Gökkuşağı Forumu

Bizi ‘Adam gibi Madonna’ paklar!

Çarşamba, 19 Ekim 2016

“Kürk Mantolu Madonna” hadisesini, ne “Adam- Madam” bahsinden, ne Ahmet Çakar-Rasim Ozan şaheseri “Adam mısın!” filminden, ne de “Ezidiler, bak size söylüyorum, Hristiyan demedik, kapımızı açtık size”den bağımsız, bağlantısız, bağlaçsız ele almak mümkün…

Bunlar, aynı kaba doldurulması gereken çıktıları “Yeni Türkiye”mizin…

Daha mebzul miktarda çıktı var ve bir kısmını aşağıda dökeceğiz. Ama önce bir tatlı dipnot düşmek isterim!..

Kaderin cilvesine bakın: Beren Saat’in başrolünü, Ece Yörenç’in senaryosunu üstlendiği Sabahattin Ali’nin abide eseri Kürk Mantolu Madonna’nın film uyarlamasını şarkıcı Madonna’nın hayatının, aşklarının, ilişkilerinin anlatılacağı bir yapım sanan Funda Özkalyoncuoğlu’nu ekranda ilk fark edip değerlendirmem de Rasim Ozan eşliğinde olmuştu.

Beş yıl önce Star’da “Yerden Göğe” adlı “pop-politik” bir magazinel tartışma programının sunucuları olarak bir aradaydı ikisi. Berna Laçin de vardı.

O dönem Radikal’de bir analiz kaleme almıştım.

İçerik de format da hiçbir şey, “kakofoni” her şey demişim program için… Ve herkesin aynı anda konuştuğu, kimsenin kimseyi dinlemediği, herkesin kendini “göstermeye” çalıştığı bu fecaate ilişkin yazıma “Yerden göğe kakofoni” başlığını atmışım.

Rasim de, Funda Hanım da sağ olsunlar akan zaman içinde bu başlığı memleket sathına şamil kılacak başka işlere de bol bol imza attılar.

Türkiye, yerden göğe “kakofoni” bugün…

Ama elbette bu noktaya gelinmesini yalnızca bu iki muhterem insanın marifetiymiş gibi görmek ve göstermek diğer pek çok katkı sahibine haksızlık olur.

Bunun yanı sıra, kendimize ve tarihimize de haksızlık olur.

Çorbada hepimizin tuzu var.

Mesela popüler kültürümüzün “Primadonnası” Hülya Avşar, rahmetli Duygu Asena’dan başlayarak bu memlekette kalem, yazın ve düşünce erbabı insanlarla girdiği polemikler içerisinde kamuoyuna ne demişti, hatırlayalım:

“Ben bir tek aydın bilirim, o da 09 Aydın!..”

Bu, “Kürk Mantolu Madonna’yı şarkıcı Madonna bilirim”in müjdecisidir!..

Türkiye’de, evet, varlığı inkâr edilemeyecek “aydın seçkinciliği”nden intikam, düşünceye, sanata, edebiyata, topyekûn yazılı kültüre düşmanlık ve nefreti dışa vuran lümpen bir “anti-entelektüelizm”le alındı.

Aydının, entelektüelin etkisi ve saygınlığı sıfırlandı, lümpenin ve “entertainer”ın (“eğlendirici”) forsundan geçilmez oldu.

Şimdi söz konusu olansa entelektüel birikim ve duyarlılığa kibrin, kendini beğenmişliğin, başkalarını küçük görmenin işareti diye bakıp aslında “yazılı kültür”e antipati ve reddiye.

Esas sorun bu…

Hiç kuşkusuz görsel kültür çağı, sadece Türkiye’de değil tüm dünyada insanlığın kitapla, okumayla, “yazın”la ilişkisini dönüştürdü. Kafa yoran değil, seyrin zevkinde “yorma-kafanı” telkinine açık bir insan profilini öne çıkardı.

Ama Batı’da yüzyıllara yayılan yazılı kültür döneminin, orada görsel kültür aşamasında bir altyapı oluşturmuş olması çok önemli bir “sigorta”dır.

O yüzden yazın (edebiyat) karşısında ilgisizlik, sevgisizlik, ona yönelik seviyesizlik ve de ondan acınası derecede bîhaberlik, bizdeki kadar, en son “Kürk Mantolu Madonna” örneğinde olduğu gibi tüy dikme noktalarına hiçbir zaman varmamıştır.

Türkiye, sözlü kültürden görsel kültüre sıçramış bir toplumdur.

Bizim ahım şahım bir yazılı kültür evremiz yok tarihimizde… Oysaki Batı’da matbaanın kitleselleşmesiyle birlikte 16’ncı yüzyıldan 20’nci yüzyılın ortalarına kadar matbu ürünler (kitap, dergi, gazete), popüler kültürün de en belirleyici unsurlarıdır.

Söz gelimi bugün karşımızda “Batı Klasikleri” diye birer tuğla gibi duran romanların yazıldıkları dönemlerdeki etkileri öyle zannedildiği gibi elit kesimle sınırlı değildi.

Balzac’ı, Zola’yı, Dostoyevski’yi, Dickens’ı halk da okurdu. O yüzden Dickens, 19’uncu yüzyılda ilk kez gemi ile Amerika’nın kıyısına yaklaştığında bir insan seli çığlıklarla karşıladı onu.

Tıpkı bugün Madonna için toplananların yaptığı gibi…

Bizde ise Kürk Mantolu Madonna’yı yazan için, bırakın böyle kalabalıkların toplanmasını, mahpusluğun ve ölümün zifiri karanlığını topladılar. Aynen bugün onun ardılı olan Aslı Erdoğan’a yaptıkları şekilde!..

Dolayısıyla tıpkı beş yıl önceki “Yerden Göğe” gibi kakofonik akışa sahip TV 8’deki “Aramızda Kalmasın” programında da Sabahattin Ali’nin kitabına dair şu duyduklarımızda çok yadırganacak bir şey yok:

“Hayır, ben de diyorum ki Funda, nasııı…, atıyorum, kitabın içeriği nasıı?.. Nası bi konusu var, ağlak mı, sonu nası bitiyo; sonunu tabi ki söyleme de!..”

Bizim yazılı kültür evremiz yoktur.

O yüzden kitaba yabancılık ve kitaptan korku, onun karşısında ezilmenin savunma mekanizması olarak nefretle karışık vahim bir küçümsemeye kırılır bizde... Ve bu küçümsemeye kitabın hem politik hem de popüler kültür bağlamında etkisinin azaldığı “görsellik” çığırının iyi bir bahane ürettiği söylenebilir.

O yüzden eskiden kitap karşısında ondan ürkse bile saygı duyan kitle, şimdi ondan nefretini pervasızca dışa vurabiliyor.

O yüzden sosyoloji okumaya gelen öğrenci, ders yönergesindeki kitap listesini görünce zavallı bir pervasızlıkla “Benim kitap okumayla aram yok, n’olcak şimdi” diye sorabiliyor.

O yüzden Psikolojik Danışma ve Rehberlik bölümüne “rehber öğretmen” olmak için gelen öğrenci, “Ben kitap okumanın yararına inanmıyorum” diyebiliyor.

O yüzden “edeb’iyat”çının hapse tıkıldığı bu ülkede “Adam gibi ölmek var, madam gibi ölmek var” diye en üst perdeden sesler yükselebiliyor.

O yüzden Ezidileri Hristiyan sanan bir cumhurbaşkanı var.

Ve o yüzden, Kürk Mantolu Madonna’yı şarkıcı Madonna sanmışsınız, çok mu?! (Cumhuriyet)