulduğu o evde amcası tarafından da ölümle tehdit edildi. Üç hafta sonunda Umut Göktuğ, bir fırsatını bulup Ankara’ya kaçtı, sevgilisi Ramazan’a sığındı. Kavuştuklarında Ramazan’ı korku içinde buldu. Çünkü Albay S.S., Ramazan’ı da ölümle tehdit etmişti. Nihayet Umut Göktuğ, 2 Ocak 2013’te Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak, babası hakkında şikâyetçi oldu ve koruma istedi. ‘Aile içi şiddete uğradığı’ gerekçesiyle Umut Göktuğ’a altı ay süreyle ‘çağrı üzerine koruma’ verildi. Umut Göktuğ’un baba ve amcalarına eve yaklaşma yasağı getirildi.”

Ama biz bu ülkeyi buluyorsak hiç rahatlamadık bu korumayla değil mi? Nitekim 23 Şubat 2013’te Dikmen’deki evlerine dönerken, baba ve amcanın evin kapısında olduğunu öğrenmiş iki sevgili. Ve polisler ‘Geliyoruz’ demiş. Burada bir kez daha titredim. Polis sizce gelmiş mi? Bazı sorular sadece retoriktir. 

Sekiz saldırgan, ölesiye dövmüş Umut’la Ramazan’ı. Akabinde Umut Göktuğ’un ailesi, 26 Şubat 2013’te oğullarının akıl sağlığının yerinde olmadığını belirterek, vasi tayini istemiş. Samsun, Taşova ve en son GATA’ya götürülen Umut, bir fırsatını bulup Ramazan’ı arayarak, “Beni kurtarın!” demiş. Elbette o polisler hiç harekete geçmemiş, kimse saldırganların peşine düşmemiş. 

Devamı şöyle hikâyenin: “Ramazan, bir daha Umut Göktuğ’a kavuşamadı. Ardından erkek kıyafetlerini çıkardı, kadın kıyafetlerini giydi. Hoşdere’de seks işçiliği yaparak, hayatını sürdürmeye çalıştı. Olmadı; tutunamadı. Bir yıl sonra, Mart 2014’te adını ‘Figen’ olarak değiştirdi. Artık Ankara’da kalamadığı için Mersin’e yerleşti; ‘işine’ burada devam etti. Hayatındaki ikinci en ağır darbeyi, 13 Mayıs 2014’te Manisa Soma’da meydana gelen maden kazasında aldı. Kardeşi İsmail, madende can veren 301 işçiden biriydi. Korktuğu için kardeşinin cenazesine gidemedi. İsmail’den sonra annesi Haskadın hayatına son verdi. Ramazan, yeni adıyla Figen, bu acıyı sadece transseksüel arkadaşlarıyla paylaşabiliyordu. Üyesi olduğu Mersin 7 Renk Derneği’nde, eşcinsellerin hakları için mücadele verirken, gece ‘çarka’ çıkmak zorunda kalıyordu. Ancak devlet yakasını bırakmıyordu. İsmet İnönü Bulvarı’nda, 21 Temmuz 2014’te, yedi trans arkadaşlarıyla sohbet ettikleri sırada polislerce dövülüp yerlerde sürüklendiler. O gecenin sabahında yüzü tanınmaz hale gelmişti. Sevgilisi Umut Göktuğ’dan, kardeşi İsmail’den, anası Haskadın’dan ve nihayet yediği bütün sillelerden sonra bu dünyada tutunacak takati kalmamıştı. Ve 24 Ağustos 2014 gecesi Mersin’de, sahile yürüyüp kendisini denize bıraktı. Cenazesini Kütahya’daki köyüne defnettiler…”

Hadi canınız acısın biraz daha. Elinizdeki resme biraz daha yakından bakmayı deneyin. Öyle ya, bizim gözümüzü kaçırdığımız hayatları yaşayacak, bu hayatlarda ölecek cesareti ve onuru olan insanlar var bu dünyada. Hani şu hak teslimi dediğim şey.

Ah almak

Sözü Pembe Hayat Yönetim Kurulu Başkanı Buse Kılıçkaya alsın: “Bu dosya için bana geldiğinde, Figen ne yapacağını bilmiyordu. Pembe Hayat’ın o dönem avukatı olan Ahmet Toköz ile birlikte davayı sahiplendik. Ahmet dava sürecini adım adım takip etti. Koruma kararı çıkarıldı. Figen, kendi başına ne gelirse gelsin sevgilisi Umut’a zarar gelmesinden korkuyordu. Sürekli telefonla ölüm tehditleri alıyordu. Durmadık, bu dava için LGBTİ örgütlerine dava sürecini anlattık. O dönem, CHP milletvekili olan Binnaz Toprak’a durumu anlattık.

Figen ve sevgilisi Umut evlerine girerken saldırıya uğradılar. Umut o gün, emekli komutan olan babası ve emniyet müdürü olan amcası tarafından apar topar kaçırıldı. Figen ise darp edildi ve ağır bir şekilde yaralandı. Yine karakolda ifade verildi fakat şaşırtıcı bir şekilde Ayrancı Karakolu da dosyadan haberi varmış gibi davranıyordu.

Umut kaçırıldığı yerden, ailesinden gizli telefon açarak Figen’e ulaştı ‘Beni kurtarın’ diyordu. Biz yine harekete geçerek Umut’un can güvenliğinin tehdit altında olduğuna dair başvuruda bulunduk. Dönemin emniyet müdürü ve İçişleri Bakanı’na telefonlar açtık. O dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler benim özel telefonumu arayarak dosyanın takipçisi olacaklarını söylemesi de bizi çok şaşırtmıştı. Sonrasında Umut telefonla Figen’i arayıp iyi olduğunu belirtmişti. Dava devam ederken karşı taraf da soruşturma başlatılmasını talep etmiş ve mağdur olan kişilere soruşturma açılmıştı. Figen’in bir şirketi vardı. Bu dosya kamuoyu tarafından bilinen bir dosya haline dönüştüğü için Figen ile çalışan insanlar işlerini çekmeye başladılar ve Figen şirketini kapatmak zorunda kaldı.”

O dönem Pembe Hayat’ın yönetim kurulu üyesi olarak seçilen Figen, kendi derdinin mağduru olmayı değil dertlerin dermanı olmayı seçmiş biri. İlk iş olarak Pembe Hayat, Kırmızı Şemsiye ve Kuirfest isimlerinin patentini almış. Sonra yanında çalıştığı avukata da zarar vereceğini düşünerek işten ayrılıp seks işçiliği yapmaya başlamış. Buse, Darwin kanunlu hayatımızın acı sillesini vuruyor bu noktada yüzümüze: “Bazı kendini bilmez sözde seks işçileri aktivistleri yüzünden Ankara’da barındırılmadı. ‘Burada çalışmayacaksın’ diye tehditler edildi. Evi polisler tarafından basıldı. Gani ile birlikte yaşamaya başladı. Sonunda Ankara’daki sözde trans seks işçisi aktivistlerinin baskısına dayanamayarak Mersin Yedi Renk Derneği’nin Başkanı Yağmur Arıcan ile konuşup oraya yerleşti. Mersin Yedi Renk’te aktivizme devam etti. Yağmur, elinden gelen desteği gösterdi. Bir gün bir haber geldi ve Figen intihar etmişti…”

Denize yürüyen o kadının ardından Buse’nin dediğidir: “Bütün ahların umarım teker teker tutar Figen…”

Tutmalı o ahlar. Zira hayat bunlar olmamışçasına devam edemez. Yıldız Tar’ın bir iki gün sonraki haberinde tam da Mersin’de tekbir getiren bir grubun saldırısına uğrayan trans kadın Melisa’nın hikâyesi çıkıyordu karşımıza zira. Polis, saldırganların elindeki bıçağı rögar kapağına atmakla yetinmiş, Melisa’nın ifadesini bile almamıştı. 

Mersin 7 Renk LGBTİ Dayanışma Derneği’nden Yağmur Arıcan bir hayat akdi sunuyor aslında: “Saldırıda polisin işbirliği net bir şekilde görülüyor. Hastanenin transfobisi görülüyor. Melisa’yı müşahede altına almadan eve gönderiyorlar. Polis hiçbir işlem yapmıyor. Davayı üstlendik. Avukatımız ilgilenecek. Hem polise hem saldırganlara hem da hastaneye dava açacağız.”

O davaları da bu hayatı da Figen’in ahları izliyor olacak. Didem Madak’ın ahlarıdır onlar:

Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
‘İnsan unutandır
ve insan unutulmaya mahkûm olandır.’
Tanrı şöyle derdi o zaman:
Ah!

Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta.

Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
Yalnızca iki harfini öğrendim:
A
H!

Vasiyetimdir:
Bin ahımın hakkı toprağa kalsın...