Gökkuşağı Forumu

Paramparça

Çarşamba, 18 Ocak 2017

Bundan yıllar önce zamanın herhangi bir aralığında Duygu'yla sergi gibi hayatın tam da göbeğinde karşılaştık. Acıların enkazından kendini kurtaran biri için bu oldukça şaşırtıcıydı. Seneler sonra geçireceğim o büyük kazanın çok öncesinde karşılaşacaktım onunla. Asistanımın dikkatsizliğiyle başlayan yanlış serginin akabinde doğru adrese vardığımda belirecekti yanımda; kadının adının olmadığını altını çizerek duyuran kadın, ona seslenişimin ardından gelecekti yanıma ve dostluğumuz o noktada başlayacaktı.

***

Turuncu; lakabım değil, çocukluğumda bayram hediyesi sevinciyle yaşadığım sempatik bir arsızlıkla, o rengi taşıyan giysilere anlam yükleyen alelacele alınmış kıyafetin, içime sıcak bir his vermesiyle oluşan isimdi.

Yani ismim...

Sanırım en çok Duygu'nun diline yakışıyor dediğim şey...

Ne çok şeyden oluştuk biz? Paramparça olmadan “bütün” kalabildik. En önemlisi tüm sahte dostluklardan öte dost olabildik.”

Dostluğumuzu ziyan etmeyeceğini düşündüğüm yıllara inanışım, sanki hep sağlıcakla kalabilecekmişiz gibi yaşadığımız güzel anları sınırlı kılan zamana aldanışım olmasaydı, daha sıkı sarılır daha sık öperdim onu.

Biz onunla başkaydık. Aklımıza estiği zamanlarda sonuna kadar yaşamayı seçecek kadar kahramandık. O, ezilmiş- hor görülmüş kadınlara açtığı kalbini hiçbir kalıba sığdırmayı sevemeyecek kadar etiketleri reddeden, eşit haklardan yana yaşam felsefesini destekleyen biriydi. (Yani kendi deyimiyle güzelliğiyle meşhur annesinin, küçük kadınıydı)

İkimizin de ayrı öyküsü vardı. Ben yıllar önce Ankara'da trajik bir olayın kurbanıydım, o gazetecilik hayatının içinde kaleme aldığı “Kadının Adı Yok” adlı kitabın haksızlığa uğrayışıyla zor günlerden geçen bir kadın...

Kadınca'ya kadar varan rahatlatıcı döneme kadar uzayan, engebeli yolda yoğunluğun arasında, kendini edebiyatçı olarak görmeyen oldukça alçak gönüllü biriydi. Kader mahkumlarına üzülürdü, F tipi bir cezaevinden ona ulaşan mektubun başlığına gazetede yer verdiği için küfür yiyen ancak bunu soğukkanlı tutumuyla elden bırakmadan röportajlarında dile getiren asil bir ruhtu. O, insanı severdi; ayırmazdı. Barış orucu tutarak yaşamını yitiren bir insana da çatışmada öldürülmüş polise de kahrolurdu ancak bu hassas kalbi onu anlamayanların zulmüne uğradığında kırılırdı. Çünkü Duygu, içinde faşizmin ayak izleri olan her şeye karşıydı.

***

İkimiz de bir yere ait olmaktan korkan insanlardık. Görüştüğümüz zamanlarda gün aydınlığını bile benimsemeyip, gecelere sığınırdık; daldığımız sohbetlerden birinde “son bir kitap” demişti, Duygu Asena uzun bir yola çıkacak gibi durmuştu karşımda. O son kitabın öncesi, önceki bir zamanda hayatımı almıştı karşısına, dünyama girip aşkıma dokunmuştu ilk kez bir eşcinsel seviyi yazmıştı. Toplumun değer yargılarını elinin tersiyle itip, bu kez bizim yanımızda durup bir kez daha ağlatmıştı.

Çünkü o sayfa sayısı az bir kitapla bile sevginin ve cinselliğin belli bir saçma sistemin esaretinde olmadığını kanıtlayabilen ender yazarlardandı. Beyin tümörü gelip yerleşmeseydi hayatına, ötekilenen herkes için iyilik meleği olarak yaşamaya devam edebilirdi.

Ancak yaşam dediğimiz şey biraz da tesadüflerden ibaretti, planlamadığın şeylerin dışındaki her şeye de hayat deniyordu. O gittikten sonra dağıldım; tıpkı kitaba hayat veren ve aynı zamanda yok eden o isim gibi paramparçaydım.