İnsan Hakları / Sağlık

Bir broşür vesilesiyle, yine-yeniden: Sağlık(çı) ve heteronormativite

Perşembe, 27 Ekim 2016
Haber: Kaos GL

Türkiye özelinde, ense kararadursun, hekimlik pratiğinde belki de yegâne olumlu hat olarak, Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) uzunca bir süredir -bereket ki- sivil bir zihniyetle sevk-idare ediliyor oluşu zikredilebilir.

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden intörn doktor Özen B. Demir, Kaos GL dergisinin Queer Çalışmaları dosya konulu 149. sayısına yazdı:

Üniversitenin bir eğitim değil, öğretim (dahası, öğrenim) kurumu olduğu sık söylenir. Bununla, güncel meslekî bilginin öğrenciye aktarılması süreci ifade edilir. Gene, bir yandan öğrencinin kültürel arka planı ikincilleştirilerek çeşitlilik/çokluk/çoğulluk atmosferine, diğer yanda belli kültürel/görgül müktesebatın öğrenciye zaten aktarılamayacağı ön kabulüne kapı aralanmış olur. Peki, bu iki çıkışlı kapı çıkmaza girer de söz konusu iki unsur birbiriyle çelişirse? Kısacası, kampüsteki öğrencilerin zaten verili bir “birlikte yaşama, birbirine tahammül etme” (doğrusu, tepkisizlik) görgüsü, hiyerarşik değil ama “heterarşik” ve yatay-meşrep bir zihniyeti hiç yoksa? Üstelik de tam aksine bir “tahammülsüzlük” söz konusuysa? Üniversite, velhasıl, toplumsal yapılardan soyutlanabilir mi? Kampüs, izole bir yer midir veya ne ölçüde öyle olabilir? Sözü nihayet getirmek istediğim nihaî yer ise, tıbbiyeye adımlayanlar ve oradan mezun olanlara, o giriş ve çıkış aralığında neler olup-bittiği, başlarına neler geldiği; yahut ezcümle, tıbbiye nasıl bir yerdir ve tabip kimdir?[1]

Türkiye’de tıp, o meşhur militarist çocukluk hastalığıyla malûl kurumsallaşmalardan biridir. Sivilleşme girişimleri, olsa olsa, tarihsel açıdan müstesna eylem ve oluşlardır. Bürokratik ve devletlû bir sürekliliği vardır. Türkiye tıbbının yerli kurumsallaşma dinamiğinin evrensel (doğrusu, Batı telifli) tıbba eklemlendiği, temas ettiği yerleri olduğu gibi, kendine özgülükleri de pek tabii eşelenebilir. Bu dinamik, ürettiği hekimin “mikrosağlık” ile, muayenehane ile, karşısındaki hasta ile iştigal etmesi minör-yükümlülüğünden ziyade, mülkiye ve askeriyeye bir üçüncü halka (tıbbiye) olarak ilişmekle meşgul olagelmiştir. Devletçi kafayı ex cathedra biteviye yeniden-üretmiştir.[2] Bu da bizatihi, tıbbî bilgiye ilaveten ahlâkçı olabilme (‘günah’, ‘suç’) meşruiyetini taşıdığı vehmini doğurmuştur. Kadın ve LGBTİ-Q mefhumu, lügatinde adlı adınca yoktur. Menzil uzak, mesafe çoktur. Örnekse: Henüz hekimler (hele de jinekologlar) nezdinde beta-hCG (gebelik) testi bahsinde dahi bir etik konvansiyon sağlanamamıştır. Veya da HIV-pozitif olmak meselesi.[3] Nefret suçları, “klozete hapsetme” sistematiği gırla gider. Ayrımcılık mebzûldür: Biyomedikal ürünlerde, manuel aletlerin tasarımındaki ayrımcılık sözgelimi; örnekse laringoskoplar, sağ-elini-kullananlar için imâl edilmiştir. Kırsalda Tıp Okuyan Gay[4] de, öğrenim sürecinde, herhangi bir konu başlığıyla ilgili okuma yaparken yahut ders dinlerken sürekli olarak (meâlen) “yine bir biçimde konuyu geylere bağlama, yine suçlanma, yine isnat, yine küçük düşürme çabasıyla yüzleşme” kaygısı yaşadığını yazıyordu. Heyhât ki çok tipik, çok yapısal bir rencide edilme (throwing shade) endişesi tarifleniyor. Ayrımcılık neredeyse bir kurumsal refleks ürünü olmuştur artık. Sicili enikonu kabarık olan bu yapı bekasına beka katadursun, ek olarak, tıbbiyeye (ortalama) 18 yaşında kaydolan bir genç, yine aksi ispat edilene dek o aşina Türk ailesi kodlarıyla yoğrulmuş bir personadır. Üstündeki bu yapısal çentik, (en az) 6 sene sürecek bir eğitim zarfında, yine aksi ispat edilene dek sebat eder.

Avukatlık (ve belki, hâkimlik) pratiğinin, ‘yapısal’ [kavram/değer altyapısı, merkezî değerlerle ilişkili etik yükümlülük ve ahlaki taahhütler (‘doktrin’)…] olanın da ötesine geçerek, Türkiye özelinde, her dönem için olmasa da,hekimlik pratiğiyle belli ölçülerde benzeştiğini düşünürüm –belki, düşlerim. Toplumsal-tarihsellik, meslekî örgütlenme, uzmanlaşma formları, başvuran ile ilişki biçemi hep bir andırım uyandırmıştır. Buradan tersine yol alıp ayrışım noktalarına eğilmek ilginç bir deneyim olabilir. Bir ara, hasbelkader, ABEM’de (Ankara Barosu Eğitim Merkezi) bir ‘avukatlık hukuku’ dersine katılmıştım –oradan itibaren aklımın çekmecesinde durur bu. Buna mukabil, memlekette özellikle bu noktayı merak eden, eşeleyen, bilimsel protokollere uygun bir araştırma, hiç değilse bir mütevazı kazı denemesi bulmak, arayanlar için dahi, hiç kolay değildir.

2004-2012 arasında beyaz camda yayınlanmış olan House M.D. dizisini bilirsiniz. İşte bu TV-dizisi, uzlaşılır ki, medikal dramalar arasında (görece) ‘en medikalize’ olandır. Nispeten ve kısmen gerçekçidir. Bu veriyi vasat yaparak bir analoji deneyelim, bir başka dizi ile: Özellikle başlangıç bölümleri (2011) itibarıyla Suits dizisi… Orada, Dr. House’un çeşitli niteliklerini kendi aralarında parsellemiş bulunan Harvey ve Mike… İlk karakterde billurlaşan, meslekî başarı, kalite, ikbal, profesyonellik ve ‘karizma’ gibi şeyler iken; ikincisindeki, deha, yetenek, keşif zekâsı, hafıza ve bilgi ansiklopedizmi, hınzırlık gibi etiketler oluyor. Tabii, daha bir anti-kahraman olan Harvey’in teşbih pastasından bu manada aldığı pay hâliyle daha fazladır. Terminolojik boca, senaryonun diyalog eksenli ve şaşırtmacalar, nükteler üstünden yürümesi, sürekli bir izsürüş hâli gibi pek çok ortak nokta. Yine, her iki dizideki başka karakterler arasında da ortaklaşmalar söz konusu. Her şeyden önce, tıpkı House M.D. gibi bir özne dizisi; yani, bir hukuk dizisi değil evvelâ, bir avukatlık dizisi. Ve işte buyurun, daha ilk bölümünden bir replik: “Being a lawyer like being a doctor.”[5]

Analojiler farklılaşabilir, araçsaldır, meramın bahanesidir. House dizisinin hukuk alanındaki asıl muadili olarak, hiç izlemediğim, Ally McBeal’ı ileri sürenler de vardır örneğin; liste uzatılabilir. Meramım ise şudur:

Meslekler sosyolojisini, buradaki genelgeçer teorik modelleri büyük ölçüde tıp mesleğine ilişkin çalışmalar belirledi. Meslek (profesyon) kuramında, bilhassa tıp ve hukuk gibi ‘yerleşik’ meslekler için, “işlevselcilik” sisi hâlen kalkmış değildir. Sözü geçen modellerin özü, mesleklerin eski imtiyazlarını, avantajlı konumlarını korumak ve yenilerini elde etme isteklerini yasallaştırmak için ortaya sürdükleri iddialarla, çalıştırdıkları ideolojik araçlarla birörnektir. Mesleklerin özgün oldukları düşünülen pek çok özelliği, üst ve üst-orta sınıfı hayatının çeşitli görünüşlerinden ibaret olup, bir alt-kültürdür; dolayısıyla da meslek etiğinin/özerkliğinin birçok yanı, yalnızca meslekî norm ve taleplerle değil, üyelerin sınıfsal aidiyetleriyle de desteklenir. İşlevselci bir epistemoloji egemense de, mevcut gerçeklik pekâlâ sınıfsal ve seçkincidir: “[…] ne kadar her [iki] meslek, nüfusun her kesimine hizmet etme idealine sadık kalsa bile, orta ya da üst sınıflar, kendi kendilerinin patronu olan meslek gruplarının müşteri portföyünde alt sınıflardan nispeten fazlaca temsil bulurlar.”[6]

Kadim bir eşitsizlikten söz ediyoruz. Hâliyle, tıbbın homofobisine çıkan bu dirençli tablonun tekil bir mesleksel değişkene (sınıf, sosyoekonomik statü) indirgenemeyecek gürbüz ve çetin bir mekanizma olduğu kesindir. Nitekim homofobi çalışmalarında[7] inanç/ibadet paterni (religosity), etnisite, karşılaşma (interpersonal encounter) gibi muhtelif değişkenler de korelasyona dâhil edilmektedir. Bu da bizi günün sonunda verili ve edinsel insan malzemesine mahkûm eder.

İnsan malzemesi öyle kolayından ve bir çırpıda dönüş(e)mez. Yıllar ve nesiller alır. Ne ki ve hele ki, mavi gezegendeki câri eşitsizlikler/haksızlıklar kumpanyasında belki de en sona kalacak, Murathan Mungan’ın da söylediği gibi, korkulur ki en uzun ömürlü eşitsizlik kaynağı olacak olan “tür/cins, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim” ayrımcılığının baharı epey ırak gözüküyor. Heterodoxianın dahi, kâh ıslahçı bir Orthodoxia fabrikası olan toplumsal bünyemizde, kâh bünyemizdeki hilkat-garibesi-toplumsallıkta (Tarde’ı düşünürsek, çokluklarda) ne denli alerji tetiklediği meydanda iken, başlı başına bir “orthós” olarak heteronormativitenin, ilan edilmesine gerek dahi olmayan bir omerta gibi paylaşıldığı ve ezelden ebede referanslarla (Benedict Anderson’a[8] selâmla), yeniden-üretimlerle semizlediği vâkidir. Heteronormativite, homofobi (duygu) ve homonegativizm (tutum) toprağında filizlenebilir ancak.

Türkiye özelinde, ense kararadursun, hekimlik pratiğinde belki de yegâne olumlu hat olarak, Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) uzunca bir süredir -bereket ki- sivil bir zihniyetle sevk-idare ediliyor oluşu zikredilebilir.

Geçtiğimiz Mayıs (2016) ayında neşredilen “Hekimler için LGBTİ Sağlığı” (Ankara: TTB) başlıklı 12 sayfalık broşür, işte tam da bu kucaklayıcı eğitsel zihniyetin bir numunesidir. Şu da bir gerçek ki, (bu defa) bir “eğitim” girişimi olarak TTB, yıllar yılı pek çok tıbbiyeliyi “kazanabilmiş” bir ekolse de, onca kalabalık “sağlık ordusu” (Binbaşı Dr. Refik Saydam!) arasında hâliyle kendi meslek örgütünden bihaber (haberdarsa da bigâne) epey sayıda hekim bulunmaktadır.

Zamane penceresinden bakınca karikatür gibi tınlıyor: R. Tayyip Erdoğan, 2002 yılında iktidara gelmeden kısa süre önce ulusal bir TV kanalında “Abbas Güçlü ile Genç Bakış” programına katılmış, eşcinsel haklarıyla ilgili “yasal güvence sözü” vermişti.

Kara mizah gibiyse de, bu ve sâir direnme ve defans sahalarında ivedi ve hayatî olan, sahiden de, tek tek biyografik formasyon hikâyelerinden ziyade, hukuksal bir altyapı mücadelesi (bildirimde bulunma, yasalar karşısında tanınma, tüzel avantajlar) adına aktif örgütlülüğü yükseltmektir. Bunu söylerken, kazanımlar olmuyor değil: Eşcinselliğin 1973’ten itibaren bir “hastalık” kategorisi olmaktan çıkmış olmasını anımsayalım –hoş, eşcinsellikle bağlantılı vakalar da 1987’ye kadar kılavuzdan [DSM] tamamen çıkarılmamıştı). Benzer biçimde, 2013’te yayınlanan DSM’nin beşinci edisyonu için düzenlenen standartlara göre, deneyimlenen/açığa vurulan cinsiyet ile verili cinsiyet arasında uyuşmazlık gösteren kişilere “Cinsel Kimlik Rahatsızlığı/Bozukluğu” (disorder) değil, artık “Cinsel Hoşnutsuzluk” tanısı konulacağı ilan edilmektedir.[9] Kendiliğinden -virtüel/potansiyel- değil, tastamam reel bir kazanımdır bu. Tam da bu noktada, muktedirle mesafeli olma konusunda Judith Butler’ın ikazını dikkate almalı: “[...] Önemli olan tabii ki, ‘normun yeniden tanımlanmasının’, ‘norm tarafından asimile edilmeye’ dönüşmesini engellemek. Yeniden tanımlama, insan yaşamının ileriye giden ve geriye dönüşü olmayan uyumsuzluğunu, radikal bölünmüşlüğünü tek geçerli tanım olarak kurarak normatifliğe nişan almalı.”[10]

Verili ve özcü ezilmişliği (downtrod) deneyimlemeyen bilemez; o ki kimliğin provası ve minneti olmaz. Değil mi ki toplumsal olanla zaten barışık değiliz, hiç değilse Foucault’dan beri! Her şeye karşın: Vive la résistance.[11]

 


[1] Başlıkta “sağlıkçı” olarak yer verdiğim ifadenin buradan itibaren “tabip”leştiğinin ayırdındayım. “Uygulayıcı” kast edildiği için (ve değişkenleri çoğaltmamak adına) öyle sürdürüyorum. Bu vesileyle: Tıp pratiğinde hemşir(e), hastabakıcı, sosyal çalışmacı, müstahdem, tekniker, teknisyen gibi sayısız asal görev tanımlarının transit geçilmesi, ötelenmesi, mesleğe içkin bir (diğer) sorunsaldır ki, temelinde benzer bir hiyerarşik akıl yatmaktadır. 

[2] Bu iddialı önermeleri serdederken kendisinden epey yararlandığım, menendine pek nadir rastlanabilecek, ilham ve sağlama kaynağım olan metin şudur: Dr. Tolga Ersoy, Türkiye Tıp Tarihi İçin Materyalist Notlar, İstanbul: Sorun, 1998. 

[3] Güncel algıdan bahsediyorum; hâlen beklenen/umulan olgunluğa ulaşılabilmiş değildir. Bununla birlikte, meselenin tarihselliği zaten yeterince utanç vericidir. 1980’lerin başında ABD’de, Los Angeles ve Güney Kaliforniya’da, daha ziyade geylerin oluşturduğu vakalardan gelen raporlar hastalığa, tipik bir günah keçisi mantığıyla GRID (Geylerden Kaynaklanan Bağışıklık Yetmezlik Sendromu) isminin konmasına yol açmış, bir-iki sene kadar böyle anılmış; nihayet ismi AIDS olarak da değişse, kültürel bellekte (kolektif bilinçaltında) bıraktığı homoseksüel imgesi kalıcılaşmıştır (stigma). 

[4] [www.kirsaldatipokuyangay.com]. 

[5] “Avukat olmak doktor olmak gibidir.” 

[6] D. Rueschemeyer, “Doktorlar ve Hukukçular: Mesleksel Teorisi Üzerine Bir Yorum”, Meslekler ve Sosyoloji (der./çev. Z. Cirhinlioğlu) içinde, Ankara: Gündoğan, 1996, ss. 81-97. 

[7] Merak edilirse: Sexuality Research & Social Policy ve Journal of Sex Research gibi dergilerde belli sayıda yayın mevcuttur. 

[8] Hayali Cemaatler, çev. İ. Savaşır, İstanbul: Metis, 1993. 

[9] Lubunya (Pembe Hayat), Eylül-2012, ss. 12-13. 

[10] “Burada Bir Şahıs Var”: Judith Butler ile Söyleşi, çev. S. Delice, Siyahî, 5. sayı, 2005, s. 13. 

[11] Burada, mücadele aksiyonunda, hatt-ı hareket bahsinde Deleuze ve Foucault arasındaki bir ayrışmaya/tartışmaya dikkat çekmeyi önemsiyorum. İkili, birbirlerine besledikleri hayranlık bir yana, bir diyaloga girişirler ve zaten eserlerinde mevcut olan ayrım noktaları o anda berraklıkla kristalize olur: 4 Mart 1972’deki oturum (ilgilisi için, şurada deşifre ve tercüme edilip basılmıştır: “The Intellectuals and Power: A Discussion between Michel Foucault and Gilles Deleuze”, Telos Yaz-1973103-9) bir yerde “marjinal” grupların siyasal aktivizmine gelir. Özetle, Foucault bu konuda temkinlidir; söz konusu direnişin önünde sonunda (neredeyse kaçınılmaz olarak) blok hâlinde bir “reaktif” role bürüneceğini ve salt iktidar olanaklarının o romantik antropomorfikleştirme edimini hızlandırmakla kalacağını yazar. Deleuze ise, aksine, ‘arzu’ politikalarını önceleyerek “marjinallerin” program ve protestolarını (kaçış çizgisi [ligne de fuite], bir-araya gelme [assemblage/agencement] kavramlarına atıfla) önemser. Buradan alarak, pride’ın Deleuzecü bir olanaklılık barındırdığı söylenebilir.