Yaşam / Spor

Oyundan spora geçişte ayrımcılığın sınıfsal ve siyasal temelleri

1 Ağustos 2017

Pek çok hayvan türünde olduğu gibi, insanda da hayatta kalma içgüdüsünün bir uzantısı olarak ortaya çıkan “oyun”un “spor”a dönüşmesi modern bir kavramdır. Antik Yunan’da, Roma’da, Mısır’da, Uzakdoğu toplumlarında spora benzer yarışmalar vardır ve bunlar sporun öncülüdür kuşkusuz; ancak bunların “spor”un öncelikli koşulu olan genelgeçer kurallara sahip olduğu tartışmalıdır. Bu oyunların spora dönüşümü, ilhamını Antik Yunan’dan alan Batı modernitesinin ellerinde Endüstri Devrimi sonrasında gerçekleşmiş, dönüştürülen de Endüstri Devrimiyle kırsallardan büyük şehirlere göçenlerin geleneksel oyunları olmuştur. Birçoğu hasat sonrasında ya da özel günlerde oynanan bu oyunların kuralları yok denecek kadar azdır ve yoğun fiziksel şiddet içermektedir. Bu oyunların spora dönüşümünde modern yaşamın gereklerine uygun olarak oyunlara zaman ve mekân kısıtları getirilmiş, fiziksel şiddet kurallara bağlanmıştır. Bu kısıtların en önemlilerinden biri ise oyunlara kimlerin katılabileceğinin sınırlandırılması olmuştur. Geleneksel halk oyunlarında bir köyün tüm halkı oyuna katılabilirken, sporda katılabilecek kişi sayısı da, bunların kim olacağı da kurallara bağlanmış, karar verici merciler kimin sporcu olup olmadığına hükmeder hâle gelmiştir. 19. yüzyılın sonundan itibaren başlayan bu dönüşüm, sporun birtakım toplumsal ayrımların odağı olmasına da yol açmıştır.

Spora kimin katılacağı sorusu, kaçınılmaz olarak başka bir soruyu beraberinde getirir; spora kimin katılacağına kimin karar verdiği. Oyunun spora dönüşümünde kritik noktalardan biri, oyunların sahibi olan ve büyük şehirlerde ilk işçi sınıflarını oluşturan kitlelerin bu dönüşümde söz sahibi olamamış olmalarıdır. Zira, bu toplumlar bu süreçte henüz hayat memat mücadelesi vermektedir ve boş vakit geçirmeye yönelik aktivitelere zamanlarının olabilmesi için mesai saatlerinin kısalması ve tatil günlerinin artması gerekecektir. Bu da örgütlü mücadele pratiklerinin yıllar içinde gelişmesiyle mümkün olabilmiştir. Oyunun spora dönüşümü neredeyse istisnasız olarak aristokrasi ve yeni burjuvazinin yetiştiği okullar eliyle gerçekleşmiştir; koyulan kurallar da onların yaşam tarzlarının ve sınıf çıkarlarının süzgecinden geçerek ortaya çıkmıştır. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri günümüze kadar gelen amatörlük-profesyonellik tartışmasıdır. Oyunu spora dönüştüren egemen sınıflar, bunu doğrudan bir maddi çıkar beklemeksizin yapmıştır, zira buna ihtiyaçları yoktur; bu anlamda amatördürler. Profesyonellik ise spor üzerinden tribün geliri, bahis gibi kalemlerle para kazanılabilmesiyle beraber işçi sınıfından güçlü kuvvetli insanların yevmiye karşılığı “spor işçisi” olarak fabrikalardan spor sahalarına çekilmesiyle ortaya çıkmıştır. Günümüzde amatörlük kısıtlı bütçeyle spor yapmayı, profesyonellik ise milyon dolarlar kazanmayı çağrıştırsa da, sporun ilk amatörleri varsıllar, ilk profesyonelleri ise yoksul spor işçileri olmuştur. Zaten Olimpiyat Oyunları’nda işçi sınıfını organizasyondan uzak tutmak için konulmuş profesyonel sporcu yasağının gevşetilmesi de bu dengelerin ters dönmesinin ardından mümkün olmuştur.

Oyunun kurallara bağlanarak spor hâline getirilmesinde bir kritik nokta da kategorilendirmedir. Kimin sporcu sayılacağının uzantısı olarak kimin kiminle spor yapabileceği de yine oyunu spora dönüştürenler tarafından, onların bakış açısıyla belirlenmiştir. Sporun içinde yerleşik olan heteronormativite de bunun bir sonucudur. Zengin beyaz heteroseksüel erkeklerin kurallaştırdığı spor, zengin beyaz heteroseksüel erkekleri merkeze alarak katılım şartlarını belirler. Halk oyunlarında kadınların katılımı açıktan kilise eliyle engellenmemişse mümkün olabilirken, pre-modern aristokrasilerde dahi kadınların oyunlara katılımına dair pek çok kanıt mevcutken, sporun ortaya çıkışında kadınların katılımı ciddi şekilde sınırlandırılmıştır. Modern Olimpiyat’ın öncüsü Baron Pierre de Coubertin’a göre kadınların spor yapması “pratik olmayan, ilgi çekmeyecek, estetik olmayan ve yanlış” bir durumdur. Aristokrat erkek bağnazlığının tipik bir örneği olan bu tutumla kadınlar başlangıçtan itibaren mücadele ederler ve 1900 Olimpiyatı’ndan itibaren kadınlar oyunlarda yer alır.

Dünya savaşlarıyla beraber toplumdaki erkeklerin sayısının azalmasıyla kadınlar modern üretim süreçlerinde daha aktif rol almaya başlarlar. Kadınların spora katılımı da giderek artmaktadır. 1921’de Uluslararası Kadın Spor Federasyonu kurulur ve Monte Carlo’da ilk Kadın Olimpiyatı’nı düzenler. Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) bu oyunlara ilk günden itibaren düşmanca bir tavır alır ve Olimpiyat ismini kullanmasını engeller. Organizasyon, Kadın Dünya Oyunları ismiyle 1934’e kadar dört yılda bir yapılmaya devam eder. Bu tarihte organizasyonun kurucusu Alice Milliat, kadın sporlarının Olimpiyat Oyunları’na alınmasını kabul ettirir ve organizasyon bu kazanım karşılığı sona erer. Diğer taraftan IOC ve diğer uluslararası spor kuruluşları 2000’li yıllara kadar yönetim kurullarına kadın üye almayarak kurumsal ayrımcılığı devam ettirirler.

Cinsel ayrımcılık söz konusu olduğunda, futbol hiç kuşkusuz özel bir yer işgal eder. Bir halk oyunuyken karışık katılıma açık olan futbolun, spora dönüştüğünde erkekleştirilmesi yıllarca yapılmış kurumsal ayrımcılıklara dayanmaktadır. İki dünya savaşı arası dönemde yükselen kadın futbolu, Batı Avrupa ülkelerinde cinsiyetçi nedenlerle yasaklanmış, bu yasaklar elli yıl sürmüştür. İngiltere’de 1920 yılbaşı arefesinde oynanan Dick, Kerr Ladies – St. Helens Ladies maçı Goodison Park tribünlerine 53 bin seyirci çekmiş; bu maçta günümüz parasıyla 500 bin lira civarında bir para savaş gazileri için yardım olarak toplanmıştır. Spor dünyasının ilk açık lezbiyen kahramanlarından Lily Parr’ın taşıdığı Dick, Kerr takımının 4-0 kazandığı bu maçtan sonra İngiltere Futbol Federasyonu (FA) kadınlara futbolu yasaklamış; takım da maçlarını Kanada ve Amerika’da oynamak zorunda kalmıştır. 2008 yılında FA, elli yıllık yasak nedeniyle kadınlardan resmi olarak özür dilemiştir. Almanya’da 1920’lerde kadın futboluna konulan yasak, savaş sonrasında 1954 yılında yenilenmiş, Almanya Futbol Federasyonu kulüplere kadın futbolu şubesi kurmayı, hakemlere de kadın futbol maçı yönetmeyi yasaklamıştır. 1933 yılında hem Fransa hem İtalya kadın futbolu turnuvalarını sona erdirmiştir. 1941 yılında Fransa’nın Nazi işbirlikçisi Vichy hükümeti futbolu kadınlara resmi olarak yasaklamıştır. Tüm bu yasaklar 1968 sonrası yükselen feminist hareketin baskısıyla 1970’lerin başında kaldırılmıştır.

1960’ların sonunda Bobbi Gibb ve Kathrine Schwitzer’in yasakları tanımayarak Boston Maratonu’nu koşmasının ardından, 1970’lerde kadın sporunun kaderini değiştirecek bir adım Amerika Birleşik Devletleri’nde atılır. Hawaiili politikacı Patsy Mink, Amerikan Eğitim Yasası’na yapılan değişikliklerin dokuzuncu maddesi (Title IX) olarak okullarda yapılan hiçbir faaliyette cinsel ayrımcılık yapılamayacağını koydurur. Buna göre, liselerde ve üniversitelerde erkeklere yönelik spor programlarına ayrılan imkanlar kadarı kadın sporlarına da ayrılmak zorundadır. Amerikan futbolu programlarının devasa bütçelerinin kadın sporlarına da açılması demektir bu. Kısa sürede basketbol, voleybol ve futbolda üniversite takımları patlama yapar. Title IX, kadın futbolunun FIFA çatısına girmesine ve Olimpik spor hâline gelmesine gidecek yolun da başlangıcıdır.

Pierre Bourdieu’nün, spor sosyolojisinin kurucu metinlerinden biri olan “Nasıl Sportif Olunur?”da tarif ettiği üzere; spor alanı politik alanın dışında kendi kuralları, işleyişi, hızı olan otonom bir alandır, ancak ondan bağımsız değildir. Spordaki ayrımcılığın kökenleri sınıfsal ve siyasaldır, çözülmesi ya da kırılması da tarihteki örneklerden görüldüğü üzere örgütlü mücadelelerle mümkün olabilmiştir. Son elli yılda kadın sporunun elde ettiği büyük kazanımları feminist hareketlerden bağımsız okumak mümkün değildir. Aynı şekilde LGBTIQA sporcuların giderek artan görünürlükleri de yine on yıllardır süren mücadelelerin eseridir. Ellinin üzerinde açık LGBTIQA sporcu Rio Olimpiyatı’nda yarışmış, bunların yarısına yakını madalya kazanmıştır. Bu durumun başta evlilik eşitliği olmak üzere eşit haklar mücadelelerinde kazanılmış başarılarla aynı döneme denk gelmesi tesadüf olarak algılanamaz. Fakat, hiç kuşku yok ki, bu bitmiş bir mücadele değildir. Kazanımların belli coğrafi bölgelerde toplanmasının yanı sıra sporda özellikle dikey ayrımcılığın devam etmesi bundan sonraki dönemde de tartışılması gereken meselelerdir. Dahası oyundan spora geçişteki kazanma odaklı zihniyetin de kökenlerinin sınıfsal olduğunun, sporun demokratikleşebilmesi için katılım odaklı zihniyetin mutlaka hâkim kılınması gerektiğinin de altını çizmek gerekir. Bugün özellikle LGBTIQA bireylerin spora katılımının önündeki en önemli engellerden biri olan yarışma kategorilerinin tamamen heteronormatif bir şekilde belirlenmiş olması, özellikle trans ve interseks sporcuların yarışmacı sporda sürekli olarak kimlik odaklı baskıya ve ayrımcılığa uğramalarına neden olmaktadır. Aynı şekilde sporun finans kapitalinin toplandığı noktalarda (Avrupa futbolu ve Amerikan profesyonel sporları) eril tahakküm hiçbir güç kaybına uğramaksızın devam etmektedir. Bu sorunların çözümü için ilk adım; spor alanı ile siyaset alanı arasındaki bağlantının varlığını idrak etmekten geçer. “Spora siyaset karışmasın” gibi düz safsatalara kapılmak ya da sporun toplumsal özelliğini hor görerek siyasal mücadeleden dışlamak son kertede müesses nizamın kuvvetlenmesinden başka bir işe yaramayacaktır.

*Bu yazı ilk olarak Kaos GL dergisinin “Oyun vs. Spor” temalı 153. sayısında yayınlanmıştır.