Kültür Sanat

Ben, kendim ve cesaretim: Pelin Buzluk’un “kadınları” neyi anlatıyor?

Perşembe, 15 Haziran 2017

Pelin Buzluk: “Mücadele alanları düş kurarak yaratılır”

“En Eski Yüz”ü yani Pelin Buzluk’un üçüncü öykü kitabını bitirdiğim anı hatırlıyorum. Son öyküyü de okuyup, kitabı kapattıktan sonra başımı kaldırdığımda, odada tanımadığım kadınların bakışını üzerimde hissetmiştim. Aslında yalnız olduğum bu yerde, beni izleyen bu yüzlerin, “En Eski Yüz”den sıyrılıp gelen kadınlar olduğunu fark ettim.

Öyküdeki kadınların kendi iç sesinden, günlük telaşıma dönmem kolay olmadı. Pelin Buzluk’un “kadınları” aylar boyunca kendilerini bana hatırlattılar. Onları defalarca gördüm… Akşam eve dönerken hamile olanını, iş çıkışı ‘bir bira içeyim’ derken telaşlı bir diğerini, Kadıköy vapurunu beklerken uzaktaki kayığın içinde ıslanmış olanını, babamla buluştuğumda elleri kan içinde olanını…

“En Eski Yüz”ün kadınları bir şekilde; en çok erkek seslerinin duyulduğu sokaklardan, kitap aralarından, sinemalardan, evlerden seslerini yükselterek kendilerini durmadan hatırlattılar. “En Eski Yüz”ün bu peşimi bırakmayan kadınları, Pelin Buzluk’un ifadesiyle, “kendi olma cesaretini gösteren” kadınlardı.

Kadın kadına aşkı, kadınlar arasında en sağlamından kurulan bağı, bir arada olmayı, yapayalnız kalmayı, kendi olma cesaretini gösteren kadınların kelimeleriyle anlattığı “En Eski Yüz” kitabını Pelin Buzluk ile konuştuk.

“Mücadele alanları düş kurarak yaratılır”

“En Eski Yüz”ü bitirdiğimde öyküdeki gerçekliği farklı bir formda kurduğunu düşündüm. Hikâyelerinde gerçeklik nerede başlar, nerede biter?

Metnin gerçekliğinin bir yerde başlayıp bir yerde biten, durağan bir gerçeklik olmadığını düşünüyorum. Alegorik anlatımla gerçekliği nerede imlediğimi konuşuyorsak eğer; güncelin bütün metne farklı formlarda sirayet ettiğini söyleyebilirim.

Metin içi meşruluktan söz etmek gerekirse, metnin yaşam dünyasının hem güncelden beslendiğini hem de sürreal yansımaları taşıdığını söylemeliyim. Beni ve okuru kendi yaşam dünyasına inandırması için iyi kurgulanmış atmosfere ve iyi sahnelere ihtiyacı var. Bir kez inandırdıktan sonra öykünün dünyası zihnimizde sürgit edecektir. Okuma sürecinden sonra bile.

Sınırları belirsiz bir gerçekliği temel alıyorsun o zaman?

Öykülerimde gerçek ve gerçeküstü arasındaki sınır belirsizleşiyor, evet. Bu bir yere kadar bilinçle yaptığım bir şey aslında. “En Eski Yüz” kitabındaki “Ağırlama” öyküsünde aile içi cinsel şiddete karşı koyan annenin yardımına, aslında orada var olmayan arkadaşları geliyor. Burada gerçek ve gerçekdışının sınırı belirsizleşiyor. Aslında hayatımız da böyle… Sade vatandaşken bir gün içinde “terörist” olabiliyorsun. Bu pürüzsüzlüğü hissettirmek istiyorum. Ve bu sınırın belirsizliğini yani gerçeğin ötesindekini “distopik” bir anlatımla da olsa, umut veren tarafıyla kurmaya çalışıyorum. Burada en önemsediğim, metnin yaşam dünyasında, dil ve imgeyle kurduğu sahicilik sayesinde bu sınırın yadırganmayacak ölçüde belirsizleşmesi.

Bunu nasıl başarıyorsun?

Benim için burada düşler devreye giriyor. Düşler üzerine çok düşünürüm, bazen gördüğüm bir rüya bütün günümü etkiler. Düş, gerçek olmamasına rağmen gerçek kadar etkili olabilir hatta gerçeğe yönlendirebilir. Böylece gerçek ve gerçeküstü arasındaki o sınır saydamlaşır. Şunu söylemek istiyorum; öyküyü de bir düş gibi kurarsanız, bu muğlaklık yadırganmaz hatta umut verici olabilir. Unutmayalım, mücadele alanları da düş kurarak yaratılıyor.

“Dili erillikten ve cinsiyetten kurtarmak gerekiyor”

Okuyucunun “En Eski Yüz”de kadınların sesini duyduğunu düşünüyorum. Bu gerçeklik kurgunla ilgili olduğu kadar kullandığın dille de ilgili sanrım. Dilin cinsiyeti hakkında ne düşünüyorsun?

Ankara’da yayın sektöründe çalışanlar ve yazarlarla daha önce “dilin cinsiyeti”ni gündeme alan bir toplantı düzenlemiştik. Burada, “eril bir dil var ve dişil bir dil yaratmamız gerekiyor” tartışmaları yaşanmıştı. Aslında bence, dilin eril olduğu tespit ediliyorsa, bu dili erillikten kurtarmak gerekiyor, yeni ve yeniden cinsiyetli bir dil yaratmak değil. Öykülerimde nasıl yapıyorum bunu; eril dilden ve ataerkil toplumun dile yansımasından kaynaklanan “erkeklik” zaten “ben buradayım” diyor. Yani öykülerimin dilini sadece erillikten kurtarmaya çalışıyorum.

Dil meselesi ile ilişkili olarak, ikili cinsiyet sisteminden de kendimizi kurtarmamız gerekiyor. Yani “dişil” bir dil inşa edersin ve “dişi” ya da “erkek” sınırlarının dışında kalanların dilini yok sayarsın bu defa. Yani dili yalnız erillikten değil, giderek cinsiyetten kurtarmak gerekiyor.

“’En Eski Yüz’, LGBTİ’lerin ‘kendi olma cesaretini’ gösterdiğini fark ettiğim bir dönemde yazıldı”

Öykü kişilerinin cinsiyetli olması, cinsiyetin anlatıda belirleyici olması… Bu konuda neler söylersin?

İlk öykü kitabım “Deli Bal”da okuyuculardan gelen geri dönüşler beni şaşırtmıştı. Bu kitaptaki öykülerde, kadın olarak düşlediğim ve yazdığım karakterlerin bazıları okuyucular tarafından “erkek” olarak düşünülmüştü. Öyküde cinsiyetine dair hiçbir açıklama yapmadığım halde, karakterlerin hayattaki güçlü duruşu ya da maskülen hareketleri onları okuyucular nezdinde birer erkeğe dönüştürmüştü.

“En Eski Yüz” için böyle bir geri dönüş olur mu? Bu kitaptaki öykülerinde, -oldukça baskın bir şekilde- farklı sınıflardan, yaşlardan ve cinsel yönelimlerden kadınların hikâyeleri; sesi, dili var.

“En Eski Yüz”ün içindeki öykülerle önceki öyküleri kıyaslayacak olursam, aralarında geçen zamandan bahsetmem gerekir. “Deli Bal” 2010 yılında yayınlandı ama 2005 yılından itibaren yazdığım öyküler vardı içinde. 2016’da yayınlanan “En Eski Yüz”deki öyküler ise, benim için birçok şeyin değiştiği, birçok rolü üstlendiğim ve bazılarını bıraktığım bir dönemin ürünü. Aradan geçen zaman içerisinde, evlendim, birinin “karısı” birilerinin “gelini”, bir kız çocuk annesi oldum, boşandım… Bizim gibi ataerkil geleneği güçlü olan ülkelerde bu rollerin her biri kadın kimliğinin etrafını kuşatır. Ya teslim olursun ya da bu rollerin bazılarını/hepsini reddedersin, kendi meşrebince bırakırsın. “En Eski Yüz” benim bu rollerin bazılarını bıraktığım, bazılarını üstlendiğim bir döneme denk geldi, belki bu yüzden daha kapsayıcı oldu.

Dahası bu süreç, benim eşcinsel aşkı daha iyi anladığım, önyargılarımdan kurtulduğum bir dönemdi. Daha önce hemcinsler arasındaki aşkın başka türlü bir aşk olduğunu düşünürdüm. Böyle bir dönemde Murathan Mungan’ın düzenlediği “Kadınlar Arasında” projesine dâhil oldum; burada tanıklıklar, hikâyeler okudum, insanların ‘kendi olma cesaretine’ tanıklık ettim. Benim de kendim olma cesaretini gösterdiğim bir döneme denk gelen LGBTİ’lerin kendi olma cesaretine tanıklık edişim böylece “En Eski Yüz”e yansıdı. Bu dönemdeki yaşadıklarımın ve tanıklıklarımın, bu kitapta güzelce bir araya geldiklerini düşünüyorum.

“Yazma cesareti sadece yazarak kazanılır!”

Kaos GL her sene farklı temalarla “Kadın Kadına Öykü Yarışması” düzenliyor. Bu yarışma için kadınlar; hikâyesinin, aşkının, cinselliğinin, erotizminin yazılmadığı ya da öğrenilmiş bakış açısıyla çarpıtıldığı bir geleneğe karşı yazıyorlar. Kadın yazarlara, kadın kadına aşkı anlatacaklara tavsiyelerin var mıdır?

Yarışmanın ardından yayınlanmış seçkilerden birkaçını okudum ben de. Kadın anlatısını edebiyata taşıyacaklara, kadın kadına aşkı anlatacaklara kendi yazma deneyimlerinden yola çıkarak birkaç şeyden bahsedebilirim. Kadın kadına aşkı anlatan çok fazla eser yok, bu durum yazarı yaşadıklarını “duyurma” ya da “ispatlama” tehlikesine açık hale getiriyor. Yazarın bildiğini unutması gerekir. Bir tutanak tutmadığını, aşkının varlığını kanıtlamaya çalışmadığını hatırlamak zorunda.

Yazma cesareti ile ilgili de şunu eklemeliyim. Neden bu cesareti gösteremediklerini bulmalılar. Sonuçta kadın kadına aşkı “sapıklık” olarak gören bir kitle var. Bu yüzden öğrenilmiş bakış açısı ve klişelerden uzak durmak, otosansürsüz yalnız aşkı anlatmak en güzel yol gibi görünüyor. Otosansüre karşı mücadele herkes için zor, kadın yazarlar için daha zor, kadın kadına aşkı yazacaklar için çok daha zor. Ama bunu aşmak zorundayız. Gerekiyorsa başka isimle yazsınlar, isim önemli değildir, önemli olan öykünün öykü olabilmesi. Yazarken omuzumuzdan bakan ve bir kız çocuğuna “beceremeyeceksin” diyerek burun kıvıran o “ötekimizle” mücadele edeceğiz. Yazma cesareti sadece yazarak kazanılır.

“’Ben buradayım’ demek bile çok büyük bir çaba”

Bir sonsöz olarak LGBTİ aktivistlerine ne söylemek istersin?

Çok cesur olduklarını düşünüyorum. Kendisi gibi olma cesaretini göstermek, bu işin ufak bir parçasında yer almış olmak bile; yani ufak bir omuz desteği ile “ben de buradayım” demek bile çok büyük bir şey aslında. LGBTİ’lerin yalnızca edebiyatta değil sanatın her alanında görünürlüğü yaygınlaştırması gerektiğini düşünüyorum. Mücadele alanları nasıl düşle yaratılıyorsa, sanat da yeni mücadele yolları kazanmamıza yardımcı oluyor. Zaten kendi olma cesaretini gösterebilmiş LGBTİ aktivistleri için bu aşılmayacak bir yol değil.

Kaos GL’nin “Çocuk” dosyasında başka neler var?

Dosya yazıları dışında, medyadan sanata farklı alanlardaki yazılarıyla Kaos GL dergisini edinmek çok kolay! Kaos GL Dergi'ye basılı ya da internet üzerinden erişmek için abone olabilir ya da bu bağlantıda bulacağınız kitabevlerini ziyaret edebilirsiniz.