Gökkuşağı Forumu

Tacizci ile dayanışmak

Cumartesi, 31 Aralık 2016

“...Fakat insanlar nedense daha ziyade, ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inme cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.”

Sabahattin Ali / Kürk Mantolu Madonna

Değinmek istediğim konu aslında ‘bir psikolojik taciz vakasında tacizci ile dayanışmak’ konusu... 

“Psikolojik taciz” kavramını veya söz gelimi şu cinsiyetçi küfür meselesini herhalde ancak bazı feministlerin bu kadar taktığı ve gündeme getirdiği, “basit mesele”ler olarak gören ve cinsiyet eşitliğine dair toplumsal işler yapanlar olabildiğini görüyorum.

*** 

Önce kısaca "psikolojik taciz nedir"i tariflemeye çalışayım biraz. 

Örneğin iki insan bir masaya oturdu, çaylar içildi ve bir insan bir insana karşı gönül telinin titrediğinden bahsetti. Bunu karşı tarafından işiten insan bu formatta bir insan ilişkisi kurmak eğiliminde olmadığını ifade ettiği an, bu bir “teklife hayır cevabı verildi” durumudur. Bu “hayır” niteliğindeki yanıttan sonra yapılan ısrarlar tacizdir. 

Evet, bu noktada kötü bir haberim var; sevdiğiniz birçok aşk şarkısı, aşk filmi, içindeki aşk duygusuna olumsuz yanıt almış erkeğin “ikna etmesi” için yaptığı ısrarları, darlamaları meşru göstererek ve bu psikolojk tacize maruz kalan kadının reddededen tavrını ise “naz” diye adlandırarak şirin ve meşru bir şekilde sunar. Hatta kadının sonradan fikrinin değişmesi ve olumlu yanıt vermesinin bu ısrarları, darlamaları, yani psikolojik taciz sürecini meşrulaştırdığı algısı da yaratılabilir fakat, tacize maruz bıraktığınız insanın fikirleri değişebilen bir insan olma özgürlüğünü argüman olarak kullanarak taciz etmeye veya geçmişteki tacizlerin meşrulaştırılması çabası için kullanılamaz. Bu kullanılabilecek olsaydı belki de tüm tacizkar davranışları serbestleştirecek, toplumsal konum ve fiziksel açıdan güçlü olanın (erk), bu açılardan kendisinden daha dezavantajlı durumda olan herkese taciz edebilmesini açıklamasına olanak sağlardı. Ayrıca o duygu değişimi hakkına sahip olduğu gibi, öte yandan bir rıza inşası [1] süreci sonucu manipülatif etkiyle değiştirilmiş duygunun istismarı söz konusu da olabilir.

Parantez niteliğindeki paragraftan sonra esas konuya geri dönelim. Reddedilişin ardından gelen her ısrarın taciz olduğundan bahsettik. Ve “taciz” başlığının alt başlıkları olarak, “fiziksel taciz” diye adlandırılan ve varlığı çoğunlukla daha kolay algılanan, üzerinde fazla düşünmeden bile bunun bir “alan ihlali”, “tahakküm girişimi” olduğu çoğunluk tarafından daha kolay sezilebilen ve tepki gören somut yöntemin yanı sıra; tacizcinin (hele ki toplumsal algı içerisinde yaptığı her şeyi meşrulaştıran bir argümana ve kabul görme rahatlığına sahip bir erkek ise bu tacizci) kitlelere daha kolay meşruluğunu kabul ettirebileceği, daha kolay gizleyebildiği, daha kolay manipüle edebildiği yöntemler de vardır: Psikolojik taciz gibi, mobbing gibi… Yukarıda bahsi geçtiği gibi örneğin reddedilişten sonraki “ısrar”ı sayısız yöntemle sürdürebilir ve bunlar psikolojik taciz süreçlerine çeşitli örnekler olmuş olur. Tacize maruz kalanın bulunduğu mekana her gün gidip sık sık karşısına çıkmak, tacize maruz kalanla olan ortak arkadaşlarında bir algı manipülasyonu yaratmak, tacize maruz kalanın yaşamında kendini var ettiği ortamlara onu kısıtlayıcı bir şekilde girmek, sık sık şiirli mesaj yollamak, sosyal medyada stalk'lamak (gizli bir şekilde detaylı takip) veya bunu hissettirmek, maruz kalan kişiye mesaj verme kastıyla boş bir pet şişeyi yüksek ses çıkartacağını bile bile büzüştürmek ve maruz kalanın bundan rahatsız olması, sık sık aynı yere gidip, öylece durmak bile temas kurmaya yönelik bir davranış ve maruz kalan için rahatsız edici bir alan ihlali süreciyse psikolojik tacizdir... Kısacası rahatsız edici her türlü ısrar, darlama veya rıza inşası süreci bir psikolojik tacizdir.

***

Şimdi de “psikolojik taciz”in, neden “fiziksel taciz”den daha hafif bir mesele olmadığı konusuna değinmek gerektiğini düşünüyorum, ki “tacizci ile dayanışma” vakalarında eşitlikçi, adil bir dünyayı savunduğunu beyan eden kişi ve kurumların bile bir argüman olarak kullanabildiğini gözlemliyorum çünkü. 

Öncelikle psikolojik taciz, fiziksel taciz, tecavüz, cinsiyetçi küfür gibi konuları ele alırken “elle yapmışsa fena ama psikolojik taciz ne yav, o önemli değil” gibi bakış açılarıyla, bu konuları kaba şiddetin miktarı, karşı tarafa verdiği hasarın somut miktarı ve hatta bilinçaltındaki “namus” algısını harekete geçirerek fiziksel temas olan tacizin daha ağır bir suç, fiziksel temas olmayan tacizin ise daha “küçük bir hata” olduğu gibi sonuçlar çıkaracak bakış açıları; ancak bir alt başlık olarak “cinsiyet eşitliği”ni ve bir üst başlık olarak da “eşitlik” kavramı üzerinde yeterince samimiyetle düşünmeyen, yeterince samimiyetle savunmayan kişi ve kurumların yetinebileceği bir ele alış biçimi olabilir. (Bazen savunduğunuz bir kavram için ölebilirsiniz bile ama savunduğunuz o kavram üzerine yeterince samimiyetle düşünmemiş ve pratiğinizde son ana kadar eşitlilik, adalet ihlalleri içeren eylemlerde ve söylemlerde bulunarak yaşamış olabilirsiniz.)

Bu konuları bir insanın diğer bir insanla kurduğu insan ilişkisinde tahakküm kurma hakkını kendinde görmesi bakımından ele almak sanırım daha doğru bir zemine oturtur bizi öncelikle. 

İkincisi, bir psikolojik taciz vakasını, ana akım haber bültenlerinin veya ana akım medyanın bize sunduğu gibi “kişisel bir husumet/dava/kavga” meselesi olarak değil, toplumsal bir mesele olarak da tanımlamak durumundayız. Ataerkil bir toplumda erkekçe davranan birinin, kendini hetero kadın veya LGBTİ olarak tarifleyen biri ile kurduğu insan ilişkisinde yaptığı, yapacağı tüm eşitsiz davranışların, psikolojik tacizlerin, mobbinglerin toplum tarafından kabul görülebilip, sıradan algılandığı bir yaşam alanı içerisinde bu, toplumdaki tüm hetero kadın veya LGBTİ'lerin toplumsal yaşamla etkileşim halinde olan kendi yaşamlarında da eşit bir insan ilişkisi kurabilmesi için daha fazla mücadele etmesine, daha kolay baskılanmasına, daha sık psikolojik veya her türlü tacize, tecavüze veya cinayete maruz kalmasına sebep oluyor. Yani tüm bu vakaların toplumsal boyutu var.

Ve bunlar bir yana “psikolojik taciz”in, “fiziksel taciz”den neden daha hafif bir suç olmadığını sadece sonuçlarının karşılaştırması üzerinden bile bakabiliriz. Her olayın sonuçları kendi koşulları özelinde ayrı ayrı oluşabilir. Bir fiziksel taciz vakasında, tacizci bir suç işlemiş olmasına rağmen örneğin suçunu anladığına, bir daha tekrar etmeyeceğine, hal ve tavırlarıyla karşı tarafa rahatsızlık vermeme güvencesini iletmesiyle veya başka bir sebepten muhatabı tarafından bağışlanabilir ve gerçekten muhatabı artık rahatsızlık hissetmeyebilir. Örneğin aynı çalışma ortamında çalışmaya da devam edebilirlerken; bir psikolojik taciz süreci sonrasında da muhatabı çalışma ortamından veya yaşamında kendini var ettiği birçok ortamdan ayrılmak durumunda kalabilir, manipülatif bilgiyle donatılmış ortak arkadaşlarıyla insan ilişkileri kesilmiş durumda kalabilir, bir depresyon sürecine girebilir ve buna karşın tacizci ataerkil toplumun da kendisine sağladığı avantajla “sessiz onaylanma”nın konforuyla yaşamını sürdürüyor olabilir. İşte sonuçları bakımından bir psikolojik tacizin, bir fiziksel taciz vakasından daha ağır bir suç niteliğine kavuşabilmesi örneği…

Fakat, nihayetinde, vakanın sonuçların, tacizin “elle” olup olmadığı, tacizcinin veya maruz kalanın arkadaşımız olup olmadığı, tacizcinin daha önce iyi bir şeyler yapmış olup olmaması, tacizcinin bir konuda tahakküm uygulamaya, eşitsizliğe göz yumuyorken başka konularda toplum için iyi bir şeyler yapıyor olup olmaması, tacizcinin bulunduğu mesleki konumun kurumumuzun yapacağı işler için fayda sağlıyor olup olmadığı gibi kriterlere göre değil; bunun yaşadığımız ataerkil toplum ortamındaki eşitsizliğe olan etkisi bakımından ele alıp, fikir ve tavır geliştirmeliyiz.

Zira aksi yönde görmezden gelerek bile olsa tacizci ile dayanışmak, maruz kalanın alanını kısıtlar, başka taciz vakaları için tacizciyi toplumsal anlamda kabul görme kültürünü besleyerek tüm taciz fikirlerini cesaretlendirir, daha adaletli bir dünya için toplumsal işler yapan kurumlarda “bile” gerçekleşen tahakküm, taciz, tecavüz vakalarının üzerinin örtülmesi için cesaretlenmesi için destek vermek olur ve dahası…

Tacizci ile dayanışmak, tacize maruz kalma deneyimi yaşamış veya yaşamakta olan insanlarda ise bu eşitsizlikle mücadele etmekten yılmaya, görmezden gelmeye başlamasına, susmasına, sonra kendisini ifade etmekte zorlanmasına, depresyona, üretememesine ve belki en son da ya yaşayamamasına (intihar) ya da belki bir o kadar korkuncu olan tacizlerin yapılabildiği ve üzerinin örtbas edilebildiği bir dünyanın çemberini döndüren insanlardan biri haline gelmesine sebep olabilir.

***

Bir psikolojik taciz vakasında tacizci ile dayanışmak için öne sürülen bir diğer argüman da tacize uğradığını beyan eden kadın'ın yalan söylediği veya söyleyebileceği argümanıdır. Liberaller, pozitivistler ve çeşitli dünya görüşleriyle dünyaya bakan bazı kişi ve kurumlar, yüzde yüz kanıtlanamayacak vakaların üzerine düşünmeye reddetmesi, belki “kusursuz bir adil tavır”ın peşinden gitmelerini hayal ederken, hayatlarda büyük bir hataya düşmelerine yol açar. Somut kanıtlara ulaşmamızın imkansız olduğu psikolojik taciz, fiziksel taciz ve diğer durumlar için; feminist teori “kadının beyanı esastır” ilkesini geliştirmiştir. Rakamlarla ölçülebilen-ölçülemeyen verileri de hesaba katsak ya da katmasak da bu ataerkil toplumların içerisinde bir taciz beyanında bulunan kadının, kendisi hakkında taciz beyanında bulunan erkekle eşit olmayan koşullarda bu açıklamayı yapma cesaretine başvurduğu gerçeği ve temsili bir sayı vererek çoğunluğu hayal ettirmeye çalışmak gerekirse; %99 ihtimalle bunun doğru olduğu gerçeği ortada duruyorken, bu beyanların somut şekilde kanıtlanamaz oluşuna dayanarak, konu hakkında bir tavırdan kaçınmanın sessizliği, bu vakalarda gerçekte %99 ihtimalle zaten suçlu olan iktidardaki ataerkinin gücüne güç katıyor. Somut kanıtlara ulaşmamızın imkansız olduğu durumlarda ne yapacağız peki? Feminizm şu cevabı veriyor: %100 kusursuz bir adil tavır gösterme ihtimalin yok. Ama sosyolojik verilerden de faydalanarak kusursuz adalete en yakın tavır olarak, kadının beyanını esas alarak [2] yargılamaya başlayabilirsin ve suçsuz olduğunu kanıtlamayı erkeğe bırakabilirsin. Bu yöntemle erkeğe kendini ifade etme ve suçsuz ise bunu kanıtlama imkanı da veriyorken, olabilecek en büyük terslikte bile %1 ihtimalle yargılarken hatalı bir sonuca varmış olacaksın. O yüzde birlik hata ihtimaliyle uzlaşmayıp, “kanıtlayamazsa tavır almam” tavırsızlığı ile hem iktidarda olan ataerkinin pratikteki neferi haline düşmüş hem de %1 ihtimalle haklı çıkacağı 1'in hakkını yememe “adilliğini” gösterme peşinde koşuyorken 99'ların gerçekliğini görmezden gelmiş, daha da ağırlaştırmış oluyor.

Bilimsel olarak %100 adaletli tavır almanın imkansız olduğu taciz beyanı durumlarında, “ya yalan söylüyorsa”dan yola çıkarak tavır almak alınabilecek tavırlar seçenekleri içinde en adaletsizce olanlarından biridir.

***

Derdi gerçekten adalet olan bir kişi veya kurum için, “insanlar arasındaki ekonomik adalet”, “türler arasındaki ilişkide adalet”, “insan ve doğa ilişkisindeki adalet”, “halklar arasındaki adalet” gibi konularda olduğu gibi “cinsiyetler arası eşitlik ve adalet” meselesi de eşit öneme sahiptir. Ve samimiyetle adaleti düşleyen her kişi ve kurum, cinsiyet eşitliğine etkisi bakımından psikolojik taciz vakaları ile fiziksel taciz vakaları arasında bir fark olmadığı meselesi üzerinde de, “kadının beyanı esastır” meselesi üzerinde de samimiyetle ve ciddiyetle düşünmek zorundadır.

[1] “Rıza İnşası” kavramına dair kısa bir okuma

[2] “Kadının Beyanı Esastır” ilkesine dair kısa bir okuma