Gökkuşağı Forumu

Yurt odası

Perşembe, 1 Aralık 2016

Yıl 2004

Hukuk Fakültesi’ni yeni kazanmıştım. Kırıkkale Üniversitesi. Şehir dışı olunca mecburen yurtta kalmak lazımdı. Evden ayrılacağım ve tek başıma hayatı göğüsleyeceğim için içimde az da olsa korku ve ama çok daha fazla heyecan vardı. Garip şekilde mutluydum. Sürekli hayal kurar, başka şehirlerde, başka insanların neler yaptığını merak ederdim. Hayallerimiz ortak mıydı? Aynı şeylere mi sevinip üzülüyorduk? Heyecanlı bir merakla yaşayacağım maceraları iple çekiyordum.

Bilenler bilir üniversite şehir merkezine 7 kilometre uzaktadır, üniversiteye gireceksen köprünün üstünde, yurtlara gideceksen Yahşihan kavşağında inersin. Ben de köprüde indim. Etrafımı ellerinde broşür olan bir insan seli sardı. Hepsi özel yurtların broşürlerini dağıtıyorlardı, o zaman hayır diyemediğimiz kimseyi kıramadığımız yaşlar, hepsinin elinden birer broşür aldım. Baktım bedava yurtlar da var ne güzel dedim içten içe. Nitekim okul kaydı, yurt başvurusu derken geçen süre zarfında kredi yurtlar kurumunda sıra olduğunu öğrendik, sorunları ortak olan gençlerin dilinden kayıt sıralarında, kafeteryalarda söylentiler de hızlıca yayılır tabii. Dediler ki devlet yurdunda yeni gelenlere eşek şakaları yapılıyormuş, haraç alınıyormuş, 20 kişi bir odada kalıyormuş, hırsızlık oluyormuş, yemekler kötüymüş, bedava yurtlar cemaatlerin yurtlarıymış ve sair bir ton şey. E ne yapalım o zaman? Adam akıllı özel bir yurtta kalmak lazım ama nasıl? Annemin hakkını ödeyemem tek emekli maaşıyla elinde ne varsa verdi, beni bir yurda yerleştirdi. Oğlum rahat okusun, cemaate şuna buna yem olmasın dedi yazıldık bir yurda. Diğer çocuklara bakınca gördüm ki hepsi benim gibi ya memur, ya işçi ya da küçük esnaf çocuğu. Yemekler kötü, kaloriferler yanmaz, hijyen yok vs. ama biz de genciz idare ediyoruz işte. Hiçbir yer insanın kendi yuvası gibi olmaz zaten.

Aradan günler geçti oda arkadaşım bir gün kalması için bir başka arkadaşını odamızda misafir etti. Boş yataklardan birine yerini yaptık. Başladık sohbet etmeye. Sordum; “Ne oldu hangi yurda girdin?” “Sorma kardeş. Ben Ağrı’dan geliyorum. Babam çiftçi. Ayda ancak 60 TL para gönderebiliyor. Sizin yurt ayda 330 TL. Devlet yurdu almadı sokakta kaldım. Babam da beni “cemaat” yurduna gönderdi. Dedi ki; ‘Oğlum bak bu yurt bedava benim senin masraflarını karşılayacak durumum yok, yeme içmen oradan, hem bak hepsi dini bütün insanlar, ben buradayken gözüm arkada kalmaz.’ Ben de yazıldım. Yediğim önümde yemediğim ardımda ama biz köyde namazı 5 vakit sanırdık burada 6 vakit. Sohbet toplantılarına katılmak zorunlu. Katılmazsam beni atarlar diye korkuyorum. Sen dediğimizi yaparsan güzel bir Devlet kadrosuna yerleştireceğiz diyorlar. Babam çiftçi en düşük seviyede memur olsam bile benimle gurur duyar. Babam benimle gurur duysun istiyorum ama gençliğimi de yaşamak istiyorum. Sen Ankara’dan hayallerinle geldin buraya ben de Ağrı’dan hayallerimle geldim ama kader işte ne yapalım. Rahat bir soluk alayım diye yanınıza misafir oldum. Çok daralttılar beni orada. Aslında babam da istemedi beni yazdırmak biliyorum ama mecbur olduğundan o yurt iyidir hoştur demekten başka elinden ne gelir. Bir an önce okulu bitirip bir işe gireyim de kurtulayım buradan.”

Ankara’dan ayrılırken sorunun cevabıydı bu sanırım. Başka insanlarla tanışacaktım. Onların da hayalleri vardı ve birçok hayalimiz ortaktı. Genç omuzlarımızda; bedenlerimize sığmayan hayallerimiz, ailemize olan vefa borcunu ödeme çabamız ve hayat karşısındaki yalnızlığımızla Kırıkkale bozkırında bir yurt odasındaydık. Ben ailemin az imkanları ile bir şekilde avukat oldum. Şimdi sıcak evimde bunları yazarken, o Ağrılı çiftçinin çocuğu cezaevinde mi? Oradaki koğuşun parmaklıklarından gök yüzüne bakıp o günü hatırlıyor mu? Ya da bir şekilde o yurttan kurtuldu mu? Bilmiyorum. Benim hatırladığım, onun hayalleri olan, tertemiz bir genç olduğuydu.

Bu ülkede önce hayallerinizi elinizden alıyorlar. Sonra onun yerine kendi çıkarlarına yarayacak bir hayal veriyorlar ve ardından bunun uğruna her şeyi göze almanızı istiyorlar. Can vermeyi, can almayı.

Cezaevlerine bakmaya gerek yok, bu ülkede 80 milyon mahkûm var. Her birimizin içinde; duvarlarını pişmanlıklarımız ile ördüğümüz, harcını karamsarlığımız ile kardığımız zindanlarda, ön yargılarımız ve korkularımızdan oluşan parmaklıkların ardına hapsolmuş bir çocuk var.

Ne zaman ki o çocuğu prangalarından kurtarırsak, ancak o zaman özgür olabiliriz. Bunu yapacak olan da bizleriz, başkası değil…

Yıl 2016

Çocuk İzlem Merkezi’nden görev geldi. Dört çocuğun ifadesine girmem istendi. İkisi kız ikisi erkek çocuğuydu. Erkek çocukları Devletin gözetiminde cinsel istismara maruz kalmışlar. Hepsi birbirinden hazin dört hikaye ama ben şimdi kız çocuklarından birinin hikayesini anlatacağım: “Bu kız çocuğu kendisinden yaşça büyük bir adama aşık olmuş. Adam arabasıyla bir tepeye götürmüş kızı. Zorla içki içirmiş, rızası olmadığı halde cinsel ilişkiye girmiş, darp etmiş. Anne olayı duyar duymaz kimseye duyurmadan soluğu karakolda almış. Oradan da ÇİM’e gelmişler. Kızın ifadesi alındı. “çocuk kendisini sevdiğini söylerse şikayetçi olmayacağını söyledi.” Böylesinin yaşı dahi sorulmaz. Çocuk işte. Anneye soruldu; “Şikayetçi misiniz?” Anne ağlayarak; “Değilim savcım. Benim eşim 6 ay burada 6 ay başka şehirde yaşar. Alkol problemi vardır. Geldiğinde ya döver ya söver. Eve katkısı olmaz. Ben engelliyim bacağım sakat, tekstil atölyesinde çalışıp evi geçindiriyorum. Biz kaynım, eltimle bir de kızın amcasıyla aynı binada yaşıyoruz. Bizim ora küçük mahalle. Şimdi şikayetçi olursam herkes kızımın artık kadın olduğunu duyar. Ben akrabadan, mahalleliden bu kızı nasıl korurum. Babası bu kızı öldürmez mi? Diğerleri kızıma daha fena şeyler yapmaz mı? Kızımın amca oğulları kızımın yaşlarda ya göz koyarlarsa ben ne yaparım? Herkes şüphelendi zaten bir şey olduğundan hemen kızın başını kapadım. Süleymancıların yurduna göndereceğim kızımı, orada rahat eder. Kurtulur buradan…”

Bu hikâyenin kafamda yarattığı soru işaretlerinden hala kurtulamadım… Sanırım hayatım bu sorulara cevap bulmaya çalışmakla geçecek.

Televizyonu açtığımda Adana’da Süleymancıların olduğu söylenen yurt yangınında ölen kız çocuklarının haberiyle karşılaştım. Aklıma o kız geldi. O da orada mıydı? O da öldü mü? Dağın başında derme çatma bir harabede toplumdan, ailesinden, kendisinden kaçırılan ve örgütlü bir başka cemaatin kollarına atılan o kız çocuğu ne yapıyor şimdi? Hayallerine ne oldu?

Hepimiz üzülüyoruz. Hayalleri çalınmış, hapsedilmiş bir toplumun parçasıyız. Korkularımız var. Her gün sayımıza bir yenisi ekleniyor. Düşman sandıklarımız, bizi düşman görenler de bizim gibi aslında. Onlar da çok küçük yaşta hayallerini kaybetmişler. Yollarımızı tesadüf ayırmış belki de… Sevmek neydi? Güvenmek? Kaç kişi hatırlıyor? Kaçımız yaşadık çocukluğumuzu, gençliğimizi doyasıya?

Gördüm ki, bizden farklı olanla değil bizi birbirimizden farklı kılanla mücadele etmeliyiz.

Bu ülkede bana düşman diye anlatılan herkesin içinde kendimden bir parça görüyorum. Kimseye düşman olmama özgürlüğümü muhafaza etmeye çalışıyorum.

Hayal kırıklıklarını karşılayış biçimimize göre ayrılırız birbirimizden. Kimisi bu yüzden nefret duyar insanlara, kimisi kabullenip önüne eğer başını. Nefret duyanlar zulmedecek, başını öne eğenler katlanacak yine.

Biz ise; nefret duymadan ama yaşadıklarını unutmadan, zulmetmeden ancak başını da öne eğmeden doğru bildiği yolda yürüyenlerden olmalıyız.