Yaşam / Spor

İsveç’in son tabusu yıkılırken

Çarşamba, 19 Temmuz 2017
Haber: Kaos GL

 

Dünyanın belki de en politik apolitik futbol kültürü İsveç’te mevcut. Ama yıllardır apolitik dediğimiz tribünler bugünlerde siyasi anlamda bir hareketlilik yaşıyor.

Propaganda Okulu kitabının yazarı Ekim Çağlar, Kaos GL dergisinin 154. sayısına yazdı:

Futbol ve siyaset üzerine tartışmalar hâlâ “futbol toplumun bir parçası mı?” gibi sorulardan yola çıkabiliyor İsveç’te, sanki statlar siyasetten uzak bir vakumun içindeymiş gibi. Sakın tribünlerde siyaset yapmaya kalkışmayın! 2009’da Örgryte IS taraftarlarının Eritre’de hapsedilen gazeteci Dawit Isaak için açtıkları dayanışma pankartı “siyasi içeriğinden” dolayı para cezasıyla sonuçlandı. Ceza, futbol federasyonu tarafından geri çekilse de karar çok şey ifade ediyordu; İsveç tribünlerinde siyaset yapmak sadece zor değil, neredeyse imkânsız.

Tamam, bu biraz abartılı bir kanı. Elbette futbol sahnesinde de siyasetle ilgilenen gruplar var. Etnik kökenlerini korumak için ve halklarının siyasi temsilcileri olarak Syrianska, Assyriska ve Dalkurd gibi takımlar örneğin tarihi olaylar ve aktüel-siyasi konulara değiniyor. İsveç’in ilk ve tek doğrudan siyasi taraftar grubunu ikinci ligin Degerfors takımında bulabilirsiniz. Sosyalist grup Ultra Rossobianco’nun Degerfors’un Stora Valla stadında yer alması Che Guevara’nın her sezon tribünlerde kendine yer bulabilmesini sağlıyor. Bu az da olsa bir Livorno havası veriyor tribün kültürüne. Ama bu örnekler ne yeterince ses getiriyor ne de İsveç futbolunun siyasi yapısını değiştirebiliyor.

Tarihte sınıfsal çalımlar

Sağ-sol-ayrımı takımlar arasında pek görünürde olmasa da İsveç takımlarının sosyoekonomik kökenleri her zaman siyasi bir boyut taşımıştır. Futbol tarihçisi ve Malmö Üniversitesi öğretim üyesi Torbjörn Andersson futbolu İsveç’e getiren orta sınıf olsa da işçilerin 1900’lerin başından itibaren daha önemli rol oynadığını Kung fotboll kitabında detaylı bir şekilde anlatmıştır. Hatta ilk dönemde saha içindeki sınıf kavgalarının futbolun popülaritesini arttırdığı bile söylenebilir. Sınıf savaşları siyasi bir çekişme yerine bir tiyatro olarak statlara yansımış, zengin sınıflar, tıpkı başka alanlarda olduğu gibi isçiler futbolda daha büyük rol oynamaya başladığında federasyonu, hakemler kurulunu ve spor gazetelerini kontrolleri altına alarak hegemonyayı sağlama almışlardır.

Hâlâ geçerli olan futbolu ve siyaseti ayırma felsefesi bu dönemden kalma bir yapı. İşçi kulüpleri var oldu ama kurallar egemen sınıflara göre tasarlandı. Bu nedenle futbolun gayri resmî ideolojisi sınıf işbirliği ve siyaseti uzak tutma olmuştu. Torbjörn Andersson 1900’lu yılların milli maçlarının toplumsal rolünü “üst sınıfların törensel milliyetçiliğini halkın alışık olduğu ifadelerle birleştirmek” olarak tanımlar. Yani işçi sınıfı futbola dahil olabilmek için siyasi bilincini soyunma odasında bırakmak zorunda kaldı ve üst sınıfların milliyetçi ideolojisinin başrol oyuncusu oldu. Böylece İsveç futbolunun “apolitikleşme” misyonu 100 yıldan fazla süre ayakta tutuldu. Ve bu durum siyasi değilmiş gibi hâlâ “Siyaset mi? futbolda ne işi var?” diyenler çoğunlukta. Bu en azından son birkaç sene öncesine kadar böyleydi.

Bugün kulüplerin sınıfsal kökenleri bazı taraftar grupları tarafından bir tarihi kimlik olarak taşınsa da daha çok bir aksesuar olarak kullanıldığı için pek siyasi bir anlam taşımıyor.

Tribünlerdeki hareketlilik

Küçük de olsa bir dönüm noktasına benzer bir periyot 2015 sonbaharında yaşandı. Hatırlarsanız bir ara Avrupa’da göçmenlere yardım dayanışması adına hemen hemen herkes seferber olmuştu. Avrupa Birliği’nin başbakanları ve cumhurbaşkanları Recep Tayyip Erdoğan’la beraber duvar örme planları kurarken insanlık adına Avrupa’nın dört bir yanında büyük gruplar zaman, emek ve para bağışlamaya hazırdı. Gerçekçi olalım, tabii ki ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının cirit attığı Avrupa’da bu seferberlikten rahatsızlık duyanlar da vardı ama diğer yandan “Refugees Welcome” sloganı aktivistlerin dillerinden düşmüyor ve sokaklarda duyuluyordu. Bundan tribünler de etkilenmişti.

Avrupa’da taraftar grupları bölünmüştü. Özellikle Doğu Avrupa’da Polonya ve Sırbistan gibi ülkelerde mülteci karşıtı pankartlar her maçta görülüyordu. Almanya gibi ülkelerde daha ziyade “hoş geldiniz” mesajları çoğunluktaydı. İsveç’in apolitik tribün tarihine bakılırsa konu üzerine pankartların çok az olması normal karşılanmalı. Hatta Hammarby tribünlerinde bir sure asılan “Refugees Welcome” pankartı apolitik duruşu savunma adına bazı taraftarlar tarafından indirilmişti. Buna rağmen hem kulüpler hem taraftar grupları ciddi çalışmalar da yaptı. AIK, Djurgården ve Örebro gibi takımlar para toplamaya yardımcı olurken Hammarby, IFK Norrköping, IFK Göteborg ve Malmö FF gibi takımların en büyük resmi taraftar grupları da farklı şekillerde insani yardımlarda bulunarak görünüşte fazla ideolojik olmasa da İsveç bağlamında nadir görülen politik bir duruş gösterdi.

Homofobi karşıtlığı dorukta

Yukarıda bahsettiğimiz kitlesel hareketlilik homofobi tartışmalarına geldiğimizde kendini daha çok bireysel biçimde gösterdi. Daha önce Amerika Birleşik Devletleri kadın milli takımlarını da çalıştırmış olan İsveç kadın milli takımları antrenörü Pia Sundhage 2010 senesinde eşcinsel olduğunu açıkladığında homofobik çevreler “Bu kadın futbolcular zaten hep böyle değil miydi?” demiş olabilir. Ama bu aynı zamanda bir paradigma kayması umudunu da beraberinde getirdi. Asıl bomba ikinci ligde oynayan Anton Hysén aynı mesajı verdiğinde patladı. 2011 senesinde Hysén İsveç’in açık gey ilk profesyonel oyuncusu unvanını kazandı. Bu adımı atarak başka gey oyuncuların da hayatını kolaylaştırmış oldu ama beklenen “itiraf” dalgası da görülmedi. Dört sene sonra Aftonbladet gazetesinde Hysén herkesin aklında olan konuya değindi; “Benden başkaları da var (...) hâlâ soruyorum kendime, siz diğerleri, neredesiniz lanet olsun?” Bu yazının üstünden iki yıl daha geçmiş durumda ve İsveç liglerinde eşcinsel olduğunu açıklamış başka bir oyuncu bulunmuyor hâlâ...

Bu tür demeçler tartışma yaratsa da kitlesel bir harekete dönüşmedikleri sürece kısa süreli bir farkındalıktan başka bir değişim üretmedikleri kesin. Bu nedenle son yıllarda gittikçe daha da aktif olan iletişim ağı Fotbollssupportrar mot homofobi (Homofobiye karşı futbol taraftarları) daha ilginç ve verimli bir örnek olabilir. Kulüplerinden bağımsız atölyeler ve kampanyalar düzenleyen gruplar belki de İsveç’in ilk tribün odaklı ve farklı takımların taraftarlarını toplayabilen siyasi grubu olabilir. Almanya’dan ilham alıp İsveç’te bu çalışmayı sürdüren taraftarlar stattaki atmosferi az da olsa değiştiriyor ve kulüplere çağrı yaparak yeni anti-homofobik inisiyatiflerde bulunuyor. Bu yüzden yavaş yavaş gökkuşağı bayrağı da hem köşe bayraklarında hem de kaptanlık bantlarında daha da görünür oluyor İsveç liglerinde.

“Vay be! İsveç tribünleri müthişmiş” diyecek bir durum yok elbette. Yüzü aşkın taraftarın 2016’da Kuzey Afrikalı göçmen çocuklarını avlamaya çıkması hâlâ akıllarda. Tabii cinsiyetçi küfürlerin olmadığı maç da yok. Devrim niteliğinde bir ilerleme olmasa da dünyanın en politik apolitik futbol sahnesi de sonunda küçük adımlarla siyasi alanlara açılıyor. Böylece İsveç’in 100 kusur yıllık apolitik futbol kültürü de (ilk defa) bir değişim içine giriyor.