Yaşam / Spor

Cinsiyet ayrımcılığının olmadığı bir spor

20 Aralık 2016

Hrant Dink Vakfı Asulis'te “Cinsiyet ayrımcılığının yer almadığı spor inşa edilebilir mi?” sorusuna cevap arandı.

2009 yılında Hrant Dink Vakfı bünyesinde başlatılan “Medyada Nefret Söylemi İzlenmesi Projesi”nin getirdiği birikimle 2016 yılında Asulis Sosyal Bilimler Laboratuvarı kuruldu. Asulis, Ermenicede, asel (söylemek) ve lsel (dinlemek) fiillerinin birleşiminden oluşan ve yaygın olarak sohbet ve söyleşi anlamında kullanılıyor.

Burada ayrımcılık ve nefret söylemi üzerine yapılan çalışmaların, geleneksel medyanın dışındaki yeni medya, siyaset, hukuk gibi alanlarda kavramların tartışıldığı söyleşiler aracılığıyla yayılması hedefleniyor. 'Ayrımcılığa Karşı Yeni Bir Dil, Diyalog ve Demokrasi için' şiarıyla 26 Mayıs tarihi itibariyle yapılmaya başlanan söyleşilerden biri de 8 Aralık tarihinde Hrant Dink Vakfı'nda gerçekleştirilen “Spor, Toplumsal Cinsiyet ve Ayrımcılık” oldu.

Konuyla ilgili etkin çalışmaları bulunan Itır Erhart'ın moderatörlüğünü üstlendiği panelde, toplumsal cinsiyet ve spor sosyolojisi alanında çalışan İlknur Hacısoftalıoğlu, Kadınlar için Spor ve Fiziksel Aktivite Derneği yönetim kurulu üyesi Pınar Öztürk ve Tatavla'daki LGBTİ+ takımı Atletik Dildoa'nın kurucu ve oyuncularından Nazlı konuşmacılardandı.

“Sporda toplumsal cinsiyet ve rollerinin kabulü kadın sporcular açısından çekişme ve müzakere alanı yaratıyor”

Spor alanının sosyal bilimlerin dışında görülmesi, sporda belirli toplumsal cinsiyetlerin alanın dışında bırakılması sebebiyle spor, toplumsal cinsiyet ve ayrımcılık kesişimselliğinin çok daha öncelerde ön yargıyla karşılandığını belirten Hacısoftalıoğlu, günümüzde alanda yapılan çalışmaların etkisiyle ilerleme kaydedildiğini belirterek “Medyada Kadın Sporcuların Temsili” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi. Sporun “erkek” bir alan olduğunun altını çizerek bu alanda kadın bir sporcu olmanın hep mücadele içinde olmak anlamına geldiğini belirtti. Toplumdaki toplumsal cinsiyet kabulü ve rollerinin spor alanına yansıdığını vurgulayan Hacısoftaoğlu, bu inşanın çatışmalı bir alan olan sporun doğasına uygun olmadığını, bu yüzden de özellikle kadın sporcuların muhatap olmak zorunda kaldığı müzakere alanlarının yaratıldığını sözlerine ekledi.

Sporda kadından beklenen zarafet, hassaslık, çekicilik gibi normatif rollerin sporun gerektirdiğiyle ve gerçekliğiyle çeliştiğini belirten Hacısoftaoğlu “Filenin Sultanları”, “Potanın Perileri” örnekleri, bu takımlar ve kadın sporcularla ilgili yapılan reklam ve medya çalışmalarıyla argümanını detaylandırdı. Spor alanında kadın sporcular nezdinde kadınlık-erkeklik ve normatif toplumsal cinsiyet rolleri çatışmasının altını çizen Hacısoftaoğlu bu durumun bir devamı olarak özellikle kadın sporcuların cinsel yöneliminin sorgulanması ve heteroseksüel olarak atanmasını tartıştı. Sporculardan beklenen kadınlık rolleri, onlarla ilgili meslekleri ve performanslarından ziyade odaklanılan özel hayatları, ev içi rolleri medya temsilleri ve çalışmalarıyla gösterdi.

“Futbolda ayrımcılık 'Futbol erkeklerin oyunu, kadınların oynadığı kadın futboludur' söylemiyle başlıyor”

Kadınların toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden ötürü sporda yaşadığı ayrımcılığın futboldaki ayağını, futbol kurumlarının yürüttüğü sözleşmeler, bunun ışığında tanık olunan gelişmeler, futbolda toplumsal cinsiyete dair sorun ve bu sorunu ortadan kaldırmaya dair konuşma yaparak anlatan Pınar Öztürk, spordaki ayrımcılığın sokağa birebir yansıdığını, futboldaki ayrımcılığın da 'Futbol erkeklerin oyunu, kadınların oynadığı kadın futboludur' söylemiyle başladığını dile getirdi. Futbolun, kabul görülen toplumsal cinsiyet rolleri sebebiyle kadınları dışlayan bir alan olarak yaratıldığının ve zamanında çeşitli ülkelerin kadın futbolcuların varlığını yasaklaması sebebiyle kadınların oyuncu değil ancak taraftar olarak futbolda yer bulabileceği bir alan yaratıldığının altını çizdi.

Futbolun patronları olarak lanse edilen FIFA ve UEFA'nın ilkelerinde kız çocuğu ve kadınların cinsiyet ve cinsiyet kimliklerinden ötürü spordan dışlanamayacağına ve şiddete maruz kalamayacağına dair ibarenin bulunmasına ve bu konuda devlet kurumlarının göreve çağrılmasına rağmen futbolun erkek alanı olduğu ve kadınların yer aldığı futbolun kadın ligi olduğu ayrışmasının yapıldığı, bunun da futboldaki toplumsal cinsiyet ayrımcılığını başlattığını ve meşrulaştırdığını dile getirdi.

Kadınların sporda ve futbolda kaynaklardan daha az yararlandığını ve oyunun içine girip oyunda kalmakta daha çok zorluk çektiğini sözlerine ekleyen Öztürk, kadınların olimpiyat oyunlarına 100 yıl sonra katılma hakkı kazandığına dikkat çekerek kadınların ve kız çocuklarının spor ve futbol alanına daha çok katılım gösterdikleri dönemin 90'lar olmasının tesadüf olmadığını, o zamanlarda yüksek ivmeyle hareket eden feminist ve toplumsal hareketlerin etkisinin olduğunu belirtti.

Türkiye Futbol Federasyonu'nun (TFF) ve devlet kurumlarının spora ve kadınların spor ile futbola katılımına dair bakış açısına dikkat çeken Öztürk, 80 darbesinin ardından okul yönetmelikleri gereğince beden eğitimi derslerinde kız çocuklarının futboldan uzaklaştırıldığının, 90'lardan itibaren TFF'nin kadın liglerinin oluşturulmasının temelinde kadın-erkek arasındaki heteroseksüel ilişkiyi düzenleme amacı taşıdığının altını çizdi.  97 yılında 9 yıl süreyle kadın ligindeki takımların kapatılmasında kadınların futbol oynamaya uygun olmadığı, oynayanların çoğunun da lezbiyen olduğu gerekçelerinin beyan edildiğini vurguladı.

“Kadın ve translardan oluşan bir lig olsa dünya ligi olur benim için”

2015 yılında Onur Haftası kapsamında organize edilen futbol sahasında “İbneler Dönmelere Karşı” etkinliğiyle kuruluşunun ilk adımını atan LGBTİ+ futbol takımı Atletik Dildoa'da top koşturan Nazlı, takımdaki deneyimi paralelinde futbolla ilişkisi ve yeşil sahalarda gözlemlediği cinsiyetçilik ile heteroseksizmden bahsetti.

Tatavla'da yaşayan ve futbol oynamayı seven LGBTİ+'ların oluşturduğu 'Tatavla Futbol Grubu' olarak var olmaya başlayan, hem sosyalleşme hem de çoğunun deneyimlediği üzere futbolla zoraki ayrılıktan sonra tekrar haşır neşir oldukları bu alanın, mahalle liglerinden biri olan “Öteki Lig”de yer alma teşebbüsüyle Atletik Dildoa adını aldığını belirten Nazlı, ligde Dildoa ismini aldıklarından ötürü ayrımcılığa ve dışlanmaya maruz kaldıklarını belirtti.

“Öteki Lig'e girmeye karar verdik, böylece başka takımlarla da oynama şansımız olur diye düşündük. Lig de bizden bir isim talep etti. Mevcut takımlardan birinin adıyla dalga geçirek, onun yapısını bozarak takıma Atletik Dildoa adını verdik. Lig'den, ligdeki birkaç takımın adımıza dair çekincesi olduğu haberini aldık. Çekincelerinin sebebini anlamıştık. Yapılan açıklamaya göre isimde 'Dildo' kelimesinin geçmesi sebebiyle Aziz Nesin takımındaki çocuklara Dildo'yu nasıl anlatacaklarını bilememelerini gerekçe göstermeleri bir yana kapitalizmin artığından fallik yanlısı ve cinsiyetçi olmaya kadar pek çok suçlamaya maruz kaldık bu süreçte. Buna karşılık ismimizi değiştirmemiz talep edildi. Biz de asla değiştirmeyeceğimizi belirttik ve lige giremedik.”

Alternatif lig takımlarıyla yaşadıkları deneyim paralelinde karma takımlarla dayanışma ördüklerinin ve rekabetten uzak oyun alanları yarattıklarının altını çizen Nazlı, bunun yanı sıra sahadaki örtülü cinsiyetçilik, kadın ve LGBTİ+ olarak karşı karşıya kalmak zorunda kaldıkları müzakere alanlarına dikkat çekti.

Söyleşide spor ve futbolda oyuncu olarak kadın ve LGBTİ+ olmak üzerine konuşulmasının yanı sıra taraftar olmak, taraftar grubu olarak sorumluluklar konuları da vurgulanarak özellikle kadın futbol takımlarının taraftarı olmanın futboldaki cinsiyetçilikle mücadele etmedeki rolüne değinildi.