Yaşam

Ütopyalar: Süleyman Bölükbaş’ın Ütopik Manifesto’su

Perşembe, 23 Mart 2017

Tepemizde karanlık bir bulut görünüyor, yağmuru ıslatmaz korkmayın. Gündemin karın ağrıları bizde birer sancı tadı alıyorken, muhtaç olduğumuz gullüm kendini aratıyorken, gülmeyi unuturken başka bir dünya için savaşıp elimizdekileri korumanın derdine düşmüşken, hayallerimizin, inancımızın, neşemizin, en politik orospuluklar ve zırıllıklarımızın, gülüşlerimizin saklandığı diyarları unutur olmuşuz.

Hal böyleyken lubunyanın boş duranı da koli kesmeyeni de makbul değildir diyerek işe bir el atalım dedik. Birbirimizin hayalindeki o başka dünyalara birer liman kurup ihtiyaç anında en yakın limana yelken açınız levhasını da orta yere asmaya karar verdik.

Artık ütopyalarımızın, dünyalarımızın, limanlarımızın sıralı tam listesini buraya düşürmeye başlıyoruz. İçimizdeki aydınlık bu havadaki karanlığı parçalayacak elbet ama unutur gibi olduğumuz dünyalarımıza bir göz kırpıp; umudun beynimizde olduğunu, biz gitmeden de bir yere gitmeyeceğini hatırlatıp, benim de bir dünyam var elbet dediğiniz ütopyalarınızı yazıp yazıp göndermenizi isteriz.

Sevgi, esenlik ve bol miktarda cicilik dileklerimizle

İlk ütopyamız Süleyman Bölükbaş’tan geliyor:

Ütopik Manifesto

İnsanlığın yüzyıllar boyunca çok bencil bir yaşam sürdüğü herkesin malumu. Öyle ki aklının açgözlülükle bulanmasına müsaade eden insanlar, bir arada yaşama yolları yerine daha fazlası için hem doğayı hem de birbirilerini sömürmeye –üstünlük kurma ya da gerekirse yok etmeye- odaklanmış durumdaydı. Doğal olarak insan nüfusunu ciddi ölçüde yok edecek savaşlar kaçınılmazdı. Tabi insanlığın bu bencilliğine bir tepki olarak meydana gelecek doğal afetleri de unutmamız gerekir. Ama nihayet bu değildi ve insanlığa ikinci bir şans verildi.

Yıllarca süren savaşlar ve doğal afetlerden kaynaklanan yıkımların olduğu fütürist gelecekte dünyadaki insan nüfusunun çoğunu yok etti. Ama şanslıydık ki doğal yaşam kaynakları bu yıkımdan nasibini almadı. Nüfusun hala muazzam ama erişimin kısıtlı olduğu savaş dönemi ise geriye kalan çok az insanı yönetme görevini üstlenen bizlere geçmişten ders almamız gerektiğini hatırlattı. Öncelikle, birbirimizi sömürmek hayatta kalmak için ideal bir yol değildi. Evet, pek çok açıdan farklıydık: eşcinseldik, Müslümandık, doğulu ya da batılıydık vs... ancak bu farklılıklar bir gruba diğeri üzerinde kontrol sahibi olma yetkisi vermiyordu. Biri doğru, diğerleri yanlış değildi. Bu durumda öncelikle karar verilmesi gereken şey yeni dünyada hepimiz eşittik ve toplumsal ve bürokratik yaşamda buna göre muamele görecektik. Bu kurala uymayanlar ise baskıya ve sömürüye uğrayanlarla empati yapmalarını gerektirecek şekilde cezalandırılacaktı ki bir arada varoluşun önemini anlayıp farklı gruplar arasındaki çatışmanın yarattığı huzursuzluğun üstesinden gelebilelim. Cinsiyetler üzerinden örnek vermek gerekirse, eski dünya normlarına göre makyaj yaparak ve topuklu ayakkabı giyerek kendini ifade eden bir erkeğe baskı uygulamak bu yeni dünyada yasaktı. Kişiler kurallar dâhilinde kendilerini ifade etmeleri için bırakılan alanda –bunun kurallarla tanımlanmasının sebebi herkese eşit ifade alanı bırakılması- kendi gerçekliklerini istedikleri şekilde gerçekleştirebilecekti. Kısacası biz yöneticiler nefret suçlarını ve bu suçların ideolojisinin getirdiği çatışmaları kesinlikle yasakladık. Ki bu sayede üstünlük kavramı ortadan kalkacak ve insanlar farklılıkları sebebiyle üstünlük yarışına girip sonunda eski dünyada yaşanan savaşlara ve sömürgeciliğe tekrar girişmeyecekti.

İkincisi, nüfusun kontrol altında tutulması gerekliliğiydi. Tabi ki insan neslinin devamı önemliydi. Lakin eski yıkımdan önceki nüfus o kadar fazlaydı ki kaynakların eşit ve cömertçe kullanımını sağlamak çok da mümkün değildi. Yıkım ve savaşlar sırasında yaşadığımız erişim zorlukları ise kaynak bolluğunun önemini bize öğretmişti. İnsan nüfusunun çoğunluğu artık yoktu ama kaynaklar neyse ki yok olmamıştı. O yüzden yöneticiler olarak bazı düzenlemelerle önlemler almamız şarttı. İnsanların çocuk sahibi olabilmeleri için bazı düzenlemeler gerekliydi. Öncelikle yeni dünyadaki her vatandaşın çocuk sahibi olmasına gerek olmadığına karar verdik. Bireylerin çocuk sahibi olabilmeleri için belli şartları yerine getirmeleri gerekiyordu. Bu şartları yerine getirseler bile, belli bir sayının üzerinde çocuk sahibi olamamaları gerekiyordu. Bu sayede hem daha iyi nesiller yetiştirebilecek, hem de kaynakları geriye kalan tüm insanlık için eşit ve bolca kullanabilecektik. Cömertliğin ve hoşgörünün sembolü olan bir devlet olacağımız için de istenmeyen hamilelik gibi sebeplerde devlet olarak insanlara ücretsiz kürtaj hakkı tanıyacaktık. 

Son olarak devlet ve yöneticiler olarak önlem almayı planladığımız şey ise açlıktı. Cömertliğin ve hoşgörünün sembolü olan devletimiz, eski dünya devletlerinin yaptığı hataları yapmamaya yemin etmişti. Açlık ve yoksulluğa göz yummak ise onların yaptığı en büyük hatalardan biriydi. Doğal kaynaklar dışında insanlık teknolojiyi de aklına hayaline bile gelmeyecek derecede ilerletmişti. Ama bunu akıllı telefon vb. araçların geliştirilmesine harcamış, yok etme esaslı silahlar üretmiş, savaşların bir diğer sebebi olan yoksulluk ve açlığa göz yummuştu. Biz ise bunu değiştirecektik. Telefonlarımız yeterince akıllı, internetlerimiz ya da diğer ulaşım kanallarımız yeterince hızlıydı – belki telefonların her yerde çekmemesi biraz geliştirilebilirdi. Bunların yerine bu kadar gelişmiş teknolojimiz kısa zamanda açlığı ve yoksulluğu bitiremese bile en azından yiyecek üretmek ya da hepimiz için iyi ve eşit şartlar sağlamak için kullanılacaktı. Biz devlet olarak bunu sağlamalıydık.

Sonuç olarak, işimiz kolay değildi. Yıkımın içinden tekrar yükselmeye çalışan bir dünyayı yönetme görevini üstlenecektik. Ama geçmişten ders almıştık. Yok etmenin değil, var olmanın, bolluğun, toleransın ve cömertliğin olduğu bir dünyanın insanlık için ideal olduğunu biliyorduk. Bu uğurda da her şeyi yapmaya hazırdık.