Gökkuşağı Forumu

2017 Onur Yürüyüşü’nün ardından

27 Haziran 2017

“Siz inanmayın bir gün değişir elbet
Güneşe ve penise tapan rüzgarın yönü”

Arkadaş Zekai Özger

İlk kez Onur Yürüyüşü'ne katıldığım 2009'dan birkaç sene önceye, 2014'e kadar her sene yürüyüşün ertesi günü ayaklarımın ve hatta tüm vücudumun yorgunluktan ağrıdığı, içimin daha henüz bitmiş olan haftaya özlemle dolduğu bir gün oldu. Sadece benim değil, Türkiye'nin birçok yerinden gelerek İstiklal Caddesi'nde binbir beden, binbir arzu, binbir yönelim, binbir tercih ile buluşan, neşeleri, heyecanlarıyla insanı zıplatan, cüretkarlıklarıyla, cesaretleriyle hayran bırakan kızların, oğlanların, ne kız ne oğlan olanların, hem kız hem oğlan olanların, mal olduğu şiddete, baskıya rağmen hetero ya da kadın/erkek dışında bir varoluşu ifade eden bir kimliği gururla sahiplenenlerin, kendini bir kimlikle tanımlamayanların içi neşeyle dolardı o “ertesi gün” ve henüz geride bırakılan günün bir sonraki senesine doğru bir geri sayım daha o andan başlardı. LGBTİ+ hareketinin miladı olarak kabul edilen[1] Stonewall'a selam ile tüm dünyada haziran ayında, İstanbul'da haziran son pazarı gerçekleştirilen Onur Yürüyüşleri heteroseksüel olmayan, kadın/erkek ikiliğine dayanmayan varoluşların kutlandığı bir arzu, beden şenliği olarak kenti arzunun, bedenin, kimliğin, cinselliğin sınırsız çeşitliliğine boyarken aynı zamanda bizler için yazın geldiğine işaret ederdi. 2009'dan bugüne haziranın son haftası ve son pazarı kişisel ajandalarımızda Onur Haftası ve Onur Yürüyüşü'ne rezerveydi, yaz planları bundan sonra başlardı. Bir hafta boyu bedenlerimizden, hayatlarımızdan geçen konularda paneller, atölyeler, forumlar, filmler, sergilerde buluşur, kendimizi ve “diğerleri”ni anlamak için saatlerce konuşur, birbirimizi dinler, partilerde dans eder, bağıra çağıra şarkılar söylerdik. Açık bir çağrıyla oluşan Onur Haftası Komitesi'nin bir yıla yayılan emekleriyle ortaya çıkan haftanın programı hafta boyu bedenlerimizle hangi boşlukları dolduracağımızı, hangi sokaklardan geçeceğimizi, hangi kaldırımlarda, hangi salonlarda yer kaplayacağımızı gösterirken bir yandan bizler heyecanla pazar günkü bayramlıklarımızı hazırlardık. Heteroseksist, ikili cinsiyet düzenine isyanımız gündeliğimiz, derimizdi bizim, her lubunya bir direnişti ve yılın beklenen anı geldiğinde bir direniş olan hayatlarımız, bedenlerimizle bir kent şenliğini başlatır, şiddetin, baskının, nefretin dışında bir kentin hayalini gerçek kılardık. Ayağımızı bastığımız toprağa, soluduğumuz havaya, yaşadığımız ülkeye bağlanır, güzelim Onur Yürüyüşümüzle burada olmaktan mutluluk duyardık. Üstelik pembe sermayenin değdiği eliyle beyazlaştırıp sterilleştiremediği bir bir aradalıktı bu, bizler İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü'nde bu toprakların geçmişinde ve bugününde yaşamış, sermayeden pay alamamış tüm sokaklarından gelir, tüm bu sokakların sesini çınlatırdık. Dünyanın Batısındaki Onur Yürüyüşleri gitgide bir endüstri yaratır, normatifleşerken bizim güzelim yürüyüşümüzün bu farkı Batı'da yaşayan birçok kişiyi de İstiklal'e taşırdı. Farklılığı baş tacı eder, ne kadar dışarıda kalan ses aramıza karışırsa o kadar güzelleşir, o kadar neşelenirdik. Bu yüzden hiçbir zaman tek bir sesi, tek bir dili, tek bir vatanı olmazdı yürüyüşümüzün. Ne kadar çok ses, ne kadar çok dil, ne kadar çok vatan varsa o kadar özgürdük.

Dün sabah uyandığımda yine geride kalan haftanın ve günün yorgunluğuyla ayaklarım ve bedenim ağrısa da bu sefer her nedense ağrı en çok ayak bileklerimdeydi. Yürüyememenin üzüntüsü belki. Belki gün boyu ancak arada volta atarak orada burada öylece dikilmiş, durmuş olmanın yorgunluğu.

Hafta boyu çeşitli kapalı özel alanlarda varoluşumuzu kutladığımız etkinlikleri yapmış, çok konuşmuş, çok paylaşmış, çok dans etmiş, çok gülmüş, çok dertleşmiştik. Üç önceki senenin 7 haziran rövanşından, geçen senenin üzerimize terör korkusu yayan havasından sonra bu sene bir kısmımız, yürüyebileceğimizi sanıyorduk kendimizi aslına bakarsanız. Valilik'ten gelmeyen ses besliyordu bunu. Derken son yılların bir Onur Haftası klasiği olan Alperenler ve ardından İslamcı gruplardan ses gelmeye başladı. 25 haziranı çifte bayram yapmaktan, İstanbul'u bir daha fethedecekmişçesine kılıç kuşanıp Taksim'e gelmekten bahseden çağrılar sosyal medya üzerinden yayılıyordu. Nefret dolup hashtag'leri şikayet etmek için bu çağrıları yapanların profillerinde gezdim birkaç gece, yazılanlara, nefretin boyutlarına halen daha inanamayarak bakakaldım kişilerin fotoğraflarına, dünyanın bilmem kaç ülkesinden dahi büyük olan bu kenti bizimle paylaşmamak için cinayet çağrılarını dinle, gelecek nesillerin ahlakıyla gerekçelendiriyorlar, açık açık ortalık yerde bir linçi başlatmaya çalışıyorlardı. Kimisi hipster, kimisi “aile babası”, kimisi “sıradan insan” görünümlülerdi, kimisi sakallı, sarıklı, kimisi moderndi. Kimisinin sosyal medya profilleri Türk bayrağı, kimisinin dini lider fotoğraflarıyla dolu, kimisinin kürtçe yazışmaları vardı fotoğraflarının altında. Türkiye'nin birçok farklı şehrinde birçok farklı hayatı yaşıyorlardı ve görünen o ki nefrette buluşuyorlardı. Heteroseksizmin (bu sefer dediklerine bakılırsa gerçek anlamıyla) eli kılıçlı fedaileri ölümleri pahasına biz “ibne”leri doğrayacak, İstanbul'dan başlayarak ülkeyi temizleyecek, Türkiye'nin geleceğini kurtaracaklardı. Sahi Türkiye kimindi?

                                               Foto: Şener Yılmaz Aslan / MOKU

Bu sorunun cevabı yürüyüşe bir gün kala Valilik'ten geldi: İstanbul Valiliği'nin web sitesinden Taksim ve çevresinin belirlenen yürüyüş alanlarından olmadığıyla başlayan ve sosyal medyada yapılan “çok ciddi tepki”ler nedeniyle yürüyüşe katılanların ve bölgede bulunan vatandaşların/turistlerin güvenliğinin sağlanamayacağı gerekçesiyle yürüyüşe izin verilmediğiyle biten bir açıklama yayınlandı. Yani; sosyal medyada kamuya açık postlarla savrulan ölüm tehditleri gayet meşruydu ki devlet makamı bu “ciddi tepki”lere karşı “biz”i korumak için şiddet içermeyen bir yürüyüşe izin vermiyordu.

Pazar günü saat 17.00'e henüz gelmişti ki meydanda bir trans kadın ve sevgilisi olan iki aktivist arkadaşımızın gözaltına alındığı haberiyle “LGBTİ+ Onur Yürüyüşü başladı”. Gün boyu bir yandan tepemizden helikopterler geçerken, her sokak başındaki onlarca polis ile abluka altındaki İstiklal gökkuşağından korundu ve İstiklal'e kimin girip kimin giremeyeceğine karar veren polis bize bir hetero dünya sözlüğü sundu. Mesela yan çantanın bir LGBTİ+ aksesuarı olduğunu kimi arkadaşlarımız yan çanta taktığı için İstiklal'e alınmadığında ya da kamusal alanda çıplaklık tabusunun feminist/LGBTİ+ varoluşun yanında bir önemi olmadığını üzerinde feminist yazılı ya da gökkuşağı desenli tişörtleri olan arkadaşlarımıza sokağın ortasında tişörtlerini çıkarttıklarında öğrendik. Ayrıca öğrendik ki, vergiler ödediğimiz devletimizin polisi açık açık kimimize “bugün sen buraya giremezsin” deyip bir sokağa sokmayabiliyor.

(Hafta içinde de mesela yıl boyu renkli ışıklarla aydınlanan metroların “yolculardan gelen talep doğrultusunda”, Boğaz köprüsüne yapılan rengarenk ışıkların “vatandaşların yüreğine su serpilmesi” için sabit tek renge döndürülebildiğini, belediyelerin sosyal medya hesaplarından paylaşılan gökkuşağı bayrağı fotoğraflarının ardından belediye başkanlarının “saygılı tutumlarının eşcinselliği teşvik etmelerine neden olamayacağını” ifade ederek özür dilediklerini de görmüştük.)

Üzerimize kusulan nefreti meşrulaştıran açıklamanın ardından herşeye rağmen Onur Haftası Komitesi'nin yazdığı basın açıklaması metni Taksim ve çevresinde çeşitli sokaklarda, kafelerde okundu ve sosyal medya üzerinden canlı yayınlarla paylaşıldı. Cihangir'de belki bir saati aşkın bir süre boyunca kalabalık bir grup Onur Yürüyüşü'nü kutlayarak “25. İSTANBUL LGBTİ+ ONUR HAFTASI – ALIŞIN BURADAYIZ” yazılı gökkuşağı pankartını açtı, basın açıklamasını okudu, varoluşumuzu kutladı. Gün boyu binlerce kişi, Taksim ve çevresini terk etmeyerek sokaklarda, çalışan radarlarımızın ışığında buluşan gözlerimizle birbirimize gülümseyerek volta attık, orada ve burada karşılaştık, kucaklaştık, herşeye rağmen birbirimizin (Onur) bayramını kutladık, arka sokaklardaki kafelere, barlara gökkuşağı bayrakları astık, yine Ajda'dan Sana ne kime ne'yi bağıra çağıra söyleyerek dans ettik, bazen sinirden, bazen üzüntüden ağlarken birbirimize sarıldık, gözyaşlarımızı sildik, dudaklarımızı öptük, bulduğumuz boşluklarda nerdesin aşkım? diye bağırdık, burdayım aşkım diye cevap aldık, dünya yerinden oynar dönmeler/ibneler özgür olsa diye bağıra çağıra zıpladık. 23 arkadaşımızı gözaltına almış olsalar da gece avukatlarımızla hepsini çıkardık.

Şimdi bunları yazıyorum ama gece partinin kapısında karşılaştığım bir arkadaşımla sokakta bir apartman kapısına oturmuş, bozulmuş sinirlerimiz, yanan canımızla ara ara sesimiz titreyerek dertleşiyorduk. İkimiz de yıllarca haftanın organizasyonunda yer almıştık, ben birkaç senedir yer almıyorsam da o halen devam ediyordu ve ben yürüyememenin üzüntüsünü yaşarken o hem haftanın yorgunluğunu, hem yürüyememenin üzüntüsünü yaşıyordu. Ne zaman, nasıl yeniden yürüyebileceğiz diyor, üç sene önceye kadar her sene katılımcı sayısının iki katına katlandığı yürüyüşümüz için yirmi beş yıldır verilen emekten, ülkede politika yapmanın imkansızlığından konuşuyor, üç yıldır açılanların hiç yürüyemediğinden bahsediyor, üzülüyor, üzülüyorduk. Birden yanımıza yeşil rastaları ve Game of Thrones tişörtüyle biri geldi ve günün ne harika geçtiğinden, ne kadar mutlu olduğundan bahsetmeye başladı heyecanla. Birkaç saniye öncesine kadar hiç yürüyememiş olmalarına üzüldüğümüz kişilerden biriydi bu, üç yıl önce açılarak ilk yürüyüşüne katılmış ve yürüyememiş, geçen sene bir mekanda kısılı kalmış ve dışarı bile çıkamamış, bu sene ise Firuzağa'da o bir saatlik lubunya çıkartmasının içerisinde yer almıştı. O karşımızda konuşurken şaşkınlık dolu gülen gözlerle ona bakıyorduk ve ben dolan gözlerimi gizli gizli siliyordum. Muhteşem heyecanıyla yanımızdan ayrılırken üç sene önceye kadar kurduğumuz koca şenliği üç senedir gerçekleştiremememize rağmen her şey daha iyiydi. Keza o an tekrar fark ettik ki, şenlik bizdik. Tek tek her birimizin varoluşuydu şenlik ve heteroseksist, ikili cinsiyet düzenini dayatan erkek iktidar ne yaparsa yapsın, asla bizi ve yaşamı karartamayacak ve biz yan yana oldukça daha da kocaman bir şenlik ateşini büyütecektik yayıldığımız her alanda.

Evet, Pazar günü bir kez daha olası saldırılardan, polis şiddetinden korkarak yan yana geldik. Nasıl korkmayabilirdik ki? Kılıçlarla bizleri temizlemeye geleceğini söyleyen “vatandaş”ların, paramiliter örgütlenmeler yaratan “vatandaş” gruplarının karşısında biz şiddete karşı bir strateji olarak geliştirdiğimiz gullümümüzle, simlerimiz, yan çantalarımızla, gökkuşağı bilekliklerimiz, tişörtlerimiz, rozetlerimizle, aldırdığımız ya da yaptırdığımız göğüslerimizle, sevgiyle dönüştürdüğümüz bedenlerimizle, arzularımızla, nefret, tahakküm dışındaki bir dünyaya yönelik heyecanımızla, farklılıktan duyduğumuz onurla, aşka duyduğumuz aşkla duruyorduk. Mertlik destanı iddiasında değildik. Tek birimizin başına gelebilecekleri herşeyden çok önemsiyorduk. Yıllardır kurtuluş ya hep beraber ya hiçbirimiz derken tam da bunu kastediyorduk. Kırılganlığımızla, mert olmayan varoluşumuzla, korkularımızla, endişelerimiz ve anksiyetelerimizle vardık, çok sık yara alıyor, çok sık ölüyor, öldürülüyor, intihar ettiriliyorduk ve fakat herşeye rağmen evlerimize sığmıyor, yürüyemiyor olsak da hiçbir yere gitmiyor, güzelim yürüyüşümüze içimizdeki Zeki Mürenlerle “elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak”, muhafazakar, nefret kokan topluma her birimizin tekil muhteşem varoluşuyla yan yana durarak “alışın, buradayız” diyorduk. Yürüyemiyor olabilirdik ama kendimizi kapatmıyor, mümkün olduğu her yerde ve anda çoğalarak açılıyor, bu normatif dünyanın dışına heyecanımız ve yanlış bir şey yapmadığımızın bilgisiyle madem ki sadece durabiliyorduk o halde “burada” duruyorduk. Birbirimizi kolluyor, alanlar yaratıyor, kendimize ve birbirimize alan açıyorduk. Ve karşımızda “onlar” bir kurgu olan heteroseksüel ve ikili cinsiyet düzenlerinin foyasını meydana dökeceğimizden öyle korkuyorlardı ki esasen, güçlü değillerdi, kırılgan, yaralanabilir varoluşlarımızla, özgürlükten ve aşktan bahseden bizlerdik güçlü olan. Ülkenin şu başımıza bir sonraki anda ne geleceği belirsiz ortamında Onur Haftamızı yapıyor, devlet makamları bizi doğramaya geleceğini söyleyen gruplara yaptırım uygulamak yerine sokakları bizlere kapatırken biz sokaklarda buluşuyor, dans ederek, yan yana gelerek yalnızlaşmaya, dolaplara kapatılmaya karşı direniyorduk. Çokça kudretli, çokça muhteşemdik ve kapatılan hiçbir sokak ile, söndürülen hiçbir ışık ile, indirilen gökkuşağı bayrakları ile bitmeyecek, bulduğumuz her alanda varoluşlarımızı ve arzularımızı yüksek sesle ve şen şakrak bir şarkıyı yazar gibi söyleyecektik.

Bir zamanlar yürüyüşümüzü yaparken kimilerimiz mevzunun LGBTİ+ olmaktan ekstra bir onur duymak olmadığını, bunun üzerimize salınan nefrete ve utanca karşı bir söylem olduğunu söylerdik. O zamanlar onur duygusuyla bir bağ kuramayanlardan biriydim ben de. Şimdi gerçekleşemeyen üçüncü Onur Yürüyüşü'nden sonra ne ilginç ki, heteroseksüel, ikili cinsiyet düzeni kurgusunu performe edenlerden biri olmamanın bir onur olduğunu hissediyorum.

Pazar günü buraya gelen, gelemeyip de aklı burada olan her bir lubunyaya, heteroseksist/ikili cinsiyet düzeninden taşarak hayatı güzelleştiren her varoluşa, şu cinnet hali içinde Onur Haftası'nı yapan komiteye ve çok üzgün bir anımızda yanımıza gelip heyecanını ve güzelliğini paylaşan o yeşil rastalı, Game of Thrones tişörtlü lubunyaya sevgi ve teşekkürler ile.

Bu pazar saat 17.00'de Trans Onur Yürüyüşü'nde görüşmek üzere. 


[1]          Yanı sıra bugün artık neyse ki biliyoruz ki, bu tarih yazımı Stonewall öncesi trans isyanlarını görmezden gelerek dışarıda bırakmıştır.