Yaşam / Ekoloji

Yılgın bir vegan aktivistin serzenişleri

Çarşamba, 26 Ekim 2016
Haber: Kaos GL

“Hayvan özgürlüğü feminist bir tasavvurdur”: Yılgın bir vegan aktivistin serzenişleri…

Mehmet Emin “Memin” Boyacıoğlu, Kaos GL dergisinin “Queer Çalışmaları” dosya konulu 149. sayısına yazdı.

“Vegan olmak çok zor değil mi?” en sık duyduğum sorulardan biri. Evet, zor. Zor, çünkü hayvan sömürüsünün hayatın her alanına derinlemesine sirayet etmiş olduğu bir düzende yaşıyoruz. Türcülük toplum tarafından o denli içselleştirilmiş ki onu reddedince tuhaf (kuir) olan biz oluyoruz. Baskıcı toplumsal normları reddeden diğer birçok kesim gibi patolojik yaftası yiyor, sanki sorun bizdeymiş gibi muamele görüyoruz. Halbuki asıl sorunlu olan kudretin meşruiyet sağladığı (might makes right), güçlünün güçsüzü ezdiği, bunun normalleştirildiği ve buna itiraz edenlerin yadırgandığı toplum. Bir şeylerin binyıllardır böyle süregelmiş olması ya da ezici bir çoğunluğun bunlar üzerinde mutabık olması geçerli bir meşruiyet zemini değildir. Sanırım bunu en iyi anlayabilecek kesim de kendini daima bir azınlık olarak bulanlar ve onların müttefikleridir. Dolayısıyla bu yazının veganlar ve hayvan özgürlüğü aktivistleri ile özdeşlik kurabilecek bir kesime ulaşacağını, okuyanların yaklaşımlarını ve gündelik pratiklerini değiştirmeye karar vermesine vesile olabileceğini umuyorum.

“Eee, ne yiyorsun peki?”

Vegan olmanın birçok açıdan zor olduğunu söyleyebilirim; ancak ortalama bir hepçilin ilk aklına gelen vegan yiyecek bulmanın zorluğu olduğu için “Zor değil mi?” derken kastedilen de bu oluyor. Öncelikle bu sorunun başlı başına ne kadar insan merkezci olduğunun altını çizmeyi elzem görüyorum. Milyarlarca hayvanın durmaksızın dayanılmaz istismar biçimlerine maruz bırakılıp katledildiği bir dünyada akla ilk gelen hâlâ insanın tüketim tercihlerine dair yaşadığı zorluk oluyor. Evet, belki tüketmekte bir beis görmediğimiz ürünlere erişimimizde zorluklarla karşılaşıyor olabiliriz, ama emin olun ki bu tüketmeyi reddettiğimiz ürünlerin ardında yatan zulüm ile kıyaslanamayacak kadar önemsiz. Bu dünyada zor olan inek olmak, tavuk olmak; vegan olmak değil. Zaten biz de kendi rahatımız için değil, diğer hayvanların kendilerinden esirgenen haklara kavuşabilmesi için vegan oluyoruz. Bizim rahatımızdan çok daha önemli şeyler var; başkalarının özgürlükleri, mutlulukları, canları gibi...

Ne yediğimiz konusuna gelince... Topraktan gelen her şeyi yiyoruz. Sebzeler, meyveler, tahıllar, baklagiller saymakla bitmez. Özellikle Trakya, Anadolu, Mezopotamya gibi zengin iklim ve verimli toprak çeşitliliğine sahip diyarlarda insanların aklına yiyecek bitki gelmemesine hem şaşırıyor hem üzülüyorum. Dengeli, sağlıklı, çeşitli, lezzetli, doyurucu ve besleyici sofralar için ihtiyacımız olan birçok bitkiyi kendi mahallelerimizde yetiştirmemiz, eksik kalanları da civar illerden temin etmemiz mümkün. Ancak evladı olduğumuz doğayla bağımızın koptuğu, ayağımızın altındaki toprağa yabancılaştığımız, yaşamın bize ticari bir meta olarak sunulmasına isyan dahi etmediğimiz bu düzende fast-food kültürünün içine gömülmekten kurtulamıyoruz. Halbuki yemek yapmayı bilmiyorsak (ki bu bir yetişkin için ne büyük bir ayıptır!) ya da yoğun çalışma tempomuzdan dolayı buna vakit ya da emek ayıramıyorsak bile vegan seçenekler sanıldığı kadar az değil. “Zeytinyağlılar” gibi bir külliyatın olduğu mutfağımızda aslında kendiliğinden vegan olan ya da kolaylıkla vegan yapılabilen birçok yemeği esnaf lokantalarında rahatlıkla bulabiliyoruz. Pilav, çiğköfte, gözleme, pide gibi birçok seçeneği “Hangi yağı kullanıyorsunuz?” ya da “İçinde bulyon var mı?” gibi birkaç basit soru sorduktan sonra ısmarlayabiliyoruz. Cebimizde bir elma, çantamızda biraz kuruyemiş taşımak ya da bir simit almak da hiç zor değil. Sıraladıklarımın pratik olduğu kadar hesaplı olması da tesadüf değil. Vegan olmak için zengin olmaya, tofu, tempeh, seitan, soya sütü gibi (maliyeti çok düşük olmasına rağmen veganlığın bir burjuva hevesi olarak görülmesi sebebiyle bize fahiş fiyatlara satılan) ürünler tüketmeye ya da elit restoranların kapısını aşındırmaya hiç ihtiyacımız yok. Beslenme alışkanlıklarımızı pek de değiştirmeyip hayvansal ürünlerin yerine bitkisel alternatiflerini koymak istiyorsak da kendin-yap (DIY: do-it-yourself) ilkesiyle vegan omlet, süt, peynir, yoğurt, dondurma, pasta gibi şeyleri evde pek ucuza üretmek mümkün. Bunların hepsi bir Google aramasına bakıyor.

“Vegan ürün bulmak zor.” derken bu zorluğun sebebini de düşünmek ve kendi sorumluluğumuzu idrak etmek de gerek. Piyasası arz-talep dengesiyle şekillenen kapitalist bir düzende yaşıyoruz. Dolayısıyla tüketiciler olarak önemli bir güce sahibiz. Eğer menülerin “ana yemekler” kısmında bırakın vegan olmayı etsiz ürün dahi bulamıyorsak bu biz bitkisel gıdaları yeteri kadar talep etmediğimiz içindir. Biz ne kadar vegan ürün talep edersek o kadar vegan ürün arzı olur. Biz şampuanlarımızın tavşanların gözlerini kör etmesine isyan edersek firmalar hayvan deneylerinden vazgeçer. Biz hayvanların alınıp satılamayacağını, tutsaklık ve işkencenin eğlence olmadığını yüksek bir sesle dile getirirsek pet-shop, hayvanat bahçesi gibi ticari kurumlar kâr edemeyip kapanır, sirkler programlarından hayvan eziyetini çıkarır. Vegan kafeler açılır (happycow.net); üniversite yemekhaneleri öğrencilerin taleplerine göre yemek çıkarır. Bütün bunlar zaten yavaş ama istikrarlı bir şekilde vuku buluyor. Hızlandırmak içinse daha fazlamızın harekete geçmesi gerekiyor.

“Bu da benim kişisel tercihim. Bedenime ne alacağıma kendim karar veririm.”

Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu bir dünyada “kişisel tercih” söylemini en hafif tabirle naif buluyorum. Tükettiğimiz her yudum Coca Cola ile Hindistan köylerinde bir su kuyusunun daha kurutulmasına, doğada binyıllarca çözünmeyecek atıklar imal edilmesine ortak oluyoruz örneğin. (Ha bu arada Coca Cola vegan... Aynı kakao, kahve, kauçuk ve diğer yüksek insan sömürüsü içeren ürünler gibi...) Verdiğimiz tüm kararların bizim dışımızda (insanlar, hayvanlar ve gezegen için) sonuçları oluyor. Dolayısıyla kişisel tercih olduğunu iddia ettiklerimiz aslında politik kararlar. Siyasetten hazzetmediğini söyleyenlerimiz dahil hepimiz politik birer özneyiz. Bundan kaçış yok. Dolayısıyla “kişisel tercih” söylemi de bir inkâr yöntemi, kendimizi duyarsızlaştırma aracı ya da bencilliğimize ve umursamazlığımıza bulduğumuz bir bahane olmanın ötesine geçemiyor. Keza, veganlara “Bana ne yapıp yapamayacağımı söyleyemezsin!” diye sinirlenen insanların, medyadaki bitmek bilmez “Leş ye!” dayatmalarına hiç tepki göstermiyor oluşu da türcülüğün ikiyüzlülüğünü ele veriyor.

Başlıkta kullandığım ”Hayvan özgürlüğü feminist bir tasavvurdur.” alıntısı ekofeminist yazar ve aktivist Pattrice Jones’a ait. Jones sözlerine şöyle devam ediyor: ”Türcülük ve cinsiyetçilik o kadar yakından ilişkilidir ki bunların farklı kisveler altında olan aynı şey olduğunu söylemek mümkün. Kadınlar ve hayvanlar, toprak ve çocuklar ile birlikte, tarihsel olarak hanelerin erkek reislerinin malı olarak görülegelmiştir.”* Cinsiyetçilik ve türcülüğün paralelliği ve kesişimlerine dair saatlerce konuşmak mümkün, ancak ben son zamanlarda oldukça huzurumu kaçıran başka bir konuya değinmek istiyorum: “Benim bedenim, benim kararım.” feminist ilkesinin veganlığı reddetmek için bir argüman olarak kullanılması. Herkesin kendi bedeniyle ilgili vereceği kararlar elbette kendi tasarrufundadır.Peki ya hayvanların bedenleri ve onların kararları? Hayvanlar ömürlerini tutsaklık ve eziyet içinde geçirdikten sonra öldürülüp yenmeye rıza gösteriyor mu? Biz peynir yerken sadece kendi bedenimizle değil, rızası dışında hamile bırakılan, doğumdan hemen sonra kaçırılan evladının ardından yas tutan bir anne ineğin, “dana eti”ne dönüştürülmek için annesinin sütünden ve şefkatinden mahrum bırakılan bir bebeğin de bedenleriyle ilgili bir karar vermiş oluyoruz. Çektiği acının kendileriyle aynı durumdaki insanlarınkinden daha az ya da önemsiz olduğunu iddia etmek için hiçbir geçerli açıklamamız olmayan bu anne ve çocuğun bedeniyle ilgili kararlar vermeye hiçbirimizin hakkı yok. Eğer bedensel bütünlüğümüze saygı göstermeyen ve otonomimizi ihlal etmeye cüret edenlere karşı kararlı bir direniş gösteriyorsak, tüm diğer öznelerin de aynı bizim gibi kendi bedenlerinin biricik sahibi olduğunu unutmamalıyız. İnsanların da diğer hayvanların da bedenlerinin ve doğurganlıklarının gerek başkalarının zevki için gerek ekonomik ya da siyasi emellerle istismar edilmesi aynı ölçüde kabul edilemez şeylerdir.

“Kokoreç! Ehe ehe!”

Kişisel deneyimime dayanarak söyleyebilirim ki benim için vegan olmanın en büyük zorluğu gaddar ve vurdumduymaz bir toplumda akıl ve ruh sağlığımı korumaya çalışmak. Vegan değilseniz bile eğer aktivistseniz ya da yalnızca vicdan sahibi, duyarlı bir insansanız siz de benzer şeyler hissediyorsunuzdur; eminim. Belki siz gözünüzün önünde yaşanan soykırımı eliniz kolunuz bağlı seyretmenin çaresizliği içerisindeyken anneniz her zamanki gündelik ırkçılığıyla “Kürtlerden hayır gelmez.” deyivermiştir. Belki “hoşgörü dini” mensuplarının varolma mücadelesi veren LGBTİ+ bireylerin cellatlığına soyunması uykularınızı kaçırıyorken kardeşiniz televizyonda eşcinselliğin komik bir şey olduğunu ima eden şakaya gülmüştür. Belki siz futbol taraftarı erkeklerin rakip takım forması giydirdiği şişme kadını yakmasının ya da Özgecan’ın dehşetini üzerinizden henüz atamamışken, tecavüzü mizah konusu yapan bir arkadaşınıza tepki gösterdiğinizde “fazla hassas” olmakla, umursamazların yeni moda tabiriyle “duyar kasmakla” itham edilmişsinizdir.

Hassas ve duyarlı olmanın, üzerinde mutabık kalınmış, nesnel, ideal seviyesi nedir bilemiyorum, ama bana sorarsanız yeteri kadar hassas olmayan, duyarsız insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Dünyadaki acının boyutunu bir kez idrak ettiğimizde kendimizi bu bilgiden azad edemiyor, bir kez gördüklerimizi bir daha görmemeyi seçemiyoruz. (Şahit olduğu adaletsizliklere karşı eyleme geçmeyenlerinse aynada kendilerine nasıl baktıklarını, öz saygılarını nasıl koruduklarını çok merak ediyorum.) Dolayısıyla o tecavüz şakasına öfkelendiğimizde ya da bir panoda yumurta reklamı görünce üzülüp içimize kapandığımızda çevremizdekiler tarafından anlaşılmıyoruz. Hatta bir de bu yüzden kendimizi kötü hissedip insanlara derdimizi yeteri kadar iyi ifade edemediğimizi, dolayısıyla iyi bir aktivist olamadığımızı düşünüyoruz. Sürekli karşımızdakilerin verebileceği tepkileri ölçerek konuşurken, onların hissiyatlarına öncelik verip kendimizinkileri bastırırken çok yıpranıyoruz. Kullandığım sözcüklerden rahatsız olur da beni dinlemeyi bırakır ve fikirlerimden daha da uzaklaşır korkusuyla kendimi sansürlemekten yorulduğum bir anda, insanlara, hayvanlara ve doğaya çektirilenlerin bende yarattığı duygusal travmayı kavrayamayan, mutsuzluğumun müsebbibinin ben olduğumu ima eden birine hissettiklerimi şöyle açıklamıştım: “En yakınların dahil neredeyse herkesin pişkin birer katil, işkenceci, tecavüzcü olduğu bir dünya düşün. İşte ben o dünyada yaşıyorum.”

Acı ile yoğrulan bu dünyada, bu acıyı ta içinde duyumsayan birine yapılabilecek en büyük kötülüklerden biri onun hislerini hafife almak, onunla alay etmektir. Veganlar, bu saygısızlığa ve tacize en sık ve en yoğun maruz kalan gruplardan biri. Ailelerimiz önümüze vegan diye ceset parçalı çorba koyuverebiliyor. (Bedensel bütünlüğün ihlali demiştik ya, onu ikiyle çarpalım. Hayvan bedenine saygısı olmayanın insan bedenine de saygısı olmuyor.) Arkadaşlarımız sanki ölüm çok komik bir şeymiş gibi yaptıkları “ah şimdi bir iskender olsa...” esprileriyle bizi taciz ediyor. Ölüm komik değil. Acının gülünecek bir tarafı yok. Hayvanlara reva görülen ölüm, onları maruz bırakıldıkları zulüm ve insanların buna verdiği vicdani tepki ile dalga geçmeye tenezzül etmek büyük bir saygısızlık. Bu saygısızlığı yapanların Tiflis’teki vegan kafeye ellerinde leş parçalarıyla saldıran kalpsiz faşistlerden maalesef sandıkları kadar farkları yok.

Politik farkındalık edindikten sonra dayanışmasını hiçbir toplumsal mücadeleden esirgememiş birisi olarak en çok içimi dökmek istediğim konu veganlığın ve hayvan özgürlüğünün meşru bir politik mücadele olarak tanınıp saygı görmemesi, aksine şımarık bir heves gibi görülüp bunlara burun kıvrılması. Bu tavrın birçok sebebi var. Örneğin, emek, toplumsal cinsiyet, ırkçılık gibi toplumsal meseleleri hiyerarşiye oturtan bir yaklaşıma sahip olanlar rahatlıkla “İnsanlar bitti de sıra hayvanlara mı geldi?” diyebiliyor. Keza, hepimiz bizzat tür ayrıcalığına (species privilege) yani bu dünyada insan olarak doğmuş olma şansına sahip olduğumuz için diğer hayvanları umursamak kendi çıkarlarımızla çelişiyor. Dolayısıyla, nasıl erkeklerin çoğu feminizme kayıtsızlıktan apaçık öfkeli düşmanlığa kadar uzanan tepkiler veriyorsa, insanların çoğunun da veganlığa ve hayvan özgürlüğüne böyle tepkiler vermesine şaşırmamak gerek. Sonuçta, muktedir olduğunu kabullenmek ve iktidarından feragat etmek kimse için kolay değil. Hayatın başka alanlarında şiddete ve ayrımcılığa uğrayan, dolayısıyla kendisini bir ezilen olarak tanımlayan birinin aynı zamanda bir ezen kimliği de olduğunu idrak etmesi ve bununla yüzleşmesi de oldukça çetrefilli bir süreç.

Kim ne kadar önemsizleştirmeye çalışırsa çalışsın, türcülük toplumsal bir mesele, hayvan özgürlüğü demeşru bir politik mücadeledir. Aynı gezegenin sakinleri olarak insanlar ve diğer hayvanların kaderi milyonlarca yıldır birlikte örülegeldi. Dolayısıyla insanlarla diğer hayvanlar arasına keskin bir çizgi çekmek, insanların sorunlarının diğer hayvanların ve doğanın sorunlarından yalıtılarak bağımsız bir şekilde ele alınabileceğini düşünmek büyük bir yanılgı. Hayvan özgürlüğünün insanların da ne kadar menfaatine olduğu hakkında cilt cilt kitaplar yazılıyor, belgeseller çekiliyor, konferanslar düzenleniyor.** Ancak, birinin başkasının özgürlüğünü kendisinin de bundan çıkarı olduğu için savunması fikri beni huzursuz ettiği için bu yazıda bu meselelere girmemeyi seçtim. (Evet, kadınların özgürlüğü erkekleri de özgürleştirecek, ama biz erkekler feminizmi bizi değil kadınları özgürleştireceği için savunmalıyız.)

Binyıllardır gezegenin en fazla acı çektirilen kesimi olan hayvanların maruz kaldığı zulüm, insan uygarlığının ilerlemesi, sanayi ve teknolojinin gelişimi, modernite ve kentleşmenin önünün alınamaması sebebiyle tahayyül sınırlarını zorlayan boyutlara ulaştı. İnsanlara asla mübah olamayacağını düşündüğümüz türlü eziyetler diğer hayvanlara yapıldığında bunda birçoğumuz bir terslik görmüyoruz; zira kendimizi dünyanın merkezinde görüyor ve diğer hayvanları yalnızca bize olan faydaları üzerinden değerlendiriyoruz. Halbuki diğer hayvanlar da aynı bizim gibi bilinç sahibi ve her biri kendi hayatlarının öznesi. Onlar da aynı bizim gibi ölmek ya da acı çekmek istemiyor, yalnızlık çekiyor, korkuyor, mutluluk, huzur ve dostluk arzuluyor. Hayvanların hayatları kendileri için değerli ve yalnızca bu sebepten gözetilmeyi hak ediyor. Her ne sebeple olursa olsun ayrımcılığa uğrayan insanları savunmak ne kadar politikse, sırf türleri yüzünden değersiz görülen ve ayrımcılığa uğrayan hayvanları savunmak da o kadar politik. Yoksulların, evsizlerin, mültecilerin, engellilerin müttefiki olmak ne kadar mühimse hayvanların müttefiki olmak da o kadar değerli. Dolayısıyla, vicdan sahibi olan, özgürlük, eşitlik ve adaletin hüküm sürdüğü bir dünya hayali kuran herkesin, ayrım yapmadan, hiyerarşi kurmadan, tüm acıları aynı derecede önemsemesi, hiçbir sömürünün parçası olmamak için aktif çaba göstermesi ve tüm ezilenlerin müttefiki olması gerektiğini düşünüyorum.

“Ama siz veganlar da...”

Azınlık, dolayısıyla aykırı olan biz olduğumuz için “Neden vegansın?” sorusunu sıkça duyuyoruz. Kimimiz etik, kimimiz politik, kimimiz ekolojik, kimimiz dinî, kimimiz sağlık ile ilgili sebeplerle veganız. Ancak vegan olmamanın da vegan olmak kadar verilmiş bir karar, bir seçim olduğunu unutmamak gerekir. Dolayısıyla zaman zaman ben de insanlara “Neden vegan değilsin?” diye soruyorum. Söyleyenlerin de aslında içten içe inanmadıkları, sırf savunmaya geçmişlikle ağızlarından çıkan ezber açıklamaları bir kenara bırakırsak sıkça dillendirilen bir cevap kümesi var: Veganlar şöyle, veganlar böyle... Evet, birçok vegana ben de uyuz oluyorum; ancak ideolojilerinden ve yaşam pratiklerinden bağımsız olarak sinir bozucu insanlar toplumun her kesiminde mevcut. Keza, şöyle bir bakarsanız veganlar olarak kendi aramızda nasıl anlaşmazlıklar yaşadığımızı, teorik ve yöntemsel birçok konuda ayrıştığımızı rahatlıkla görebilirsiniz. (Tartışmalarımızın çirkinleşebildiğinin ve bunun itici olduğunun ben de farkındayım ve bu konuda çok üzgünüm.) Veganlar homojen bir grup değil; tek ortak yönü vegan olmak olan heterojen bir grup. Birkaç feminist, sosyalist ya da anarşistin beğenmediğiniz bir ortak özelliğini feminizme, sosyalizme ya da anarşizme atfetmek ne kadar saçmaysa aynısını veganlar ve veganlık için yapmak da o kadar saçma. Bir veganın dillendirdiği sorunlu bir söylemden veganlık ile ilgili bir çıkarım yapmak olsa olsa sığ bir tümevarımcılıktır. Sonuçta veganlar insan, veganlık ise bir davranış biçimidir. Vegan olduğunuzda kişiliğinizi yitirip, başkalaşım geçirip, yepyeni bir insana dönüşmezsiniz.

Vegan olmayan insanlarla konuşurken veganları eleştirmeyi, çekiştirmeyi bir prensip olarak bıraktım. Evet, teorik olarak da yöntemsel olarak da birçok veganla anlaşamıyorum; ancak aktivizmin her çeşidinin değerli olduğunu, her söylemin birilerine hitap ettiğini, her yöntemin bir şekilde karşılık bulduğunu deneyimledim. Dolayısıyla, bana veganları şikayet ettikten sonra “Ama sen onlar gibi değilsin.” diyenlere “Beni çok beğeniyorsan benim gibi bir vegan ol. Beğenmiyorsan başka türlü bir vegan ol.” diyorum. Zaten bugüne kadar elde edilen her toplumsal kazanımın ardında, aynı iyi niyetle, aynı ulvi hedefe ulaşmak için, fakat birbirinden çok farklı yöntemlerle mücadele eden erdemli insanlardan müteşekkil toplumsal hareketler vardır. “Hepimiz farklı, hepimiz eşitiz.” diyorsak bu zaten tek tipliliğe değil çeşitliliğe gereksinim duyduğumuz anlamına gelir. Farklılıklarımız bizi bölmek yerine dayanışmamızı güçlendirmeli, mücadelemizin yelpazesini genişletmelidir. İnsanın, hayvanın, doğanın bütüncül bir şekilde özgürleşmesi için topyekün bir mücadeleye, ayrım yapmadan birbirimizin müttefiki olmaya ihtiyacımız var. Sevgiyle, dayanışmayla, birleşe birleşe kazanacağız. Ya birlikte ölecek ya birlikte yaşayacağız.

Tüm itiraz, eleştiri, yorum ve sorularınız için benimle mehmeteminb@gmail.com üzerinden iletişime geçmeye çekinmeyin. Fikirlerinizi duymayı çok isterim.

*: jones, p. (2004). Mothers with monkeywrenches: Feminist imperatives and the ALF. In S. Best & A. J. Nocella II (Eds.), Terrorists or freedom fighters? Reflections on the liberation of animals (pp. 137-156). New York: Lantern.

**: Birkaç basit örnek: Hayvan çiftliklerinin yarattığı kirliliğin küresel ısınma ve iklim değişikliğinin -tüm kara, deniz ve hava ulaşımının toplamını geride bırakarak- birincil sebebi olması; otlak alanı yapılmak için yok edilen yağmur ormanları ve içinde yaşayan yerli halkların katledilmesi; hayvansal beslenmenin sebep olduğu sağlık sorunları; milyonlarca insan açlık ve susuzluk pençesindeyken su kaynaklarının ve tarımsal arazilerin “besi hayvanları”na yem üretmek için kullanılması; iş güvenliğinin hiçe sayıldığı mezbahalarda yasadışı mülteci emeğinin sömürülmesi; vs.