Kültür Sanat

LGBTİ temalı filmler acı olmadan olmuyor mu?

Perşembe, 23 Mart 2017

LGBTİ sinemasında hep acıların lezbiyen, gey, biseksüel veya transı mı olmak zorundayız?

                            Görsel: Kültleşmiş "Rock Horror Picture Show", 1987

Kaos GL’nin kadim dostlarından Salih Canova’nın facebook postundan yola çıkarak bu haberi hazırladık.

Salih, bir Macar gey filmi izliyor. Filmin karanlık sonuna ilişkin, “Bu bir LGBTİ sinema ezberi mi? neden hiç mutlu son yok?” diye soruyor. Biz de soralım dedik. LGBTİ sinemasında hep acıların lezbiyen, gey, biseksüel veya transı mı olmak zorundayız?

Neden izleyicide sürekli “Bunu tercih ederseniz sonunuz bu olur” algısı yaratılıyor?

Salih Canova: Malumumunuz söz konusu lubunyalıksa Macar kırsalı Yozgat'ı aratmıyor. Filmin konusu şu; Almanya’da futbol oynayan bir Macar çocuk kötü oynadığı için takımdan naşlatılıyor, o da bir Macar köyünde bulunan aile yadigârı eski evi onarmak üzere Macaristan’a dönüyor. Ana karakterimiz futbolcu olduğundan taş olduğunu tahmin edersiniz ama senaryonun buraları boşluklarla dolu. Oğlan ne yiyecek ne içecek?

Bir gece bunun motoru çalınıyor, uykudan uyanıyor motora yetişiyor falan filan işte, derken hırsız ve kaslı çocuk bu yakalanma esnasında motordan düşüp yaralanıyor. Sonra bizim futbolcu buna bakıyor, sabah uyanıyorlar evi birlikte onarmaya başlıyorlar, yiyip içip sıçıyorlar, derken bir noktada sarhoşken koli oluyor... Sonrası klasik; köye gelen yabancı, ayarttığı oğlan, oğlanın yarı Nazi arkadaşları, çilekeş ama imanlı anası, zulüm, melodram falan filan. Finalde hırsız oğlan koli esnasında futbolcuyu bıçaklayıveriyor...

Senaryonun zırvalığı, bu tür filmlerdeki kaslı tiplerin bir noktada sarhoşken yiyişmesi gibi ultra madi detaylar falan bir yana, neden LGBTİ temalı filmlerin çoğunda final böyle karanlık? Bir gerçekliğe dokunayım derken neden izleyicide sürekli “Bunu tercih ederseniz sonunuz bu olur” algısı yaratılıyor? Dünyada milyonlarca eşcinsel bambaşka bir hayat yaşıyor. Mücadele ediyorlar ve mutluluğa ulaşıyorlar. Çoğu bu mücadele içinde buluyor mutluluğu. Yetti gayrı bu mutsuz sonlar. O kadar mutsuz değiliz. Evet bazı şeyler zor ama çoğumuz koli esnasında partnerini bıçaklamayı aklından bile geçirmiyor. Acılarımızdan besleniyor, bunlardan güzel bir dünya yaratmaya çalışıyoruz.

Ceylan Begüm Yıldız: Athena'nın klibine dair demeye çalıştığım buydu... Bir kere de bıçaklanmayalım, eşek sudan gelinceye kadar dövülmeyelim, taşlanmayalım, öldürülmeyelim, gömülmeyelim be hikayenin sonunda. Resmen gözdağı gibi…

Aynı edebiyatı hepimiz duyduk

Sefa Tokgöz: Ben bir sempozyumda bunun üzerine sunum yapmıştım, iyi bir şey yapıyorum derken mağduriyet temsillerini tekrardan nasıl üretiyorlar diye. Çok uzunca bir süre de bu konu hakkında, düşündüm, okudum. Deneyimleri herhangi bir formla tekrar anlatınca bu hataya düşüveriyorlar. Ekonomi politiği mevzusu da devreye giriyor tabi ki, insanlara alıştıkları hikâyeler sunma, gerçekliğin aynısını yansıtınca daha iyi olacak düşüncesi, daha çok izlenme, daha çok festival ve daha çok para. Türkiye'de de son dönemlerde yapılan hem tiyatro hem sinema alanı bu verdiğin örneklerden çok farksız. Lubunya olduklarını ifade eden bu alanda üretim yapan insanlar da aynı duruma düşüyor nedense. Benim en büyük tepkim de burada, evet yüz milyonlarca yıl aynı edebiyatı hepimiz duyduk. Ama bazılarımızın da başka bir varoluş biçimi var, biraz da buraları gösterelim, eğer mesele seyirciyse, onlarda farklı bir algıyı açmış olalım. O zaman farklı bir şey söylemiş oluyoruz, o zaman aaa evet bu yeni bir bakış açısı getirmiş diyoruz. Ben henüz Türkiye özelinde buna rastlamadım.

Alternatif alanlar, filmler, festivaller

Demhat Aksoy: Aslında sinemanın LGBTİ’lere karşı tutumunu değiştirmesi için bu tarz eleştirileri sürekli yapmak gerekir. Yaşadığımız heteroseksist sistem acıları, ölümü, şiddeti bizlere reva görüyor. Heteroseksizmin sineması da bunları tekrar tekrar topluma göstererek bu duruma çanak tutuyor. Bu nedenle filmlerde dayanışmayı görmek, insanların acılar, ölümler dışında başka dünyaları yaşadığını bilmek de bu toplumda yaşayanların hakkı. Bunun için alternatif alanlar, filmler ve tabi ki festivaller gerekir. Tıpkı Kuirfest gibi...

Mağduriyetin parçası mı olacağız, karşı mı duracağız?

Buse Kılıçkaya: Bizler aşk, sevgi, sevişmeyi özgürleştirmek için düştük bu yollara. Renklerimiz zaten bütün güzellikleri ortaya koyuyor. Filmi yapan kişinin LGBTİ’leri kendi zihninde nereye koyduğu ile alakalı bence. Bizler bütün kısıtlamalara, inkara, imhaya inat özel bir duruş sergiliyoruz. Bence sisteme karşı alternatif bir duruş sergiliyoruz. Tek tipliğe karşı bir duruş. Bunun çatırdamaları başladı gibi gözlemliyorum. Yıllarca heteroseksüel dünya düzeninin filmleri dayatıldı, orda da mağduriyet çokça satan bir şeydi. Biz bu mağduriyetin bir parçası olacak mıyız yoksa toplumsal bir mağduriyete karşı alternatif bir duruş mu sergileyeceğiz? Mağduriyet heteroseksüel düzenin en önemli silahlarından birisi ben diyorum ki heteroseksüel dünya düzeni çöküşte ve bu yakında film sektörünü de etkileyecek.

Artık “ne yapılabilir”i anlatıyor olmamız gerekir

Burak Göksel: Coğrafyalara bağlı değişkenlerden söz etmek gerekir. Yani bazı bölgelerde kazanılan haklar genel olarak mücadele ile kazanılmıştır. Ve hangi bölge olursa olsun konu toplumların “geleneksel olmayan” şeklinde açıklama getirdiği bir konu ise eğer orada acı, insanları en çok duygulandıran yaşanmışlık olur. Haklar hakkında iyi adımlar atılmış olan ülkeler ne kadar pozitif olurlarsa olsunlar geçmişin, sinema sektörüne etkisi büyük oluyor. Türkiye özelinde bir şeylere açıklık getirmek istediğimizde, bildiğimiz, tanıdığımız LGBTİ bireylerinin hemen hemen hepsinin hikayesinde acıya rastlıyoruz.  Birey şiddet sarmalına ailesiyle katılıyor, ailesi açısından biraz şanslı ise şiddetle okulda tanışıyor, biraz daha şanslı ise en sonra iş yerinde tanışıyor. Henüz kendi olmaya çalıştığı için şiddetle tanışmayan birini tanımadım.

Yıllardır aktivizmi yapılan bu var olunuşun destekçileri eylemlerine başlamadan önce toplumun ve otoritelerin yarattığı olumsuz dayatmaları problem olarak çoktan kabul etti. Zaman ve yer fark etmeksizin konu konuşulduğunda söylemlere yön veren genelde bu problemler oluyor. Bu nedenle üretilen sanat mağdur edebiyatıyla oluşuyor. Unutulmamalı ki zaten sinemada acı satar. Gişelerin kapısını acı açar. Evet, sinemada yaşam, heyecan, aşk, tutku, mutluluk beşlemesi de var. Ama sinema “LGBTİ”yi konu olacaksa eğer duyular sözler ve edinilen fikirler bu beşlemeye dahil olamıyor.

Kısacası bu yakarış haklı fakat orada kalıyor. Yani tamam ortada istismar edilen bir hak var. Fakat bunu konuşmaktan öteye gidilmeli artık. Tamam, ölüyoruz, öldürülüyoruz, bastırılıyoruz, intihara sürükleniyoruz hatta sıralı, amaçlı yıldırma davranışlarına maruz bırakılıyoruz. Bu durumları yaşıyor olmamızı anlattığımız yeter, sonraki aşamalara geçmiş olmamız, artık “ne yapılabilir”i anlatıyor olmamız gerekir. Bu noktada medya ne kadar değerli ise sinema, edebiyat gibi sanat alanları da o kadar değerli.

Toplum bizleri su testisi olarak gördüğü için sonumuzu başka türlü göremiyor

Deniz Şapka: Neresi olursa olsun heteroksist bir düzenin içindeyiz. Farklı cinsiyet kimliği ve yönelime sahip olmak ile başlayan hikayemiz "normal"in dışında bir hikaye ile devam etmek zorunda kalıyor. Sanırım toplum bizleri için su testisi olarak gördüğü için sonumuzu başka türlü göremiyor ya da görmek istemiyor. Görmek istemiyor dersek daha doğru olur çünkü senaryolarımızın yönetmenleri onlar oluyor. Kendi gibi olmayan mutluluğu reva görmek istemiyor. Öyle ki bazen kendi çocukları olduklarımızı yani bir leylek ya da uzaydan getirilmediğimizi bile bildikleri halde böyle davranıyorlar. Bu durumu da fobi olarak değerlendirmek gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü LGBTİ oyuncuların sonunu onlar belirliyor. Senarist LGBTİ bile olsa çepeçevre sarılmış düzende maalesef kendileri de onlar gibi davranabiliyorlar. Biraz da bizden kaynaklandığını düşünüyorum, o rolleri oynayan bizler kabul ediyoruz bu durumu. Öyle ki aramızda LGBTİ mücadelesi veren politik arkadaşlarımız bile acıların çocuğu rolünü kabul ediyor. Olmak zorunda değiliz ama olmak zorunda mı bırakılıyoruz inan ki emin olamadım. Basit bir örnek üzerinden gidersek verilen o rolü o almazsa öbürü alacak vb. Çalışma hayatında sıkıntılarımız olduğu için o an “Aman alayım bu işi, paramı kazanıp çekileyim” diyebiliyoruz, haklı olarak. Çünkü o an öncelik para oluyor. Belki de acılarımızı içimize attığımız için oralarda görünür kılmak iyi geliyordur. Belki de henüz LGBTİ sinemasında hep acıların geyi, lezbiyeni, biseksüeli ve transı olmak zorunda mıyız gibi bir soru yöneltme lüksümüz olmadığı için olmak zorundayız. Çünkü acılarımız var ve bitmiyor...

LGBTİ’ler de ne çekti gamından uzaklaşmak lazım!

Ozan Gezmiş: LGBTİ’ler de ne çekti gamından uzaklaşmak lazım! Sinema tarihinde ilk “eşcinsel” temalı film, 1895 tarihli “The Dickson Experimental Sound Film” olarak kabul edilir. Bu filmde erkeklerin alışagelmiş davranışların dışında gösterilmesi dönemine göre oldukça radikaldir. Örneğin iki erkeğin birlikte dans etmesini görürüz. O zamandan bu yana artık LGBTİ sineması dediğimizde açılma, ayrımcılık, damgalanma vb çeşitli sosyal konularda LGBTİ sinemasının örneklerini beyazperdede görebiliyoruz. Bu filmlerin genelde merkezine aldığı toplumda LGBTİ olma meselesi dışında ortak özellikleri belki de olumsuz kimi duygular; acı, keder, mutsuzluk vb. Umutlu kimi film örnekleri olsa da genel itibariyle daha karanlık bir sinema izlenimi ne yazık ki mevcut. Burada duygudaşlık kurma konusunda toplumun LGBTİ olmayan geri kalanına da mesaj verme kaygısının ağır bastığı ya da “gerçekleri” gösteriyoruz üzerine yoğunlaşılan bir dramaturji olduğu belirtilir ama aslında gerçekler bu mu, tartışmalı elbette. Umuda yer veren, ayrımcılık ve sosyal izolasyon gibi temaları mağdur edebiyatına boğmayan daha çok LGBTİ filmlere ihtiyacımız var kuşkusuz ki. Bunun yolunun da aslında umutlu insan hikayelerine doğrudan temas etme ve “LGBTİ’ler de ne çekti” gamından biraz uzaklaşmak ile olacağını düşünüyorum.

Haberimizi gene Salih’in temennisiyle bitirmek istiyoruz: Sevgili sinemacılar siz de lubunya estetiğini biraz da burdan görün. Ağlayarak seyircisinden özür dileyen filmler değil, cesur filmler bekliyoruz.