Yaşam / Ekoloji

“Kıyamet Koparken” yapabileceğimiz bir şey var!

Çarşamba, 22 Mart 2017

Dünya Su Günü için, devlet yetkililerin ikiyüzlü konuşmalarına hazır mısınız? Hani doğayı yok oluşa sürükledikleri politikaları… Asla utanmadan ve sonuna dek sürdürecek oldukları…

Bugün Dünya Su Günü. 1992 yılında gerçekleşen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı'nda belirlenen bu tarih, artan temiz su ihtiyacına karşı duyarlılık ve mücadele öngörüyor.

Sermaye sahiplerine, holdinglere doğayı kendi malı gibi sunan devlet yetkilileri, 22 Mart Su Günü için hazırladıkları konuşma ya da bildirilerde su kaynaklarının tükendiğini, kirlendiğini, su kıtlığının kapıda olduğunu ve su tasarrufu yapılması gerektiğini hatırlatır. Ayşe Teyze’lerin bulaşık yıkarken suyu tasarruflu kullanması gerektiği, çamaşır makinesini hafta da 2 defadan fazla çalıştırmaması gerektiğini öğütleyen yetkililer, daha fazla kar için suyun kirletilmesine göz yumarlar.

Dünya Su Günü vesilesiyle yazılan bu metin, yıkama bittikten sonra bulaşık makinası kapağını açarak kurutma sağlayın”,ütüleme işlemi bitmeden 5 dakika önce ütünüzü fişten çekin” ve “bir fincan çay için kaynatılan iki fincan su enerji tüketiminizi ikiye katlar” türünden önerilerden bezenler için kaleme alındı.

Dünya yok olmadan önce yapabileceğimiz birkaç şey…

Derrick Jensen’in yazdığı ve Stephanie McMillan’ın çizdiği “Kıyamet Koparken-İnkâr İçinde Kalmanızı Sağlayacak 50 Basit Şey” isimli çizgi roman, dünyada yol açtığımız, geri dönülmesi oldukça zor tahribatın basit birkaç öneriyle geri alınamayacağını anlatıyor.

Kaos Yayınları’nın Nisan 2016’da dilimize kazandırdığı “Kıyamet Koparken” oldukça tanıdık bir hikâyeyi, bizim hikâyemizi anlatıyor. Kitap Alakır’da, Akkuyu’da, Cerrattepe’de, Gerze’de İztuzu’nda, Karadeniz Yaylarında, Kuzey Ormanlarında, Loç’ta, Munzur’da ve Yırca’da hayatı savunanlara atfedilmiş.

Kıyamet Koparken’in yazarı Derrick Jensen, ekolojik hareketin şair ve filozofu olarak tanınan aktivist bir yazar. Jensen, endüstriyel uygarlığa karşı duruşunun altını bu kitapta yeniden çizmiş. Karikatürist Stephanie McMillan’da kapitalizm karşıtı ve çizimlerinde doğrudan eylemleriyle tanınıyor. Bu iki sanatçı bir araya gelince, tasarruflu ampuller değil; ormanlardan, vadilerden, bahçelerden yükselen bir mücadele resmedilmiş.  

Kıyamet Koparken, kadın karakterlerin ağırlıkta olduğu biz çizgi roman. Hikâyede kent yaşamını tamamıyla terk etmiş, hayvanlarla bir arada yaşayan ve kentte ekolojik mücadeleye destek veren iki kahraman daha var. Hikâye, işbirlikçi çevreci sivil toplum kuruluşu çalışanlarına, devlet yetkililerine, patronlara, pasifist çevreci bir karaktere ve dünyayı yemek üzere devletle anlaşan robotlara yer veriyor.

Arabaları azaltmak ya da aşırı üretimi engellemek…

Kitabın ilk sayfalarında kentte yaşamlarını sürdüren iki kadın arkadaşın çevreci tartışmalarına kulak veriyoruz. Karakterlerden biri, “dünyayı kurtarmak için yapılacak 50 basit şey” isimli bir kitap okumuş ve oldukça etkisinde kalmış. Ancak arkadaşını -bu 50 basit şeyi- yaparak dünyayı kurtaracağına inandırması hiç de kolay değil… Tartışmalarına hayvan özgürlükçüsü tek gözü kör bir tavşanda müdahale ediyor.

Hikâye doğada yaşamını sürdüren sipirütüel karakterle sürüyor. Tilki ile sohbetlerinden, karakterimizin hızla yok edilen dünya için inandığı tek mücadelenin meditasyon olduğunu görüyoruz. Karakterin konuşurken, içinde yaşadığı ormanın günden güne ağaçsız kaldığını fark etmediğini de…

Dünyayı tüketmek kimin hakkı?

Hikâye robotların dünyaya gelişi ile sürüyor. Dünyayı tüketerek büyüyebilen robotlar aslında teknolojiyi temsil ediyor. Yazar Derrick Jensen’in teknoloji karşıtı olduğunu bir defa daha hatırlatmış olalım.

Robotlar, devlet yöneticileriyle dünyayı yok etmek üzerine bir anlaşma yaparlar ancak, o kadar hızlı tüketirler ki maliyetlerini düşüren doğayı sömürecekleri alan kalmaz. Bunun üzerine, sermaye sahipleri ve robotlar arasında bir mücadele başlar.

Teknoloji karşıtlığının eleştirisi başka bir yazının konusu olsun ancak yazar Jensen’in burada ifade ettiği bir gerçeklikten bahsetmek gerekiyor. Teknolojinin gelişmesiyle kapitalistlerin kâr oraları düşer. Çünkü kârın yükselişi için emek-doğa sömürüsü belirleyicidir. Emekten elde edilen artı değer ve doğadan sağladıkları rant sabitlendiğinde, teknolojik araçlar tüm üreticilerin benzer maliyetle üretim yapmalarına sebep olur.

Bu durumda kâr oranları düşer ve kapitalistler, iktidarlar başka bir çözüm ararlar. Bu çözüm teknolojinin alt üst edilmesi ve “kaynakların” yeniden değerlendirilmesini sağlayacak savaştır çoğu zaman. “Kıyamet Koparken” bu geçekliği robotlar ve patronlar üzerinden kurgular.

Yaban kurtarır!

Kıyamet başlamıştır… Mücadele, kentte yaşayan iki kadın karakterin radikalleşmesi ve ormanda hayvanları ile birlikte yaşamını sürdüren insanların katılmasıyla sertleşir. Robotlar, devletler ve sermaye sahiplerinin karşısında artık; endüstriyel kapitalizme karşı örgütlenmiş doğa, hayvanlar ve insanlar vardır…

Deney hayvanlarına, aşırı üretime, basın manipülasyonuna, kapitalistlerin örgütlülüğüne karşı verilen mücadeleyi kimin kazandığı belirsizdir. Ancak kitabın ilk sayfadan itibaren okuyucuda oluşturduğu duygusal atmosfer, son sayfasında yer alan direnenlerin onurlu duruşuyla hala kazanabileceğimiz bir mücadele konusunda bizi yüreklendirmekte.

Jensen kitabın arka kapağı için şöyle yazmış: “Yalnızca öfke ve tiksinti içerisinde değilim aynı zamanda derin bir kederle yüklüyüm. Ve derin bir utançla…”

Dünya Su Günü için, egemenlerin, devlet yetkililerin ikiyüzlü konuşmalarına hazır mısınız? Hani barajlarla tükettikleri su kaynaklarını, termik ve nükleer santralleriyle doğayı yok oluşa sürükledikleri politikaları ve sermaye sahiplerine sattıkları her şeyiyle… Asla utanmadan ve sonuna dek sürdürecek oldukları…

Öfkeye kapılanlar, tiksinti duyanlar, kederle dolanlar ve utananlar için hala bir çıkış yolu var! Bu kitap o yolun yalnızca insan refahından değil, doğaya ve insandışı hayvanlara saygı ve eşitlikle geleceğini hatırlatıyor.

Tedirgin ve keyifli okumalar.

İlgili yazılar:

Bırakalım üzülsünler!

Kentin, bedenin ve unutuşun kitabı: Küçük Kudüs Selanik

Putkaya “Dikiş Nakış”